bakimliyiz
Sponsor Reklamlar
Geri git   Bakimliyiz.Com > GENEL KÜLTÜR > Genel Kültür Paylaşımlarınız

Kadın Portalı Kayıt Ol İletişim Forumları Okundu Kabul Et
Alt 31-10-2012, 09:43   #1 (permalink)
 
nimlahza - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Standart Deniz Gezmiş-Yusuf Aslan-Hüseyin İnan'ın İdamı

1972 yılının 5 Mayıs’ını 6 Mayıs’a bağlıyan gece… Saatlerin 24′e yaklaştığı şu sıralarda koşarcasına hızlı adımlarla yürüyenlere rastlıyoruz. Bu telâşın nedeni Sıkıyönetim dolayısıyla birazdan sokağa çıkma yasağının başlıyacak olması. Eğlence yerlerinden işlerinden ya da misafirlikten dönenler bir an önce evlerine yurtlarına girip kapılarını örtüyorlar. Aksi halde yasak saati içinde güvenlik kuvvetlerine yakalanıp soluğu mahkemede almak var.
Bir otomobilde üç gazeteciyiz. Yasak saati henüz başladığında Samanpazarından Cebeciye doğru ağır ağır ilerliyoruz. Sokaklar şimdi bomboş. Tek tük inzibat erleri ve mahalle bekçilerinden başka kimse görülmüyor.

Fakat üç beş dakika içinde bu sessizlik hemen bozuluyor ve olağanüstü bir hareketlilik göze çarpıyor. Her yönden otomobillerle gelen silâhlı askerler bir anda bulunduğumuz semti kontrol altına alıyorlar. Kimse sezmese de biz biliyoruz nedenini.. Bu gece sabaha karşı Deniz Gezmiş Yusuf Arslan ve Hüseyin İnan hakkındaki kesinleşmiş ölüm cezaları infaz olunacak. Zaten onun için dolaşıyoruz ve hemen de görevliler tarafından çevriliyoruz. Arabanın penceresinden sokağa çıkma izin belgemizi gösterdikten sonra salıyorlar bizi. Fakat görevli inzibat subayı ile bizi eskiden tanıyan polis memurları şu ikazda bulunuyorlar:

«Herşeye rağmen yine de dolaşmamanızı tavsiye ederiz. Parola bilmiyorsanız kötü duruma düşebilirsiniz..»

Biz ise bu uyarıya bir teşekkür çekip devam ediyoruz da en fazla 200 metre kadar gitmiş gitmemişken tekrar durduruluyoruz. Bu defa biraz sert konuşuyorlar. İzaha çalışıyoruz: «Görev yapıyoruz..» diyoruz. Onlar da bize görevi bürolarımızda yapmamızı salık veriyorlar. Bu gecenin herhangi bir geceden farksız olduğunu söylemeye çalışırken bile bir fevkalâdelik olduğunu gizliyemiyorlar. Ama biz hükümlü avukatlarının dahi kesinlikle bilmediklerini gündüzden öğrendiğimiz için haberin havasını kaçırmamaya kararlıyız.

Bu nasihat barajını da aşıp giderken bu defa bir araba dolusu sivil memur peşimize düşüyor ve duyduğumuz kadar telsizle bizi merkeze bildiriyorlar. Bunu işitince de süratle Merkez cezaevinin önünü terkedip Dörtyol’a geçerek bir sinemanın arkasına park ediyoruz. Bizi yakalamaktansa o bölgeden uzaklaştırmayı daha uygun bulduklarından gelmiyorlar peşimizden..

On onbeş dakika içinde Sıhhiye yoluyla Kavaklıdere’ye oradan da Gaziosmanpaşa semtine uğrayıp bu defa Cebeci tarafından tekrar kovalandığımız yere yöneliyoruz ve görev kartlarımızı göstere göstere zorlukla üç barajı aştıktan sonra Merkez Cezaevinin önüne gelebiliyoruz.

HÜKÜMLÜLER GETİRİLİYOR

Anlaşıldığı kadar Cezaevindeki tüm hazırlıklar tamam. Açık avlunun sol köşesine bir darağacı kurulmuş. Bazı görevliler son kontrolleri yapmakla meşgulken saat yarıma doğru Cezaevinin önünde duran vasıtalarla hükümlüler getiriliyor.

Önce Deniz Gezmiş’i görüyoruz. Arabadan indikten sonra elleri arkasından bağlı vaziyette etrafına bakıyor birşeyler aranıyor. Sanki birilerini görmek ister gibi bir hâli var. Fakat karanlıkta birşey göremediği gibi fazla vakit de olmadığından hemen onu içeri alıyorlar. Gezmiş’i Yusuf Arslan ve Hüseyin İnan izliyor. Onlar da demir kapının öte yüzüne alınıyorlar. Böylece üç hükümlünün bu dünyayla ilişkileri ebediyyen bitmiş oluyor. Bir iki saat sonra da hükmün infazı ile onlar son defa girdikleri Ankara Merkez Cezaevini cansız terkediyorlar.

SON SAATLER

Deniz Gezmiş Yusuf Arslan ve Hüseyin İnan’ı hiç olmazsa idamdan kurtarabilmek amacıyla bütün kanun yolları denenmiş her kapı çalınmış bazı başka çarelere başvurulmuş fakat istenen sonuca ulaşılamamıştı.

