bakimliyiz
Sponsor Reklamlar
Geri git   Bakimliyiz.Com > GENEL KÜLTÜR > Eğitim ve Öğretim > Felsefe Bilimi

Kadın Portalı Kayıt Ol İletişim Forumları Okundu Kabul Et
Alt 27-02-2010, 11:35   #1 (permalink)
 
mormavi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Standart Aydinlanma Nedir..Aydinlanma Felsefesi...

Aydınlanma Üzerine
« Aydınlanma Nedir? » sorusuna yanıt (1784) / Immanuel Kant
Aydınlanma insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmama durumundan kurtulmasıdır. Bu ergin olmayış durumu ise insanın kendi aklını bir başkasının kılavuzluğuna başvurmaksızın kullanamayışıdır. İşte bu ergin olmayışa insan kendi suçu ile düşmüştür; bunun nedenini de aklın kendisinde değil fakat aklını başkasının kılavuzluğu ve yardımı olmaksızın kullanmak kararlılığını ve yürekliliğini gösteremeyen insanda aramalıdır Sapare Aude! Aklını kendin kullanmak cesaretini göster!Sözü şimdi Aydınlanmanın parolası olmaktadır.
Doğa insanları yabancı bir yönlendirilmeye bağlı kalmaktan çoktan kurtarmış olmasına karşın (naturaliter maiorennes) tembellik ve korkaklık nedeniyledir ki insanların çoğu bütün yaşamları boyunca kendi rızalarıyla erginleşmemiş olarak kalırlarve aynı nedenlerledir ki bu insanların başına gözetici ya da yönetici olarak gelmek başkaları için de çok kolay olmaktadır. Ergin olmama durumu çok rahattır çünkü. Benim yerime düşünen bir kitabım vicdanımın yerini tutan bir din adamım perhizim ile ilgilenerek sağlığım için karar veren bir doktorum oldu mu zahmete katlanmama hiç gerek kalmaz artık. Para harcayabildiğîm sürece düşünüp düşünmemem de pek o kadar önemli değildir; bu sıkıcı ve yorucu işten başkaları beni kurtaracaktır çünkü. Başkalarının denetim ve yönetim işlerini lütfen üzerlerine almış bulunan gözeticiler [vasiler ç.] insanların çoğunun bu arada bütün latif cinsin ergin olmaya doğru bir adım atmayı sıkıntılı ve hatta tehlikeli bulmaları için gerekeni yapmaktan geri kalmazlar. Önlerine kattıkları hayvanlarını önce sersemleştirip aptallaştırdıktan sonra bu sessiz yaratıkların kapatıldıkları yerden dışarıya çıkmalarını kesinlikle yasaklarlar; sonra da onlara kendi kendilerine yürümeye kalkışırlarsa başlarına ne gibi tehlikelerin geleceğini bir bir gösterirler. Oysa onların kendi başlarına hareket etmelerinden doğabilecek böyle bir tehlike gerçekten büyük sayılmaz; çünkü bir kaç düşüşten sonra bunu göze alanlar sonunda yürümeyi öğreneceklerdir ne var ki bu türden bir örnek insanı ürkütüverir ve bundan böyle de yeni denemelere kalkışmaktan alıkoyar.
Demek oluyor ki her birey için nerdeyse ikinci bir doğa yerine geçen ve temel bir yapı oluşturan bu ergin olmayıştan kurtulmak çok güçtür. Hatta insan bu duruma seve seve katlanmış ve onu sevmiştir bile; işte bu yüzden o kendi aklını kullanma bakımından gerçekten de yetersizdir; çünkü onun böyle bir deneyi gerçekleştirmesine asla izin verilmemiştir o aklını kullanmayı denemeye hiç bir zaman bırakılmamıştır. Dogmalar ve kurallar insanın doğal yetilerinin akla uygun kullanılışının ya da daha doğru bir deyişle kötüye kullanılmasının bu mekanik araçları erginleşme ve olgunlaşma için sürekli bir ayakbağı olurlar.Biri çıkıp yürümeyi köstekleyen bu zincirleri atsa da en dar hendekten bile hemen öyle pek kolayca atlayamaz; çünkü o henüz kendisine güven duyarak bacaklarını özgürce hareket ettirmeye daha alışamamıştır. İşte bundan dolayı da ruhlarını zihinsel yanlarını kendi başlarına işleyip kullanarak ergin olmayıştan kurtulan ve güvenle yürüyebilen pek az kişi vardır.
Oysa buna karşılık kitlenin kendi kendisini aydınlatması daha çok olanak taşır; hatta ona özgürlük yani özgür olma hakkı tanınırsa bu durumun önüne geçilemez de. Çünkü yığının içinde kamuda -vasiler arasında bile- bağımsız düşünebilen bir kaç kişi her zaman bulunacaktır; bunlar önce kendi boyunduruklarını atacaklar sonra da' insanın kendindekini akıllıcâ değerlendirmesi yanında bağımsız düşünmenin kişi için bir ödev olduğu anlayışını çevrelerine yayacaklardır. Ama eskiden kitleyi boyunduruk altına sokan ve kendileri de aydınlanmaya öyle pek layık olmayan ve hak kazanmayan gözeticilerden bir kaçı şimdi çıkıp da kitleyi boyunduruktan kurtulmaları için kışkırtırlarsa öteki gözeticiler bunları 'boyunduruk altında kalmaya zorlarlar; önyargıları yerleştirmenin işte böyle zararları vardır ve bu önyargılar kendilerini yayanlardan sonunda öçlerini alırlar. Bundan dolayı: kamu ancak yavaş yavaş aydınlanmaya varabilir. Gerçi devrimler ile bir 'baskı rejimi kişisel bir despotizm bir zorbalık yönetimi yıkılabilir; ancak yalnız bunlarla düşüncelerde gerçek bir düzelme düşünüş biçimlerinde ciddi bir iyileşme elde edilemez; tersine bu kez yeni önyargılar tıpkı eskileri gibi düşüncesiz yığına kitleye yeni birer gem yeni birer yular olurlar:
Oysa aydınlanma için özgürlükten başka bir şey gerekmez; ve bunun için gerekli olan özgürlük de özgürlüklerin en zararsız olanıdır:
Aklı her yönüyle ve her bakımdan çekinmeden kitlenin önünde apaçık olarak kullanmak özgürlüğü.
