bakimliyiz
Konu etiketleri: neşet ertaş gençliği, muharrem ertaş hayatı, neşet ertaş hayatı, leyla ertaş biyografi, neset ertas genclik, neşet ertaşın gençliği, neset ertaş ın bozkırın tezenesi fotografı, leyla ertaş kimdir, neşet ertaşın çocukluğu, neşet ertaş çocukluğu, muharem ertaş, neşet ertaş gençlik, neşet ertaş, leyla ertas kimdir, muharrem ertaş,
Sponsor Reklamlar
Geri git   Bakimliyiz.Com > GENEL KÜLTÜR > Genel Kültür Paylaşımlarınız

Kadın Portalı Kayıt Ol Reklam Verin İletişim Forumları Okundu Kabul Et
Alt 27-09-2012, 08:48   #1 (permalink)
 
nimlahza - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Standart Bozkırın Tezenesi Neşet Ertaş (Hayatı)

Türk ozan Neşet Ertaş (1938-2012) Bozkırın Tezenesi olarak da bilinir. Babası saz ustası Muharrem Ertaş annesi Döne hanımdır. Annesinin ölümünden sonra babası ve kardeşleriyle birlikte sonra köyüne yerleşmişlerdir ve çocukluğu bu köyde geçmiştir. Babası ile alevi köylerinde cemlere katılmıştır. Ertaş ilkokula gittiği yıllarda önce keman sonra da bağlama çalmayı öğrendi. Babası Muharrem Ertaş ile birlikte yörenin düğünlerinde sazı ile çalıp sesi ile türküler söylemeye başladı. Ertaş etkilendiği tek kişinin babası Muharrem Ertaş olduğunu söyler. Kendi ifadesi ile bunu şu şekilde ifade eder; “Babamla ben aynı ruhun insanlarıyız.”
Bozkırın Tezenesi Neşet Ertaş (Hayatı)
Bektaşi Saz Ustası Neşet Ertaş
Neşet Ertaş 1950‘li yılların sonunda İstanbul’a gelerek ilk plağını “Neden Garip Garip Ötersin Bülbül” adı ile babası Muharrem Ertaş’a ait bir türküyle çıkardı. Halk tarafından çok beğenilen bu plağı ardından diğer plak kaset ve halk konserleri takip eder. Daha sonra Neşet Ertaş Ankara‘ya yerleşir. Burada yaşadığı sağlık sorunları nedeniyle kardeşinin daveti üzerine 1979 yılında Almanya‘ya gider. Çocuklarının eğitimi ve sanatsal çalışmalarından dolayı uzun bir süre Almanya’da kalan sanatçı 2000 yılında İstanbul’da verdiği konserle sahne hayatına geri dönmüştür.
Süleyman Demirel zamanında kendisine sunulan devlet sanatçılığı ünvanını; “O dönem Süleyman Demirel Cumhurbaşkanıydı. Devlet sanatçılığı bana teklif edildi. Ben ‘hepimiz bu devletin sanatçısıyız ayrıca bir devlet sanatçısı sıfatı bana ayrımcılık geliyor’ diyerek teklifi kabul etmedim. Ben halkın sanatçısı olarak kalırsam benim için en büyük mutluluk bu. Şimdiye kadar devletten bir kuruş almadım bir tek TBMM tarafından üstün hizmet ödülünü kabul ettim. Onu da bu kültüre hizmet eden ecdadımız adına aldım.” diyerek geri çevirmiştir.Halk bu tavra destek vermiş ve Neşet Ertaş adeta yaşayan bir efsane olmuştur. Unesco tarafından yaşayan insan hazinesi kabul edilen Ertaş 25 Nisan 2011 tarihinde İTÜ Devlet konservatuarı tarafından fahri doktora ödülüne layık görülmüştür. 25 Eylül 2012 tarihinde kanser nedeniyle İzmir‘de tedavi gördüğü hastanede yaşamını yitirmiştir. (Vikipedi)
CAMİ – CEMEVİ KAVGASI
Hastane bahçesinde Neşet Ertaş’ın cenaze merasimiyle ilgili kısa süreli bir gerginlik yaşandı. Ertaş’ın Kırşehir’den gelen akrabalarının beklediği kafeteryaya gelen Alevi Kültür Dernekleri Genel Başkanı Engin Gündük74 yıldır Alevi – Bektaşi kimliğiyle bilinen Neşet Ertaş ölümünde zorla Sünnileştirilmeye çalışılıyor. Cenazesi camide yapılmaya çalışılıyor. Buna izin vermeyelim” deyince Ertaş’ın yakınlarından bazıları tepki gösterdi. Kısa bir arbede yaşanırken bazı vatandaşlar da “Ertaş’ı siyasete alet etmeyin. Camiye de gitsin cemevine de. O bütün bir halkın sanatçısı” dediler. Neşet Ertaş vasiyeti üzerine Kırşehir‘e babası ve ustası Muharrem Ertaş’ın ayak ucuna defnedilecek.
Bozkırın Tezenesi Neşet Ertaş (Hayatı)
Başbakan Tayyip Erdoğan‘ın da katıldığı Neşet Ertaş cenaze töreninde Kırşehir Belediyesi reklamı tepki toplamıştı.
Neşet Ertaş’ın Kendi Kaleminden Hayatı: Babam Kırşehir’den çıkmış Keskin’e gelmiş. Anamınan evlenmiş. Çiçekdağı’nın Gırtıllar eski adıyla Abdallar Köyü denilen küçük bir köy 20 haneli bir yere gelmiş. Ben o Abdallar yeni adıyla Gırtıllar Köyü’nde dünyaya gelmişim. 5-6 yaşımda babam beni yanına aldı. Gittiği yerlere beni de götürürdü. Bazı türkü söyletirdi. Babam saz çalardı bana da Kemanı verdi. Gülik’de sekiz yıl Yozgat Kayseri Niğde Nevşehir Kırıkkale Keskin Yerköy köyleriyle beraber gezdik. Düğün çalardık. Babamı bilenler çağırırlardı. Geçimimiz verilen bahşişlerden olurdu. 14 yaşımda aldım sazımı İstanbul’a gittim. Aç kaldım karın tokluğuna iş bulamadım. Günlerce iş aradım bulamadım. Şençalar Plak diye bir yazı okudum. Sazımı aldım gittim. Behiye Aksoy’un ilk plağını dinliyorlardı. Beni dinlediler. Kabul ettiler. Kadri Şençalar benimle çok yakından ilgilendi. Plak okuttular. Beni Beyoğlu Saz’a götürdü. Bana program aldı Kadri Şençalar. Böylece sahne hayatım başlamış oldu. İki yıl İstanbul’da kaldım. Ordan Ankara’ya geldim. Ankara’da bir gazinoya başladım. Orada Leyla isimli bir kızla tanıştım. Hemen evlendim. İki kız bir oğlumuz oldu. Mutlu olamadık. Askere gittim geldim. Daha sonra ayrıldık. 7 yıl bir arada kalmıştık. Aralıksız plaklar okuyordum. Türkiye’yi vilayet kaza nahiye altı-yedi kere konserlerimle gezdim. 1979′da bildiğiniz gibi Almanya’ya geldim. Çocuklarım anasındalardı. Onlar da yanıma geldiler. Oğlum evlendi. Hanımı ve kendisi üniversitedeler. Kızımın evi alındı. Eşi ve kendisi üniversitedeler. Ben okula gidemediğim için çocuklarımın okumalarından mutluluk duyuyorum. Ben de burada müzisyen olarak kalıyorum. Aciz becerimle soru merakınızı giderebildimse mutluluk duyarım efendim. 6 Nisan 1996