Ne var ki her yandan «Düşünmeyin! Aklınızı kullanmayın! » diye bağırıldığını işitiyorum. Subay «Düşünme eğitimini yap! » maliyeci «Düşünme vergini öde! » din adamı «Düşünme inan! » diyorlar. (Şu dünyada yalnız bir kişi var ki o da «istediğiniz kadar ve istediğiniz şeyi düşünün ama itaat edin! » diyor) . Her yerde özgürlüğün sınırlanışı var. Peki hangi türde bir sınırlama aydınlanmaya karşıdır hangisi değildir ve hangi biçimde bir sınırlama tersine özgürlüğe yararlıdır? Yanıt vereyim: Kendi aklının kitle önünde kamuoyu önünde ve hizmetinde serbestçe ve açık bir biçimde kullanılması her zaman özgürce olmalıdır; ve yalnızca bu tutum insanlara ışık ve aydınlanma getirebilir; buna karşılık aklın özel olarak kullanılışı [der Privatgebrauch] genellikle çok dikkatlice ve dar bir alanda kalacak bir biçimde sınırlandırılabilmiştir ve bu da Aydınlanma için bir engel sayılmaz. Kendi aklını kamu hizmetinde kullanmaktan [der öffentliche Gebrauch] bir kimsenin örneğin bir bilginin bilgisini ya da düşüncesini yani aklını onu izleyenlere okuyanlara yararlı olacak bir biçimde sunmasını anlıyorum. Aklın özel olarak kullanılmasından da kişinin kendi işi ve memuriyeti çerçevesinde kendisine emanet edilen topluma ilişkin bir hizmeti ya da belirli bir görevi yerine getirmesi diye anlıyorum. İmdi kamunun çıkarlarını etkileyen bazı işlerde yapay bir ortak anlaşma gereğince ve hükümet tarafından kamu amaçlarına uygun biçimde ve 'hiç değilse onu ortadan kaldırmayacak şekilde kanunun bazı üyelerince kullanılabilecek bazı belirli işlemlere belirli mekanizmalara gereksinme duyulur. Bu gibi durumlarda aklı kullanma tartışmasına kuşkusuz izin verilmez itaat etme kesin emirdir. Fakat kendisini makinenin bir parçası sayan herhangi bir insan yine kendisini bir topluluğun üyesi hatta evrensel uygar bir toplumun üyesi olarak tanıtması durumunda örneğin bir bilgin sıfatıyla kendi düşünme yetisine dayanarak yazılarıyla kamuya yönelir; her hal ve durumda aklını kullanır ama zamanında edilgin olarak da olsa görev yaptığı durumları ve işleri de zarara uğratmadan yapar bunu. Üstlerinden aldığı bir emir üzerinde onun yararlılığı ya da yararsızlığına ilişkin olarak akıl yürüten bir subayın tutumu tehlikeli ve zararlıdır onun ödevi yalnızca itaat etmektir. Fakat eğer bu konuda doğru olmak gerekiyorsa bir bilgin olarak onun askerlik hizmetinin yanlışları üzerindeki eleştiri ve düşünceleri ve bunları kamu önüne yargılanması için götürmek istemesi yasaklanamaz. Yine bunun gibi yurttaş kendisine düşen vergiyi ödeyemezlik edemez; hatta bu gibi vergilere ilişkin yapılan acımasız eleştiriden ve ödememeye yönelik davranışlar bu uymamaların genelleşebileceği gerekçesiyle cezalandırılabilir. Bununla birlikte bir bilgin olarak aynı vatandaş. kamu önünde vergilerin uygunsuzluğu ve adaletsizliği üzerindeki düşüncelerini açıkça belirttiği zaman asla yurttaşlık yükümlülüklerine karşı gelmiş sayılmaz. Yine aynı şekilde bir papaz da hizmetinde bulunduğu kilisenin öğretileri ile uygunluk ve uyum içinde işi gereği kilisenin inançlarını cemaatine ve halkına öğretmekle yükümlüdür. Fakat bir din bilgini olarak .o bu inançları pekâla eleştirebilme özgürlüğüne ve daha fazlasına sahiptir: büyük bir itina ve dikkatle ölçülüp-biçilmiş ve tartılmış düşüncelerini çok iyi bir biçimde yönlendirilmiş eğilimlerini kamuya iletmek sorumluluğuna sahiptir; bunlar sözü geçen dinsel öğretilerin yanlış yönleri üzerinde alabileceği gibi dinin ve kilise işlerinin düzeltilmesine ilişkin de ola;bilir; ve bunu yaparken de vicdanını rahatsız edecek hiç bir şey söz konusu olamaz. Kilisenin sadık bir hizmetkârı olarak görev ve yükümlülüklerine uygun bir biçimde vaaz verirken o kendi kişisel kanılarına göre bunu yapmak özgürlüğüne sahip değildir; ama kendisinin yükümlü olduğu şekilde ve başka bir otorite adına dinsel telkinde bulunmak zorundadır. O şöyle söyleyecektir: Kilisemiz bunları ya da şunları öğretir; işte kullandığı kanıtlar da bunlardır. Cemaati yani dinsel topluluğu için kendisinin bile tam bir inançla bağlı olmadığı din- sel kuralların pratik yaranlarını ve avantajlarını gösterirken o bunlar içinde saklı bir hakikatin bulunmasının olanaksız olmadığını ve içsel dine karşı çıkan hiç bir şeyin bulunmadığını söylemek durumunda kalır. (Bu gibi dinsel öğretilerde her durum ve olayda dinin özüne hiç bir şey karşı gelmemiştir gelemez) . Papaz eğer bunlardan hiç birini öğretilerde bulamadığını düşünecek olursa işte o zaman resmi görevlerini vicdanı rahat olarak yürütemeyecek ve görevinden ayrılması gerekecektir. Sonuç olarak din adamının cemaatinin önünde bir eğitimci imiş gibi aklı kullanması yalnızca aklın özel kullanımı olmaktadır çünkü burada cemaat ne kadar büyük ve kalabalık olursa olsun bir aile toplantısı söz konusudur ve papaz olarak o kişi özgür değildir ve olmamalıdır; çünkü o kendisine dışardan yüklenen bir görev ile bağımlıdır. Buna. karşın alanının bir bilgini olarak din adamı yazılarıyla halka hitap ederken dünyaya seslenirken yani rahip olarak aklını kamu hizmetinde kullanırken aklın herkes için kullanımının ve kendi adına konuşmanın sınırsız özgürlüğünden yararlanır. Zira halkın ruhani yani tinsel işleriyle ilgileneceklerin kendilerinin de ergin olmamaları gerektiğini sanmâk yakışık almayan ve saçmalıkları sürekli kılan bir saçmalıktır.
Fakat bir kilise meclisinde ya da Presbiteryen kiliselerindeki kutsal yönetim kurulunda (Hollanda'dıların böyle söylediği gibi) görüldüğü üzere ruhbanlar sınıfı değişmez kesin bir dinsel öğretiler manzumesini hem kendi üyelerinin her biri üzerinde hem de onların aracılığıyla halk üzerinde her zaman için değişmeyen bir koruyuculuğu güvenle sürdürmek amacıyla bir yemine dayanarak ortaya koymak hakkını kendilerinde bulmamalı mıdırlar? Hemen yanıt vereyim bu kesinlikle olanaksızdır. Söyle ki insan soyunun gelecekteki her yeni aydınlanmasına engel olacak 'böyle bir anlaşma kesin olarak bir hiçtir mutlak olarak boş ve gelecekten yoksundur; kaldı ki böyle bir sözleşme en üstün bir yetke ya da parlamentolar veya en gösterişli ve görkemli barış antlaşmaları tarafından onanmış olsa bide. Çünkü hiç bir çağ bir yemine dayanarak kendisinden sonra gelen dönemlerin hem de pek önemli konularda bilgilerini genişletmemesi ve yanılgılarını düzeltmemesi ya da aydınlanmada ileri gitmemesi için herhangi bir anlaşmaya yönelemez. Böyle bir şey insan doğasına karşı işlenmiş bir kıyım olur; çünkü sözü geçen bu durum insan doğasının köktenci amacı ve belirlenim ilkelerinden biri olan ilerlemeye aykırıdır ve bundan dolayı daha sonraki kuşaklar da bu gibi anlaşmaları yetkisiz ve suçlu bularak bir kenara bırakmakta tamamiyle haklıdırlar.
Şimdi acaba aydınlanmış bir çağda mı yaşıyoruz? sorusu sorulunca yanıt şöyle olacaktır: Hayır aydınlanmış bir çağda değil fakat aydınlanmaya giden bir dönemde'bir aydınlanma döneminde yaşıyoruz. şimdiki zamanlarda olduğu gibi insanlığın bir bütün olarak başkasının rehberliği olmaksızın dinsel konularda kendi aklını iyi bir biçimde ve güvenilir bir şekilde kullanması durumunda olması ya da bu duruma getirilebilmesi için katedilecek daha çok yolumuz var. Fakat bu yönde özgürce çalışmak için şimdi onların yolunun temizlenip aydınlatıldığına ilişkin farklı göstergelere sahibiz; böylece evrensel aydınlanmaya . giden yoldaki engeller insanın kendi suçu ile düşmüş bulunduğu bu ergin olmayış durumundan kurtuluşu ile ilgili güçlükler yavaş yavaş da olsa giderek azalmaktadır. İşte bu bakımdan çağımız bir aydınlanma çağıdır ya da Friedrich'in yüzyılıdır. Bir prens din konularında halkına herhangi bir emir vermemeyi ya da yükümlülük yüklememeyi kendi görevi bakımından bir küçüklük ya da bir gerilik olarak görmez ve halkını tüm bir özgürlüğe doğru yöneltirse hatta bu prens hoşgörülü gibi kibirli bir sıfatı kabul ederek bir zayıflık da gösterse o aydınlanmış bir kimsedir. işte böyle bir kimse çağdaşlarınca ve kendisine borçlu olacak daha sonra gelenlerce; insanlığı ergin olmayıştan ilk kez kurtaran hükümeti ilgilendirdiği oranda ve bütün insanları vicdanları ile ilgili tüm konularda akıllarını kullanmada özgür bırakan bir insan olarak onurlandırılmayı hak eder. Onun yönetimi altında kilise ileri gelenleri kendi resmi görevlerinin yapılmasını gerekli gördüğü konularda önyargılı davranmaksızın ve faz- la ayak diretip karşı koymaksızın bir bilim adamı gibi kendi güçleri ve olanakları elverdiği ölçüde özgür bir biçimde ve halka açık olarak kendi kanılarını düşüncelerini ve kararlarını dünyanın yargısına oyuna ve onayına sunabilirler hatta bu tutum yer yer şurda burda ortodoks öğretiden sapmaları da beraberinde getirse bile; işte bix durum herhangi resmi bir görevle sınırlandırılmamış diğer kimselere de uygulanır. Bu özgürlük ruhu dışarıya doğru da bir açılma ve yayılma gösterir öyle: ki kendi işlevini yanlış anlayan görevini kötüye kullanan ve rolünü başarıyla oyna- yamayan hükümetlerce empoze edilen dış engellemelerle bile sataşmak zorunda kalır. Bu gibi hükümetler en azın.dan ulusun birliğini ve halkın uyumunu tehlikeye düşürmeksizin özgürlüğün böyle bir ortamda. nasıl varolabildiğini gösteren parlak birer örnektirler. Artık insanlar kendi rızalarıyla yollarının üstünden barbarizmin bir 'tür büyüklük kompleksinin yavaş yavaş kaldırılması için çalışacaklar ve bu da benimsenmiş yapma ve uydurma birtakım ölçülerin insanları bunların içinde tutmasının ortadan kaldırılmasıyla birlikte gerçekleşecektir.
Burada aydınlanmanın yani insanın kendi kabahati sonucunda karşı karşıya bulunduğu olgun olmayış ya da kendi sorumluluğu sonucu düştüğü ergin olmayış durumundan kurtuluşunun odâk noktası olarak din konularını belirlemeye çalıştım. Çünkü bilimler ve sanatlarla ilgili olarak yöneticilerimizin bu konular üzerinde söz sahibi olma ve koruyuculuk yapma .rolü oynamaları çıkarlarına uygun düşmez; ikinci olarak din bakımından ergin olmayış her şeyden daha. çok tehlikeli zararlı ve onur kırıcıdır. Fakat bilimlerde ve sanatlarda özgürlüğe öncelik. tanıyan bir devlet başkanının düşünme biçimi daha ileri bir yayılım gösterir ve kendi yasası açısından bile vatandaşlarının kendi akıllarını serbestçe ve herkese açık olarak kullanmasına izin vermesinde hiç bir tehlikenin bulunmadığını bilir herkesin önünde daha iyi bir yasanın yapılması için onların düşüncelerini alır; bu durum yürürlükteki yasanın doğru içten ve açık bir eleştirisini getirse bile; önümüzde bu türe uygun çak parlak bir örnek vardır hiç bir yönetici bizim kendisini onurlandırdığımız bu kimseyi şimdiye değin aşamamıştır. [Büyük Friedrich ç.]
Ama kendisi aydınlanmış hayaletlerden korkmayan bir yönetici elinde iyi örgütlenmiş ve kalabalık bir orduyu toplumun güvenliğini sağlayabilme için bulundursa da devletin cesaret edemediği şu sözü söylemek yürekliliğini kendinde bulabilir: “İstediğiniz kadar ve istediğiniz konular üzerinde düşünün ama itaat edin! Bu durum ise insansal konularla ilgili olması nedeniyle karşımıza tuhaf ve umulmadık bir durum olarak çıkar tıpkı herşeyin hemen hemen paradoksal olduğunu geniş anlamda aldığımızda buna benzer bir sonuca varmamız gibi bir şeydir bu. Yüksek düzeye ulaşmış bir toplum özgürlüğüdür kuşkusuz halkın zihinsel özgürlüğü yanında bir önceliği vardır ve onun önüne aşamayacağı sınırlar koyar: Buna karşın toplum özgürlüğünün daha aşağı bir düzeyde olması demek onun zihin özgürlüğüne kendi gücünü gösterebilmesi için yeteri kadar yer sağlaması demektir. Doğa bir defalığına. sert kabuğu altındaki tohumu özgürlüğüne kavuşturmuş bütün yumuşaklığı ile onu kollamış yani özgür düşünmeye yönelik bir eğilim ve hizmet sonunda giderek halkın zihniyetine onda yerleşmiş bulunan inançlara tepki göstermiş ve yavaş yavaş özgür eyleyebilme aşamasına gelmiştir. Bu durum yani özgür düşünme ve eyleme yönetimlerin yani hükümetlerin ilkelerini de etkileyecek ve kendilerine göre insanı kullanarak onu sömürebilecekleri ya da ondan yararlanabilecekleri düşüncesi makinadan fazla bir şey olan insanın' insansal onuruna uygun davranma düşüncesine dönüşecektir.