Bin dokuzyüz otuzsekiz cihana
Kırtıllar köyünde geldin dediler
Babama muharrem anama döne
Dediysen atayı bildin dediler
Dizinde sızıydı anamın derdi
Tokacı saz yaptı elime verdi
Yeni bitirmiştim üç ile dördü
Baban gibi sazcı oldun dediler
O zaman babamdan öğrendim sazı
Engin gönül ile hakk’a niyazı
O yaşımda yaktı bir ahu gözü
Mecnun gibi çölde kaldın dediler
Zalım kader devranını dönderdi
Tuttu bizi ibikli’ye gönderdi
Babam saz çalarken bana zil verdi
Oynadım meydanda köçek dediler
Anam döne ibikli’de ölünce
Tam beş tane öksüz yetim kalınca
Beşimiz de perişan olunca
Babamgile burdan göçek dediler
Yürüdü göçümüz tefleğe doğru
Bu hali görenin yanıyor bağrı
Üç aylık çoçuğun çekilmez kahrı
Bunlara bir ana bulun dediler
Yozgat’ın kırıksoku köyü’ne vardık
Bize ana yok mu diyerek sorduk
Adı arzu dediler bir ana bulduk
İşte bu anadır buldun dediler
En küçük kardaşı kayıp eyledik
Onun için gizli gizli ağladık
Üstelik babamı asker eyledik
Yine öksüz yetim kaldın dediler
Zalım kader tebdilimi şaşırttı
Heybe verdi dalımıza devşirtti
Yardım etti yerköy’üne göçürttü
Biraz da burada kalın dediler
Yerköy’den kırıkkale’ye geldik
Babam saz çalarken biz çümbüş aldık
Kırşehir’e varınca kemanı çaldık
Aferin arkadaş çaldın dediler
Yarin aşkı ile arttı hep derdim
Babamı bir yere dünür gönderdim
Başlık çok istemişler haberin aldım
İstemiyor yarin seni dediler
Kırşehir’de yedi sene kalınca
Düğün düzgün hepsi bize gelince
Burada herkese yer daralınca
Ankara’ya gider yolun dediler
Ankara’da (sünnetçi) veysel usta’yı buldum
Epeyce eğleştim evinde kaldım
Yüz lirayı verip bir yatak aldım
Etti isen böyle buldun dediler
Bir ev kiraladım münasip yerde
Kaldı kavim kardaş hep kırşehir’de
Bu aşk hançerini vurdu derinde
Çaresini bulmazsan öldün dediler
Yarin aşkı ile döndüm şaşkına
Arada içerdim yarin aşkına
Canan acımaz mı garip dostuna
Bunu da içeriye alın dediler
Muharrem Ertaş Ve Baba Muharrem Ertaş Atışması
Kırşehirli büyük saz ve ses üstadı Muharrem Ertaş’ın (1919-1980) oğlu Neşet Ertaş (1938) aslen Bolulu olan Leylâ adlı bir kızla 1960 yılında Ankara’da evlenir çocukları olur. Aşiret dışından bir kızla evlendiği için baba Muharrem Ertaş bu evliliğe pek rıza göstermez. Kızın ailesinin müdahalesiyle 1968 yılında Leylâ ve Neşet Ertaş ayrılırlar. Leylâ Ertaş’ın sahneye çıkması ve Neşet’ten ayrılmasına üzülen baba Muharrem Ertaş oğul Neşet Ertaş’a şöyle seslenir:
Bozkırın Tezenesi Neşet Ertaş (Hayatı)
Baba Muharrem Ertaş (1913-1984)
Evelde tutmadın Neşet sözümü
Öksüz koydun yavruları kuzunu
Almasaydm Boluların kızını
Son pişmanlık fayda vermez evladım
Ben Neşet’im diyorsun o da der Leyla
Sebep oldu anası ayırdı böyle
Bir ben söyleyim Neşet bir de sen söyle
Ata sözü muteberdir evladım
Tükettin ömrümü koymadın özümü
Ata sözü tutmayan döver dizini
Leyla çıkmış konsere takmış pozunu
Bu da bize bir zuldür evladım
Temiz ruhlu hoş sohbetsin şöhretsin
Hakkın vardır evlenmeye evladım
Mevlam sebep olanları kahretsin
Aslı bozuk alma dedim evladım
Küsmedim Neşet’im kahrettim sana
Baban değil miydim sormadın bana
Olan olmuş yavrum ne deyim sana
Sen aklını yitirmişsin evladım
Baba Muharrem Ertaş’ın türküsünde geçen bazı sözlere oğul Neşet Ertaş çok üzülür üzüntüsünü sazının o sihirli tellerine döker.
Bozkırın Tezenesi Neşet Ertaş (Hayatı)
Aşkı kimden aldın sevgiyi kimden
Aslı bozuk deme gel şu insana
Soracak olursan eğer ki benden
Aslı bozuk deme gel şu insana
Yazımızı felek yazdı Mevladan değil
Enin dediklerin a dost evladan değil
Her hata suç bende Leyla’da değil
Aslı bozuk deme gel şu insana
Ulu arıyorsan analar ulu
Sevmişiz gönülden olmuşuz kulu
Analar insandır biz insanoğlu
Aslı bozuk deme gel şu insana
Seni beni kim getirdi cihana
Her oğulu doğurmuştur bir ana
Senin fikrin başka dostluk bahane
Aslı bozuk deme gel şu insana
Neşet Ertaş Anlatıyor (Müzük Sayı: 4 Sene: 1996)
Türkiye’den neden ve ne zaman ayrıldınız?
’77-’78 civarı ayrıldım. İşim gereği biraz fazla alkol alıyordum almak zorunda kalıyordum. Bunun bende arızaları peydah oldu. O aralar Hacettepe Hastanesi’nde tedavi gördüm. Ama pek faydalanamadım parmaklarımda uyuşukluklar başladı. Doktorlar yardımcı olmaya çalıştılar ama bu uyuşukluklar geçmedi. Burada kardeşim vardı. Ona mektup yazdım davetli olarak buraya çağırdı. Daha doğrusu mağdur kaldım ben Türkiye’de. İki sene bunu kimseye söylemedim. İş yapamadım; bir yere de gidemedim. Davet mektubuyla buraya geldim burada tedavi oldum. Mektup aracılığıyla üç ay dışarı çıkılabiliyordu. Bu kısa zamanda hastalığım tam geçmedi. Ama faydalandığımı gördüm hastalık yavaş yavaş geçiyordu. Tam iyileşmem için uzun kalmam gerekiyordu uzun kalmam için bir şeyler araştırıldı. Doktora müzisyen olduğum söylenildi. “Profesyonel müzisyenlere dünyada bir hak var bundan