Fransız Devrimini Aydınlanmacılar mı gerçekleştirdi?
XVIII. yüzyıl sonunda hızlanmaya başlayan tarihte Hegel’in “güneşin muhteşem doğuşu” olarak nitelendirdiği Fransa devrimi Aydınlanma dönemi düşünürlerinin gerçekleştirdiği reformların vardığı nokta ve felsefenin onyıllardır hazırladığı ekin ve siyaset değerlerinin benimsenmesi olarak değerlendirilebilir. Oysa burada çok daha karmaşık olgular söz konusudur çünkü devrim ve reform karşıt hareketlerdir. Kant bu karşıtlığı şöyle anlatır: Reform “tepeden” devrim ise “aşağıdan” gelir. Halktan gelen bu hareketle Aydınlanma düşüncesinin belirsizlikleri en üst düzeye ulaşmıştır.

Devrim kavramı genellikle Fransa’daki Aydınlanma çağını ve düşüncesini çağrıştırır. Ger çekte bu son derece indirgemeci ve yüzeysel bir yalınlaştırımdır. “Devrimci” diye anılan birçok düşüncenin bilinçli ya da bilinçsiz olarak Aydınlanmacılardan alındığı doğrudur. Bu düşünceler her şeyden önce Aydınlanmacıların hümanizmalarıyla beslenir. Söz konusu hümanizma dönemin monarşisinin hukuksal - kurumsal gerçekligi ile insan düşüncesinin özlemleri ve olanakları arasındaki kopukluğun bilincine varıldığı zaman somutlaşmıştır ve umuda dönüşmüştür: devrim görmüş bir çağın karanlıklarını yok edebilmeye ilişkin felsefi bir umut insanın özgürleşmesine ve kendi bilincine ulaşmasına olanak tanıyan eskatolojik umut gizilliklerin bulunmadığı yeni bir yasa düzeni kurmaya yönelik siyasal umut. Kuşkusuz hem Devrimciler hem de Aydınlanma dönemi düşünürleri usun ölgünlüğüne son vermek istediler.
Uzun süre den beri mutlakçı dogmalar söz konusu uyuşukluğun süregelmesine olanak tanıyan bir or tam yaratıyorlardı. Mirabeau’dan Sieyés’e tüm düşünürler için her tür kargaşanın ağırlığı altında ezilen düşünceyi uyandırmak bir zorunluluk bir göreydi. Düşünürler bu uyanışın bir diriliş olacağına inanıyorlardı. Bu durumda yeni den başlayabilmek için yıkmak gerekiyordu.

Yapacakları iş çok büyüktü ve bunu gerçekleştirirken Aydınlanmacıların felsefe devrimiyle siyasal devrimin eklemlenmesi gerektiğine us dışı inançlar örgüsünün yok edilmesi gerekliliğine inanıyorlardı. Bu inançlar örgüsünde us - üstü (dinsel-siyasal Tanrı esini kralların tanrı sal hukuku) ile us - ötesi (batıl inanç büyü ki lise büyüsü) birbirine karışmıştı. Bu engeller kaldırılınca Aydınlanmacıların düşüncesindeki başlangıç miti (dünyanın arı kaynaklarına dönme) devrimin başlangıcına ışık tutar. Gerçekte Devrimciler için ilkelerin arılığı güçlerine koşuttur. Kurucu ilkelerin eskatolojik vaadi Aydınlanmacı düşünürlerin önerdiği siyasal ve hukuksal usçuluk düzleminde konumlanabilir. Insan kendini tutsak eden zincirlerden kurtulmuş ayrıcalıkların kaldırılmasıyla geçmiş simgesel olarak öldürülmüştür devrimci iyimserlik ise ırabilimsel ve insansever düşlerle dolu parlak söylemlerde yer alsa bile duraksamaksızın özgürlüğü ve mutluluğu yaratmak zorunda olan yarınlara yönelir. 26 Ağustos 1789 tarihli Insan ve Vatandaşlık Hakları Bildirgesi ve ard arda gelen meclislerin yönetsel çılgınlıkları düşünürlerin savunduğu sözleşme yasa eşitlik vatandaşlık adalet... gibi kavramlar çerçevesinde yeni kurulmuş kamu düzenine olan inançları açığa çıkarır. Chateaubriand “Devrim kısmen yazın ve düşün insanlarınca gerçekleştirilmiştir der; Hegel’in bu konudaki değerlendirmesi de şöyledir: “Fransız Devriminin kaynağında felsefe vardır.”