yararlanabilirsin” diye birileri akıl-fikir verdi. Bu Türkiye’den araştırıldı ve iyi kötü bir sanatçı olduğum anlaşıldı. Bu araştırma sonunda Alman devleti müzisyen olarak benim kalmama izin verdi. Türkiye’ye gittim yeniden. Devletlerararası anlaşmayla buraya gelen işçiler gibi her şeyim kontrol edilerek buraya geldim. Ama işçi olarak değil de müzisyen olarak. Burada kendi işimi kendim görüyorum. Yani Almanya’dan para almıyorum kendi ayptığım müziklerden her ay her şeyimi kendim ödeyip karşıladıktan sonra sigortalarımı şunlarımı bunlarımı hallediyorum. Buranın vergi dairesi de her ay benden ayrıca para alarak beni burada bırakıyor. Bu şekilde oturma haklarını bana verdiler. Ama ben bu Alman devletinin parasından direkt olarak yararlanamıyorum. Çünkü onların işinde çalışmıyorum. Burada düğünlere gidiyorum bazen konserler oluyor. Konser derken ufak tefek şeyler. Geçinmemizi öyle sağlıyoruz.
Alevi olmanıza rağmen bildiğimiz kadarıyla bir tek Alevi türkünüz var: “Hey erenler hak aşkına kalkın semah edelim.” Bu ritm olarak da ses olarak da diğerlerinden farklı. Bunun nedeni ne? Niye tek şarkı fark niye ya da bize mi öyle geliyor?
Efendim bildiğiniz gibi biz Bektaşi’yiz. Cemevi’nde kadın erkek hep beraber bir arada oluruz. Camide imama Cem’de dedeye uyulur. Dede’nin talimatı üzerine Cem devam eder. Dede’nin yanında Zaku denilen ozan veya ozan deyişleri söylenir. Bu deyişler hak için dua için ibadet için söylenir. Dinlenen deyişler de semah dönenlere söylenen deyişler de Allah için ibadet için dua için söylenir. Bazı çevrelerde kadın-erkek birarada sazlı sözlü olduğundan yanlış değerlendiriliyor. Onun için sık sık Allah Allah diyerek deyişler dualandırılır. Aşk ile dualarının kabul edilsin anlamında amin gibi kabul edilsin Allah Allah demeleri. Semahı da türkü kabul edin Allah Allah denen yerde başka fikrin olamayacağını vurgulamak için bu semahı söyledim. Ben de kendimce bir ozanım. Deyiş geleneği hep eski ozanlarımız geleneğine deyişlerine saptanmış eski ozanlarımızın bugüne gelen deyişlerinin içinde örneğin “pir” kelimesinin aldatıcı olduğunu düşünenler var. Tüm gelmiş geçmiş ozanlarımız ne derse desin ben bu kelimenin “yar” anlamında olduğunu açıklamak istiyorum. Aşık Veysel “Benim sadık yarim kara topraktır” demiş. Bana da sorarsanız ben de toprak derim. Var olan her şeyin aslı topraktadır. Yediğimiz içtiğimiz ayımız güneşimiz canımız topraktadır. Katolik olsun hangi inanıştan olursa olsun Allah deyi örneğin bir ağaca sarılsın ister kendi kendine isterse istediği yerde kalpten Allah’a yol var. Bütün kalpler Allah’a bağlıdır. Kendini bilen bunu bilir.
Bozkırın Tezenesi Neşet Ertaş (Hayatı)
Neşet Ertaşın Oğlu ve Kardeşi
Hep Dinledik Onu
Ama türkülerini dinledik. Ne dediğine kulak vermedik. Söz’lerini dinlemedik.
Senelerce “kendim ettim kendim buldum gül gibi sarardım soldum eyvahh” diye haykırdı.
“Aman yârim gez de gel sarhoşum ben çözemem düğmelerin çöz de gel”
“Atım araptır benim yüküm şaraptır benim”
“Doyulur mu doyulur mu canana kıyılır mı cananına kıyanlar hak’kın kulu sayılır mı”
“Sevgisiz imanı nasıl bulurum böyle inandım böyle bilirim sevişmek ibadettir sevgi imandır”
“Nedeceksin bu kadar malı. İşte görünüyor dünyanın halı.”
“Aman kader kader derler de. Bu nasıl kader?”
“Türkü söyler dillerimiz ne güzeldir ellerimiz bağlamada tellerimiz türkü sever türkü söyler Türk’üm diyen”
“Atı olan el atına biner mi. Yigid olan ikrarından döner mi?”
Zeki Müren halk müziğimizi nakış nakış işlemişti telifini ödeyip Aşık Ali İzzet’in Mühür Gözlüm şiirini satın almış aranjman olarak okumuştu şarkıyı Zeki Müren’in filminde seyrettim sazı alıp köylü yüreğimle ezgiledim köy düğünlerinde söyledim bi zaman geçti son model bi araba geldi Zeki Müren seni İzmir Fuarı’na çağırıyor dedi gittim bir ay çaldım telif hakları bana ait olan şarkıyı nasıl çalarsın diye tek kelime etmedi bi gün biri geldi Zeki Müren seni çağırıyor dedi gittim gazino patronuyla aynı masada oturuyor ayağa kalkıp ağabey hoş geldin dedi önünde viski var ne içersin dedi rakı dedim türküye başladı tarif etmem imkânsız ikinci dörtlüğü yakaladım devam ettim gene ayağa kalktı olamaz böyle ses diyerek başını duvarlara vurdu rahmetliye çok şey borçluyum.”
İzmirli olmuştu. Ömrünün 30 senesini yurtdışında geçirip neden 16 sene önce İzmir’den ev aldığını neden 3 sene önce İzmir’e yerleştiğini. Çoğunuzun ilk kez okuyacağı şu şiirinde anlatmıştı.
Gezdim tüm dünyayı gördüm
Güzel İzmir sana geldim
Benim şirin güzel yurdum
Güzel İzmir sana geldim
Güzelsin asil duruşlu
Medenisin hoşgörülü
Olduğun gibi içli dışlı
Güzel İzmir sana geldim
Gönüllere ışık saçan
Unutamaz görüp geçen
Gariplere kucak açan
Güzel İzmir sana geldim
Kimdir necidir sormayan
Kimseyi hakir görmeyen
İnsanlıktan ödün vermeyen
Güzel İzmir sana geldim
Nice yıllar çok uzağım
Seni seviyor yüreğim
Güzel yurdum son durağım.
Güzel İzmir sana geldim
Bozkırın Tezenesi Neşet Ertaş (Hayatı)
Döndü dolaştı vatanına döndü Neşet Ertaş
Herkes dönecektir asli vatanına er ya da geç.
Bozkırın Tezenesi Neşet Ertaş (Hayatı)
Aşağıdaki Röportaj Agos’ta 4 Nisan 2008′de Yayınlanmıştır