Oysa us ışıklarının girdiği devrim dönemi kilisesini yoğun bir sis kaplar. Aydınlanmacıların idealizm paradigmaları aslında devrim insanlarına insancı izlekler sunmuştur; ancak bunların kavramsal esnekliği sakıncalı olabilir. Aydınlanmacılardan gelen felsefi ve duşünsel kalıt karmaşık yüklü dahası bularak ve anlaşılmazdı. Üstelik devrimciler ilerleme Özgürlük yurtseverlik ülküselliğini duygusal mantığın alışılmadık tacıyla çevrelediler. Felsefecilerin kendi içlerinde karşıtlıklar içeren düşüncelerinin alışılmadık bireşiminin gerçekleşebilmesi için koşullar işte böyle biraraya gelmişti. Hegel’e göre Devrim çerçevesinde özgürlük “yıkım düşkünlüğüne” dönüşmüştü

Kant’ı düşünerek bunu kuramda iyi olanın uygulama düzleminde kötüleştiği biçiminde algılamayalım; çünkü devrim usunun uygulamadaki tutkusal enejisi aydınlıklarla karanlıkların felsefecilerin düşüncesinde gizlice anlaşmasına olanak tanıdı. Bu durumda “çiçekler soldu”.

Aydınlanma döneminin sonundaki Devrimin belirgin özelliği aydınlanmacıların gizli eğilimlerini yoğunlaştırmasıdır. Bu ortamda olay her zaman simgesel değeriyle ve bir coşku çemberinde gerçekleşir. Meclis’de yapılan konuşmalarda sokaklarda söylenen şarkılarda gazetelerin karikatürlerinde özgürlük ortamında ortaya çıkan us her zaman tutkuyla ve doğurduğu inançla çevrilidir.