• Abdal müziğinin önemli bir kaynağı olan babanız Muharrem Ertaş’tan başlayalım isterseniz.
Abdallarda 5-6 yaşına gelen erkek çocukları düğünlere götürmeye başlarlar. Önce boş durmaması için bir zil verirler eline. Köçeklik yapılırdı bizim memlekette. Erkek çocukları böyle başlardı biraz büyüyünce kaşıklarla oynarlardı. Bu süre içinde bizim cemlerde cemiyetlerde nasıl oturulur kalkılır gözlemlerlerdi. Yaş 11-12’yi geçtikten sonra da kabiliyeti gereği saz keman davul birini alır devam ederdi. Hiçbirine yeteneği yoksa köçekliğe devam ederdi. Babam da ustasından dinlediği türküleri bozlakları havalandırarak başlamış. Kendisi cemlere zakir olarak katılırdı. Dedenin yanında Pir Sultan Abdal’dan Hatayî’den deyişler çalıp söylerdi. Babamın bu yönü cemlerimizde kalırdı. Cem dışında semah çalıp söylemezdi. Düğünlere gidilince dışarıya göre hareket edilirdi. Karacaoğlan Âşık Kerem gibi Abdal kanalından gelen ozanların türkülerini havalandırırdı. Abdal geleneği çok eskilere dayanan bir kanaldır.
•Kökeninizi size neden ‘Abdal’ dendiğini babanızla konuşur muydunuz?
Birbirimize bir şey dememize gerek olmazdı. Her vardığımız yerde “Abdallar geldi Abdallar gitti” derlerdi; artık üstlenmiştik bunu. Ülkemizdeki çeşitli milletleri sayarlar en son “Cingan” derlerdi. Biz Cinganlardan bir önce gelirdik; ‘Dertli Yoldaş’ adlı türkümde de söylemiştim: “Zengin isen ya bey derler ya paşa / Fukara isen ya Abdal derler ya Cingan hâşâ.” Bize de davul-düğün çalgıcıları Abdallar derlerdi. O dönem pek bilemezdik ama sonradan okuduğumuza göre Horasan’dan gelirmiş Abdallar.
•Siz müziğe nasıl başladınız?
Beni 6 yaşındayken zille başlattı babam. Hem köçeklik yapardım hem zil çalardım. Darbuka da çalardım. Babam saz çalardı ben onun yanında saz çalamazdım. Abim keman çalıyordu ben de cümbüşe başladım.
•Köçeklik yapmayı bırakmanız nasıl oldu?
Tatsız bir olay sonucunda oldu. Kırıkkale’de bir köye gitmiştik fasıl etmemiz gerekmişti. Babam oynamamı teklif etti saygıyla kabul ettim. Bu arada bir ses kulağıma geldi: “Vah yazık pek gencimiş” gibilerden. Ritim zillerini babamın önüne koydum. Anladı. Bilirdik birbirimizi arif insandı hiçbir kelime söylemedi. O da üzüldü böyle bir davranışa maruz kalmama.
•Bir röportajınızda “Gezdiğimiz yerlerde kimse bizimle arkadaşlık etmezdi” diyorsunuz. Gittiğiniz köylerde yaşıtlarınızla ilişkiniz nasıldı?
Abdal köylerinde kendi yaşıtlarımla oynardım. Ancak ben babamın arkadaşıydım bir köye gittiğimizde babam saz çalardı ben de yanında olurdum. Fazla yük olmamak için uzun süre kalmazdık. Çok fazla arkadaşlık edecek durum olmazdı. Çocukluk yaşımı yaşayamadım. Bir gün bir köyde çocuklarla oynadığım sırada birinin “Biz topraktan hasıl olmuşuz siz fışkıdan” dediğini duydum. Bunu babasından duymuş ki bize söylüyor. Bunlar fesat yaratan paslı beyinlerin cahilliğin ifadeleri.
•Bu bakış açısı sizi nasıl etkiliyordu?
İnsanlar aşağılanınca incinir. Ben bunu kabul etmiyorum. Bir atasözü haline gelmiş “Kızı kendine bırakırsan ya davulcuya varır ya zurnacıya” diye. Bu ne demek? Bizi bahane ederek aşağılayarak kızlarının gönlüne gem vurarak kendi istedikleri yere veriyorlar. Gençtik gittiğimiz köylerde âşık oluyorduk. Ama bir Abdal’ın böyle bir şey yaşamasına imkân verilmezdi. Kendi çevremizdeki üç-beş Abdal ailesi kendi içinde evlenirdi. Diyemiyorduk ki “Biz âşık olduk gönlümüz başkasında.” Bırakın benim gençlik yıllarımı bugün bile bize kız vermezler. Oğlum Almanya’da bir okul arkadaşına âşık oldu. Kızın ailesi “Bunlar Abdal’dır” diye vermedi kız kendi aklıyla gelinimiz oldu.
•Sizin de böyle bir hikâyeniz var galiba
Hangi birini anlatayım? Sadece benim değil tüm Abdalların kaderi böyle. Evcilik oynadığım kıza âşık oldum ben ondan sonrasında âşık bir çocuk oldum. Gittiğim her yerde âşık oldum. Babam da böyleydi ikimiz de âşıktık. Göze yasak yoktu görüp sevdalanırdık. Anam ölünce babam beş öksüzünü yükleyip bir hayvanın sırtına köy köy gezerek bize ana aramıştı. Kimse bize kızını dul gelinini vermedi. İnsan insan olsaydı belki kardeşim üç aylıkken bakımsızlıktan ölmeyecekti.
•Sevdalandığınız kadınlarla iletişim kurabiliyor muydunuz?
Mümkün mü? Konuşmayı bırak ona bir dönüp de bakabiliyor muydun? Ona baktığın bir görülsün hele… Kapısının önünden bir geç bakalım. Kafamızı kaldırıp bakamazdık bile. Bunlar bizim için tehlikeydi. Öte yanına gitmeyin “Bakamazdık bile” diyorum daha ne diyeyim?
•Babanız askerdeyken hayatınızı nasıl sürdürdünüz?
Köyün hemen hepsi “deşirme” yani dilenmeyle geçinirdi. Babam askere gidince köylülerden biri dedi ki “Al babanın sazını benimle dolaş.” 8 yaşındaydım. Köy köy kapı kapı gezdik. Un buğday bulgur ne verirlerse onla geçindik. On beş köy gezdik kimse bana demedi ki “Şu sazı bir çal dinleyeyim.”
•Babanızla beraber hakaretlere uğradığınızda Muharrem Usta bırakıp gitmeyi düşündü mü hiç?
Bizim başka gelirimiz yoktu. Bu işi yapmak zorundaydık. Babam beş öksüzü hangi duvarın dibine bıraksın da gitsin? Çaresizlik içinde kalıyordu. İnsana yakışmayan bu aşağılamaları istese de kabul etmişti istemese de.
•Kırşehir’den ayrılıp Ankara’ya gittiğinizde neler yaşadınız?
Ümit yokluğu içindeydik. O sıra ‘radyo’ diye bir şey kuruldu toplanıp dinlerdik. Orada dayım Hacı Taşan’ı duydum. Onun sesini duyunca yerimde duramaz oldum. Kimseye haber vermedim. Aldım sazı bindim otobüse Ankara Radyoevi’ne gittim. İlk gün kimseyle konuşamadık. Ertesi gün nihayet içeri girdim Muzaffer Sarısözen hocayı gördüm oturuyordu. Orda babamın bir bozlağını havalandırdım. Hoca kalktı karşı tarafa notasını yazdı. Beğendiler. Kayıttan sonra döndüm köye. Üç ayda bir de mektup gelirdi. Çağırırdı söylerdim.
Sonra İstanbul’a gittim günlerce karın tokluğuna iş aradım. Nihayet Şençalar Plak stüdyosuna gittim. Orda çaldım mukavele imzaladım. Kadri Şençalar beni aldı Beyoğlu Saz’a getirdi. Öğle ve akşam orada yemek yiyeceğim akşamları da saz çalacağım. Plak başına 25 kuruş alacaktım ama nerde. İki sene İstanbul’da böyle çalıştıktan sonra Kırşehir’e döndüm ama tutunamadım oralarda. Ankara’ya gittim orda pavyonlarda çalıştım.
•Ankara’daki yıllarınızda dinlediğiniz müzisyenler var mıydı?
Bayram Aracı’dan çok esinlendik. Mahzuni’yi dinlerdim o da beni dinlerdi. Orhan Gencebay’ı da dinlerdim sözleri sağlam olduğu için. Davut Sulari’nin sazını da sesini de severdim; kendine has bir tavrı vardı. Veysel’imize saygımız var ‘şair’ derim ben ona. Bir mantık olmalı insanda. Bizim ozanlarımız kendilerini Tanrılaştırmışlar. Bunların hiçbiri doğru değil. Sen Tanrı isen hepimiz Tanrı’yız sen kulsan hepimiz kuluz. Neyin kuluyuz? Gönül kuluyuz.
•O yıllarda evlendiniz. Bu konuya fazla girmeyeceğiz ama boşanmanızı açıklarken söylediğiniz “Eski yanıkları yüreğimden atamadım” sözünü biraz açmanızı rica edeceğiz.
Genç yaşlarımızda hiçbir şey düşünmeden âşık oluruz. Çalışmaya başladım evlendim ama yüreğimdeki aşk sönmedi. Yani âşık olmadan evlendim. Bu doğru değildi. Evlenecek bir insanın evlenmeden evvel yaşadıklarını ruhundan çıkarması lazım ki evliliğine yönelsin. Mutlaka yüreğe iz eden olaylar vardır onlar ayrı. Ben evliliğe saygıdan bahsediyorum. Keremler gibi yanarken bekâr hayatından kurtulmak için evlenmem gerekiyordu. Böyle bilinçsiz adımların sonucu ayrılık oldu.
•Askerlikten sonra Anadolu’da birçok turneye çıktınız.
Anadolu’da nahiye ve kazalar dahil hep gezdim. Yorulmak nedir bilmiyordum. Ben kendi özgür düşüncemle kendi türkülerimi söylemeyi seçtim. Deyiş söyleyebilirdim ama deyişler arifçedir önemli olan cahili eğitmektir. Bütün kötülükler cahillikten kaynaklanıyor: “Suçun sorumlusu ruhtur vücudun günahı yoktur.”
•Birlikte oturduğunuz bir gece siz türkü söylerken Zeki Müren’in başını duvara vurarak ağladığını duymuştuk. Sizin hiç ağladığınız oldu mu?
Ben 2-3 yaşlarında evcilik oynarken âşık olduğum o kıza söylediğim türküyü baştan sona bitiremem; “Bugün bana bir hal oldu / Yardan kara haber geldi.” Kuru kuru belki kendimi kontrol edip söyleyebilirim içkili olursam söyleyemem. ‘Hata Benim’ albümünde de bir yerde takıldım. O albümdeki türküler bir nokta üzerindedir. Kendimizi bildik hatalarımızı anladık af diledik kabul edilirse…
•Çocukluğunuzda gençlik döneminizde hatta Ankara’da yalnız olduğunuz anlaşılıyor.
Doğru. Benim ayağım yalın karnım açtı. Çocukluğum gençliğim böyleydi. Ankara’nın kalabalık caddesinde bir yoksul gördüm mü ona ne gerekiyorsa verirdim. Böyle bir dünyam vardı. Kaç kişiyi evlendirdim bilmiyorum. Zaman oldu parmaklarım durdu. Evvelden de çalarken ufak tefek olurdu ama “Kalsın” derdim. Alkol gıdasızlık… Sabah kalktığımda aç karnına bir dolu bardak susuz rakı içmezsem kendime gelemiyordum. Bizim sanatta nereye gitsen önce içki gelir. Ankara’da pavyondayım perdeye basmak istiyorum basamadım. Korkularım da var evvelden. Gövdemden bir su boşaldı sahneden indim. Hacettepe Hastanesi’nde hemen müdahale edecek imkân yokmuş. İsviçre’den bir doktor gelmiş. Sabaha karşı evini bulduk. Masaya yatırdı beni ucu iğneli telefon fişi gibi bir kabloyu parmaklarıma soktu cereyan verdi “Başka bir şey yapamam” dedi. Evimin kirasını ödeyemedim. Bir tanıdığa anlattım “Böyle böyle” diye. Kravatını düzeltti “Hı hı” dedi gitti. Sonra kardeşimin gönderdiği bakım kâğıdıyla Almanya’ya gittim. Gurbetçilerin geçtiği köprüden aynı şekilde ben de geçtim.
•Hastalığınız sırasında yakın çevrenizin gösterdiği vefasızlığı neye bağlıyorsunuz?
Bu insanların ruh yapısına bağlıyorum ben. Karacaoğlan ne demiş? “İyi günde yaren yoldaş çok olur / Dar gününde dost bulunmaz nedendir?” Çalıp söyleyemiyordum evden çıkmak zorunda kaldım. Çocuklarım analarının yanındaydı. Tedavi Almanya’da da 5-6 ay sürdü. O sürerken de düğünlere gidiyordum bize ekmek lazımdı. Buradan gittiğimde çok etkilendim. 20 küsur sene Almanya’da kaldım. Evime gelmek şöyle dursun bir gün bir telefon eden “Öldün mü sağ mısın?” diye soran olmadı. Aha geldim gidiyorum duymadım. Hâlâ yok. İki-üç senedir Telif Hakları Kanunu çıktı da türkülerimi okuyacak birisi olursa Kalan Müzik’i arıyor firma da bana soruyor.
•TRT’den arayan oldu mu?