Mirabeau’dan Danton’a Robespierrc’e uzanan düşünürler dizelgesinde ideolojik ve sözel coşku şiddetlenir ve hitabet giderek ateşli bir boyut kazanır. Krallığın kaldırılmasıyla halk şenliklerinde düşüncelerin gücünü tutkuya dönüştüren bir enerji aktarımı gerçekleşir. Aydınlanmacı düşünürlerin mantığına göre felsefe yapan usun idealizmiyle coşkunun duygusallığı içiçe girmiştir. Devrimci olgunun merkezinde bu eğilim yoğunlaşır ve “aydın” düşüncenin derinliklerinde yer alan karşıtlar bütününü doruk noktasına ulaştırır. B. Constant Devrimin gerilimlerinde ve ikizanlamlılıklarında bir “parodi” keşfeder Fransız devrimi Aydınlanma felsefesinin bir karikatürü olmaktan çok onunla birlikte gelişen çıkmaz açınlayıcısı olmuştur.

Gerçekte Aydınlanma düşüncesi Devrimin ne başlamasını ne de yönünü öngörebilirdi. Ancak bu düşünce daha derinden daha ustaca Devrimi olanaklı kıldı. Aydınlanmacılar siyasal yapıların yeni anlayışının gireceği anlıksal bir uzam açtılar. Ancak Devrim hareketi hızla ilerlerken Aydınlanmacıların usçuluğunu gözden kaçırdı bunun sonucunda da içinde barındırdığı belirsizlikler ve çelişkiler tohumlarını attı. Bir başka deyişle Aydınlanmacıların idealist ve iyimser düşünceleri gerçekleştirilecek ideallerin saydam arılığına sahip değillerdi.

Aydınlanmacılar Devrime uygulanabilecek siyasal bir izlence de sunmadılar. Devrim kimi temel düşünceleri Aydınlanmacıların parlak umutlarının düğüm noktasından almaya başladıktan sonra onlara ancak tarihin çürümüş toprağında eğretilemeli bir değer verebiliyordu. Bu devrim mitolojisinin Aydınlanmacıların mitolojisine bir tür yanıtıydı. Bir yandan düşüncenin çoksesliliği özgürlük isteminde doruk noktasına ulaşıyor ancak bu usçul ışıltılar işlerlik kazanamıyor diğer yandan devrim çabaları giderek alev alıyor ancak egretilemeli aktarımda çabalar bağlılıktan uzaklaşıyor. Bu durumda kopukluk kaçınılmazdı. Aydınlanmacıların siyasal çıkmazları devrim olgusunun başlangıcını hazırladı.

Yaşlanmış Kant Fransız Devriminde Aydınlanmacıların simgeleri altında dünyayı yerinden oynatan görkemli olayın “çılgın mantığını” sezinlemekte haksız değildi. “Usun gereksinimi” olarak öz gürlük düşüncesi tarihten olgusal bir figür alarak numenli aydınlığını yitirmekten başka bir şey yapamazdı. Aydınlanmacılardan miras alan 1. Napolyon bile onların karşıtlıklar örgüsünü ortadan kaldıramadı. Tarih ayrıca usun kendisiyle olan çelişkilerine de tanık olmuştur.

Kuşkusuz Aydınlanmacılar başlattıkları yeni çağda öngörülenden çok daha az ışık verdiler. Siyaset alanında kuşkusuz aydınlanma felsefecilerinin yadsınmaz bir tarihsel önemleri var;
çünkü çağdaş düşünür-krallara esin kaynağı oldular. Avrupa’daki aydın despotların örnek aldıkları hep aydınlanma dönemi düşünürleriydi. Benzeri görülmemiş toplumsal olay niteliğinde ki Fransız Devrimi de Aydınlanmacıların önemini kanıtlayan bir nedendir. Bununla birlikte aydın zorbalığın aşırıya kaçtığı Devrimin saptırılarak örnek alındığı durumlar da olmuştur; öyleki bunların karşısında Raynal (abb de) gibi tüm felsefeciler şöyle derdi: “Ben bunu istememiştim”. Aslında tarihi suçlamak hiçbir şeye yaramaz: tarih olduğu gibi görünür. Bununla birlikte Aydınlanmacılarınki gibi siyasal hırslar tarih çerçevesinde sorgulanabilir.

Günümüzde Frankfurt Okulu izlenerek XVIII. yüzyıl felsefesinde “çağcıllığın”eksiklikleri olarak adlandırılan olguların bulunduğu hoşlukla belirtiliyor: bu felsefenin usçuluğu soyutlaması evrenselciliği bireyselciliği metafizik anlayışı söylemselliği idealizmi ya da daha yerinde bir anlatımla ütopik gerçekdışıcılığı sayılan kavramları başlıcalarıdır. Söylenilenlere kulak verilirse söz konusu kusurların ya da eksikliklerin önemi o denli büyük ki toplumda çöküşün başlamasına yol açmışlar “ekinsel bunalıma” neden olmuşlar ve kısa bir süre sonra “düş kırıklığına uğramış” dünyamızda Aydınlanmacıların uyandırmak istedikleri insanın yok olmasına yol açacaklar. Bu durumda Aydınlanmacıların başarısızlığı gibi bir sonuca ulaşılıyor. Bu düşünsel serüvende us”olumsuz diyalektik” çerçevesinde utkularıyla kendi ölümünü hazırladı.