Yok. Ben radyoya imtihanla girmiştim ayda iki defa 15’er dakika program hakkı verdiler bana. Nida Tüfekçi Ankara’ya Halk Müziği Şube Müdürü olarak gelmişti ilk işi bizi dışarıya atmak oldu. Âşık Veysel’in bütün türkülerini benim türkülerimi listeden çıkartmış 5 tane türkümü bırakmışlardı. Bir daha radyoya uğramadım. Şimdi yenilik yapmak zorunda kaldıkları için benim türkülerimi de ekliyorlar. Almanya’da evimdeyim [gülüyor] TRT’de “rahmetli Neşet Ertaş’tan alınan şu türkü” deniliyordu. “Gitse de kurtulsak” mı diyorlar nedir? Kimseye bir zararım da yok kimsenin türküsünü çığırmıyorum. Alnımızda “ayrı bir millettir” diye yazmıyor. Herhalde ölmemizi istiyorlardı ama bizden evvel gittiler. 55 senedir sahnedeyim türküler veriyorum. Biz bir renkiz ben de bu ülkenin bir sanatçısıyım. TRT halkın vergileriyle yaşayan bir kanal. Benim diğer kanallarda şov programlarında ne işim var? Şov sanatçısı mıyım ben? 70 yaşına gelmişim.
•Bu nedenle mi “devlet sanatçılığı”nı kabul etmediniz?
Ne demek devlet sanatçılığı? Hepimiz bu devletin vatandaşıyız bu memleketin sanatçısıyız. Ayrıca bir “devlet sanatçısı” ne demek? Ben burada bir “ayrım” gördüğüm için kabul etmedim.
•Siz Almanya’da iken burada türküleriniz okunuyordu çoğaltılıyordu kasetleriniz korsan basılıyordu.
O saygısızlıklar maalesef ruhumu çok yıprattı. Neler neler… Yarım asır geçmiş firmanın sahibi ölmüş oğluna geçmiş; o ölmüş onun oğluna. Burada Kalan Müzik’e teşekkür ediyorum. Ortada ayaklar altında kalmış eski plakları derledi topladı düzgün bir şekilde yeniden sundu. Bazı kanallarda görüyordum türkümü söylüyorlar adımı söylemiyorlar. “Bu türkü kime ait?” diye soruyor kimisi “Naçizane” diyor [gülüyor]. Bunlar da beni rahatsız etti bahane oldu geldim. Harbiye konserinde şaşırdım oranın dolu olduğunu görünce; sevindim de tabii. Bu cesareti de Hasan [Saltık] sağladı ona borçluyum bunu.
•Son dönemde geçmişten farklı olarak genç üniversiteli müzikal açıdan daha seçici bir dinleyici kitlesinden ilgi görüyorsunuz.
Tabii Anadolu’da her yerde bunları görüyorum. Üniversiteler özel konserlere davet ediyorlar gidiyorum. Konser bitiyor etrafıma doluşuyorlar sorular soruyorlar. Ben söylediğim türkülerin sözlerini “Sorusu da cevabı da içinde” olarak söyledim. Gençler talebeler bunun ne olduğunu anlıyorlar. Yıllar önceki konserlerimde yaşlılar orta yaşlılar olurdu. Bugün ise daha ziyade gençler dinliyor.
•Abdal ve Bektaşi kimliğinizi daha rahat yaşayıp ifade edebildiğinizi düşünüyor musunuz?
Evet. Madem “şu şu” dendi ben Abdal’ım neslim de Abdal. Yani şu Laz şu Kürt şu Çerkez Tatar ise beni zaten –ben söylemeden– karşımdaki söylüyor: “Abdallar” diyor ben de “Evet Abdal’ım” diyorum “benim adımı sen koydun.” Ben diyorum ki insan ve insanoğlu var. Bunlara ayrı ayrı isim takmak suçtur. Bu bir ayrımcılıktır doğru değildir. Kim söylediyse suç işlemiştir. Bir aşağılık bir yukarılık. Bu ayrımcılığın sonu kavgadır kavganın kârı var mı? Birbirine düşman olan Fransa Almanya öteki beriki gelmişler bir araya insanca anlaşmışlar sınırlarını açmışlar birbirlerine ne güzel. Bütün dünya eninde sonunda birleşecek.
•İzmir’de günleriniz nasıl geçiyor?
Müstakil bir evim var orda. Aşiretler geliyorlar oturuyok dertleşiyok. Bir de küçük bahçem var. 11-12 çeşit meyve dalı diktim onlarla vakit geçiriyorum. Kanaryam Almanya’da kaldı. Hep bir kanaryam olurdu. Serbest bırakırım; kafesi vardır ama kapısı açıktır yemini yer çıkar. Onu bağlayamam ben. Kuşların en güzel seslisidir o.
•İstanbul’dan Kırşehir’e döndüğünüzde üzücü bir olay yaşamışsınız.
Her sabah kalkar çarşıya giderdik akşam olmadan da evimizin ihtiyacını alır dönerdik. İstanbul’dayken gördüm orda herkes birbirine denkti. Ona sebep ben de Kırşehir’de şapka takmamıştım. Yolun kenarında cami vardı. Yaşlılar caminin kenarında oturuyorlardı. Dönüşte caminin önünden geçerken çocuklar beni taşlamaya başladılar Bağbaşı mahallesinde şapkasız geziyorum diye. O tarihlerde Abdalların şapkasız dolaşması olacak iş değildi saygısızlık olarak kabul edilirdi. Bizler saçımızı tarayıp da insan içine başı açık çıkamazdık kabul edilmezdi hazmetmezlerdi. Şapka takmak da yetmezdi kaşımıza kadar indirirdik gerisini siz anlayın… Düğün-derneklerde de sürekli şapka takardık. Abdal olmayan herkes büyüğü de küçüğü de bizim ağamızdı. Onlara hürmet göstermek zorundaydık. Beş yaşında bir çocukla bile “Ağamın oğlu ağamın kızı.” diyerek konuşurduk.
•Taşlanma olayından babanıza bahsettiniz mi?
Bahsetmedim bahsetsem ne olacak? O da bilirdi. Biz onlara muhtaçtık. Onlar düğününe çağıracak ki biz çalıp bahşiş alıcaz. Kimi şikâyet edelim? Öyle bir cesaretimiz yoktu aç kalırdık. Ondandır ki ayrıldım o topraklardan. Çeşitli türkülerde de isyan ettim buna.
•Sizin kadına bakışınız farklı. “Kadınlar insandır biz insanoğlu” diyorsunuz. Geldiğiniz kültürde de böyle midir yoksa bu sizin şahsi görüşünüz mü?
Kendi görüşüm bu. Bektaşi’yim ben deyişler çocuğuyum. İnsanlara doğruyu onların anlayacağı şekilde söylemek gerekiyor. Şu kısa ömürde insanlar dünyaya geliyor nereye geldiğini bilmeden gidiyor çoğu: “Vücut ölür ama ruhlar ölmez / bunca mahlûkat var hiçbiri gülmez / Cehennem azabı zordur çekilmez / Azap çeken hayvanları görmeli.” Kendi doğrularımı söylüyorum.
•Abdallarda kadın müzisyenler var mı?
Yok bizde kadın müzisyen yok. Çalmazlar da okumazlar da. Aile şeyi böyle. Yarım asır geçmiş şimdi bile yok. Çünkü gidip geldiğimiz yerler erkek yerleri; düğünlere gidiyoruz. Varsa da kendi aralarındadır.
•Kürt Abdalları duydunuz mu hiç?
Tabii çok Kürt Abdalları var. Neden Kürt Abdalı? O da babalarımız gibi gitmiş Kürt köyünün içinde kalmış Kürtlerin düğünlerinde çalmış Kürtçe öğrenmiş. Onlara da “Kürt Abdalı” derler. Herkes nerede ise oranın Abdalı olmuş biz de Anadolu’nun Abdalıyık.
•Abdal müziği bugün yaşatılabiliyor mu peki?
Bizim çocuklarımız şapkalarının gölgesinden çıkamıyorlar. Duygusal insanlar bunlar davet edilmeyen yere gitmeyen insanlar. Başkaları bizim türkülerimizi televizyon kanallarında söylüyor. Bizimkiler o cesarete sahip değiller. Eskiden düğünlerde “Cin işi şeytan işi” derlerdi kimse elini uzatmazdı saza kemaneye davula zurnaya. Okula giden gençler baktılar ki cinin de şeytanın da fotoğrafı yok aldılar davul-zurnayı sazı ellerine. Bizimkiler aç kaldı. Tahsilleri yok aç kalanlar da dağıldı her tarafa. Benim bütün hısım-akrabalarım İzmir’e gelmiş.
Şimdi hanımlar ev temizliğine gidiyorlar kalanlar da hanımlarının yolunu bekliyor bir cigara parası getirecek diye. Kendi mesleklerini yapamıyorlar. Bu gelenek bu kaynak yok oluyor tabii. Abdallar dağıldı gitti. Bu türkülerin kaynağı kuruduğu zaman bu kültür ölmüştür. Bu kültüre Kültür Bakanlığı’nın el atması lazım. Bakanlığın Türkiye’nin dört köşesindeki kaynakların özüne inmesi lazım. Abdallara aylık verilmesi lazım “Siz bu kültürde doğal olanı devam ettirin” denmesi lazım. Benim ricalarımla Kırşehir’den ve Keskin’den 15’er kişi bakanlığa alındı. Sözleşmeliler; kadroya alınmadılar daha. Bu insanların tahsili yok. Gençler okuyor ama bu sefer de sazı bırakıyorlar. Saz bize ecdattan gelen bir kanaldır kaybolmaması gerekiyor.
Abdallar ve Neşet Ertaş hakkında
Terim olarak “gezgin derviş deli sofu veli mecnun divane şaşkın” gibi anlamlar barındıran ‘Abdal’ sözcüğü IX. yüzyıldan sonra tasavvufi bir anlamda da kullanılmıştır. Yerleşik inanç sisteminin dışında konumlanan Kalenderilik ve Bektaşilik ile sıkı bir ilişki içinde biçimlenen bu topluluk Anadolu’da aşiret yapısı içinde örgütlenmiştir. İnançları ve ayinleri açısından büyük oranda Anadolu Aleviliği kapsamında yer alırlar ve diğer Alevi zümreleri ile ortaklıklar gösterirler. ‘Türkmenlik’ gibi tek bir etnik kökene indirgenemeyecek kadar karmaşık bir tarihi olan Abdalların –kimi ortak özellikler taşımakla birlikte– Çingenelerden de ayrı bir etnik yapıları olduğu düşünülmektedir. Bazı yerel araştırmaların ortaya koyduğu verilerden hareketle Abdalların “gizli” ve “özel” bir dilleri olduğu da söyleniyor.
Başta Orta Anadolu (Kırşehir Yozgat Konya Kayseri Keskin) Çukurova (Toroslar Adana) Doğu (Antep Diyarbakır Maraş) ve Ege illeri olmak üzere ülkenin birçok yerine dağılmış olan bu göçmen topluluk günümüzde büyük oranda yerleşik hayata geçmiş bulunuyor. Anadolu’da elekçilik sepetçilik kalaycılık nalbantlık davulculuk gibi el sanatlarıyla uğraşan Abdalların en yaygın mesleklerinden biri “çalgıcılık” yani müzisyenlik.
Abdalların bulundukları yerlerde dışlandıklarına marjinal bir hayata hapsedildiklerine dair birçok veriden bahsedilebilir. Bu duruma yoksulluk kendini topluma uyarlamak için kimliklerini törpülemek ya da kapalı mahallelerde “savunma” duygusu ile yaşamak gibi olguları eklemek de mümkün. Dolayısıyla hâkim toplumsal yapıya kendini adapte etme çabası sonuçları itibariyle bir asimilasyon sürecine dönüşme tehlikesi taşıyor.
Abdalların yaygın uğraşlarından olan müzik üretiminin önemli kanallarından biri Kırşehir bölgesinde karşımıza çıkmaktadır. Bulduk Usta ve Yusuf Deveci’nin yanında çıraklık eğitimini aldıktan sonra kendi özgün yorumuyla bir ekol oluşturan Muharrem Ertaş (1913-1984) bu zincirin önemli bir halkasını temsil ediyor. Onu Hacı Taşan Çekiç Ali gibi yerel sanatçıların takip ettiğini belirtelim. Abdal müziğini yerel üretimin sınırları dışına çıkaran ve geniş dinleyici kesimleriyle buluşturan ilk popüler isim ise Neşet Ertaş olmuştur.
Neşet Ertaş 1938’de Kırşehir’in Kırtıllar (Tırtıllar) adlı bir Abdal köyünde doğdu. Daha çocukluk döneminde 5-6 yaşlarında iken “köçek” olarak babasının yanında düğünlere giden Ertaş ihtiyaca göre zil keman cümbüş gibi enstrümanlar çaldı; daha sonra bağlamayla devam etti. Gururu kırıldığı için köçekliği bırakıp Ankara’ya gitti; yıllarca pavyonlarda düğünlerde turnelerde müzik yaptı İstanbul’da plaklar doldurdu. En sevilen şarkılarını bu dönemde besteledi. 1978 yılında alkol nedeniyle sağlığı bozuldu tedavi için Almanya’ya gitti ve yıllarca dönmedi hatta öldüğü yolunda haberler çıktı. 1999 yılında Kalan Müzik Ertaş’ın bütün eserlerini bir CD külliyatı olarak yayınlamaya başladı. Müzik yaşamıyla üç kitaba konu oldu: B. Bilge Tokel Bir Neşet Ertaş Kitabı (Akçağ Yay. 1999); Ö. Özcan Neşet Ertaş: Yaşamı ve Bütün Türküleri (Simurg 2001); H. Akman Gönül Dağında Bir Garip (İş Bankası Kültür Yay. 2006). Neşet Ertaş hakkında Can Dündar tarafından hazırlanmış bir belgesel film de (Garip: Neşet Ertaş Belgeseli Kalan Müzik 2005) bulunuyor. Abdal müziğinin yaşayan bu son büyük temsilcisi ile konser vermek üzere geldiği İstanbul’da bir söyleşi yaptık.