Bu kökten eleştirilerin genel ve yorumsal bir okumadan kaynaklanan belirleyiciliği son derece sınırlıdır. Aydınlanma düşüncesi ve Çağcıllık aynı şey değildir. Kaldı ki çokboyutlu yüzyıllarında söz konusu kavramlar tam bir birlik için de olmadılar. Aydınlanma felsefesinin yanında hiçbir şeyin küçümsenmesine izin vermeyeceği bir yazın gelişti. Çağın felsefesi de antik düşüncenin kimi değerlerini hor görmedi. Romantizm öncesi bu dönemin ve gelenekçiliğin siyaset ve hukuk alanına yeterince yansımadığı söylenebilir. Bu gerçekten doğrudur. Ancak siyaset ve hukuk alanında Aydınlanmacıların felsefe uzamı arı bir usçulluk uzamı değildir. Bunun nedeni güvencenin yanında kaygının da yer alması iyimserlikle güvenin parçalanma ve diyalektik tohumlan içermesidir. Aydınlanmacıların uygunculuğu ya da gelenekselciliğinin önemli bir bölümünde karşıtlıklar kıpırdaşır; tarihsel ve siyasal misyonları bu içkin uyuşmazlıkların gücül anlaşmazlık nedeni olduğunu göstermiştir.

Aydınlanmacılardan esinlenen aydın zorbalığın ve Fransız Devriminin batıl inançlar karanlığını ve mutlakiyetin körlüğünü önlediği doğruysa onları olanaklı kılan felsefe gibi insanın özerkleşmesi için uğraşarak “özgürlüğü icat ettikleri” doğruysa tarih gerçekliği içinde siyasetin başından sonuna usçullaştırılmasının olanaksızlığını da göstermişlerdir. Us güçleri siyasetin düşünceden gerçekliğe tümüyle saydam olmasını sağlayacak denli aydınlık değildir. Kimileyin usun üstünlüğü usa karşı olarak gelişmiştir ve olayları usa uygun kılan neredeyse hiçbir zaman us değildir. Düzlük olmadan dağ olmayacağı gibi karanlık olmadan ışık da olmaz.

Kuşkusuz bunlar Aydınlanma Çağı hümanizmasının aşılmış bir geçmişin gerçeklerini içeren ve artık benimsenmeyen bir düşünce olarak değerlendirilmesine olanak tanımaz. Düşünce tarihçisinin hiç değilse Aydınlanmacıların düşüncesinde yer alan anlaşılmazları bilmesi gerekir. Siyaset felsefecisinin de siyaset insanlarının us ülkülerini benimsediklerinde bile gerçekliğin zorunlu olarak kabul ettirdiği gizli uzlaşmaları bilmemezlikten gelmelerine olanak olmadığını itiraf etmesi gerekir.


mormavi isimli Üye şimdilik offline konumundadır  





Hızlı Cevap

Doğrulama Sorusu
Mesajınız:
Yazı şeklini sil
Kalın
Eğik yazı
Altı çizik

Grafik ekle
Alıntı yap [QUOTE]
 
Alanı Küçült
Alanı Büyült

Seçenekler
Stil


Aydinlanma Nedir..Aydinlanma Felsefesi...

Aydinlanma Nedir..Aydinlanma Felsefesi... konusu, Eğitim ve Öğretim / Felsefe Bilimi forumunda tartışılıyor.



Benzer Konular

Konu Konuyu Başlatan Forum Cevap Son Mesaj
Afrika Felsefesi.... mormavi Felsefe Bilimi 0 27-02-2010 11:32
Yoga Felsefesi CooLKadin Alternatif Tıp 0 06-05-2009 09:45
Burun Güzelliği Ve Felsefesi... daywest Güzellik Önerileri 1 01-05-2009 02:37
Organik hayata dönüş felsefesi yaygınlaşıyor Bakımlı Kadın Hürriyet / E - Kolay / Sabah Sağlık 0 13-06-2008 03:33
Burun güzelliği ve felsefesi Forum Ana Güzellik Önerileri 0 01-03-2008 12:41

Üye olmadan soru sorabilirsiniz!

Bütün Zaman Ayarları WEZ +4 olarak düzenlenmiştir. Saat şuan 01:11 .


Powered by vBulletin® Version 3.8.7
Copyright ©2000 - 2017, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO 3.5.2 ©2010, Crawlability, Inc.
Web Stats