Kaynak: Araştıralım.com

nimlahza isimli Üye şimdilik offline konumundadır  





Hızlı Cevap

Doğrulama Sorusu
Mesajınız:
Yazı şeklini sil
Kalın
Eğik yazı
Altı çizik

Grafik ekle
Alıntı yap [QUOTE]
 
Alanı Küçült
Alanı Büyült

Seçenekler
Stil


Bozkırın Tezenesi Neşet Ertaş (Hayatı)

Bozkırın Tezenesi Neşet Ertaş (Hayatı) konusu, GENEL KÜLTÜR / Genel Kültür Paylaşımlarınız forumunda tartışılıyor.



Benzer Konular

Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Kar Mı Yağmış - Neşet ERTAŞ nimlahza Türkü Sözleri 0 08-04-2009 01:27
Doyulur mu - Neşet ERTAŞ nimlahza Türkü Sözleri 0 08-04-2009 01:21
Çiçekdağı - Neşet ERTAŞ nimlahza Türkü Sözleri 0 08-04-2009 01:18
Neredesin Sen - Neşet ERTAŞ nimlahza Türkü Sözleri 0 08-04-2009 01:04
Neşet Ertaş Biyografi-Neşet Ertaş Kimdir? elif Türkiye'den Biyografiler 0 08-07-2008 01:58

Üye olmadan soru sorabilirsiniz!

Bütün Zaman Ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 01:57 .


Powered by vBulletin® Version 3.8.7
Copyright ©2000 - 2014, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO 3.5.2 ©2010, Crawlability, Inc.
Web Stats