Deniz’lerin avukatları durmadan sağa sola koşmuş konunun Parlamentoda görüşülmesi sırasında Senatör ve Milletvekillerine gönderdikleri mektuplarda infazlara gidilmemesi yönünde oy kullanılmasını istemişlerdi. Nitekim bu isteği olumlu bulan birçok siyasi çıkmış başta CHP’liler olmak üzere bazı Senatör ve Milletvekili idamların geri bırakılması gerektiğini savunarak Meclîslerde hararetli tartışmalara yol açmışlardı.

Ancak bütün bu çabalara rağmen daha önce belirttiğimiz gibi ne CHP’nin Anayasa Mahkemesine gitmiş olması ne Kanunun şekil yönüyle iptali ne de diğer çalışmalar infazı önleyebilmiş TBMM’ce kabul edilen infaz kanunu Cumhurbaşkanı Sunay’ın onayı ile son şeklini almıştı. Bu bakımdan artık kanunun Resmi Gazetede ilânı ile yürürlüğe girmesi gün meselesi halindeydi ve bu konu ülkedeki güncel sorunların hemen hemen başında geliyordu.

Vâkıa yakalanışından sonra henüz Sıkıyönetim ilân edilmemiş olduğu cihetle önce Ankara Merkez Cezaevine konan Deniz Gezmiş gardiyanlara «Boşuna zahmet çekip sıkı sıkıya kilitlemeyin. Çünkü beni iki aydan fazla burada tutamıyacaksınız…» demişti ise de hangi güvenceyle söylediği bilinmeyen bu sözler de ortada kalmış ve 5 Mayıs 1972′ye gelindiğinde üç mahkûmun tüm ümit kapıları kapanmıştı. Öylesine ki içi yolcu dolu iki uçağı Bulgaristan’a kaçırmalar bile onları kurtaramamış «Mahkûmların yolcularla takas edilmesi…» şartlan Türk Resmi Makamlarınca reddedilmişti.

İnfaza giden o günlerdeydi ki mahkemelere geliş gidişten tanıdığım Yusuf Arslan’ın babasına İzmir Caddesinin bir kavşağında rastladığımda sormuştum:

«— Ne var ne yok Beşir Bey? Çocukları kurtarma ümidiniz var mı?»

Bu söz üzerine derin göğüs geçiren Beşir Arslan bana şu karşılığı vermişti:

«— Hiçbir ümit kalmadı sanırım. Artık onların kurtulması için Allah’tan bir mucize lâzım. Başka elden ne gelir ki…»

O halde bir an için ileri satırlara döndüğümüzde Deniz Gezmiş Yusuf Arslan ve Hüseyin İnan’ın 5 Mayıs 1972 gecesi saat 24′ten sonra Ankara Merkez Cezaevine getiriliş nedenini daha iyi anlamış ve hatırlamış olacağız.

Merkez Ceza evinin önünde önce Deniz Gezmiş’in arabadan indirildiğini söylemiştim. Elleri arkasından bağlı vaziyette etrafına bakınıyor. Sanki birilerini görmek ister gibi bir hâli var. Fakat o karanlıkta birkaç metre ileride sıralanmış muhafızlar ve nöbetçilerden başka birşey görmeğe olanak yok.

O’nu hemen içeri alıyorlar. Ancak bu birkaç saniyelik etrafı süzüşte ne gibi hisler hâkim acaba? O anda ne düşünüyordu Deniz? Kaçmayı ya da kaçırılmayı mı? Çünkü o ilk yakalanışından sonra Merkez Ceza Evine konulurken «Boşuna zahmet çekip sıkı sıkıya kilitlemeyin! Beni iki aydan fazla burada tutamıyacaksınız!..» demişti.

Fakat bu sözün üzerinden aylar geçmiş kaçma ya da kaçırılma gerçekleştirilememişti. İki yolcu uçağının Bulgaristan’a kaçırılmasından sonra yolcularla Deniz Yusuf ve Hüseyin’in değiştirilmesi de kabul edilmemiş ve işte bugüne gelinmişti.

Kaçırılma gerçekleşmediğine göre son defa dış dünyayı seyreden Deniz «Keşke o gün yansaydık daha iyi olurdu» diye mi geçiriyordu içinden? Kimbilir belki de öyle düşünmüştü? O gün yanmak da nesiydi? Evet birgün duruşmaya getirilirken Deniz Gezmiş ve iki kader arkadaşı arabada cayır cayır yanacaklardı az daha…

Sıcak bir yaz günü duruşma salonuna getirilen Deniz’in arka paçalarının ıslaklığı dikkatimi çekince bu kuru havadaki bu ıslaklık zihnime takılmış ve sorup öğrenmiştim olayı..

İşte o gün getirilirken Deniz Yusuf ve Hüseyin’in içinde bulunduğu ambulans tipi zırhlı araba elektrik kontağından olduğu söylenen bir nedenle yolda yanmaya başlamıştı. Kortejdeki muhafız arabasında bulunan erlerden biri sızan dumanı sezmekte biraz daha gecikse imiş dediklerine göre üç arkadaş mahkemeye gelmeden yanıp gideceklermiş. Durum farkedilince hemen yanan araba sollanıp durdurulmuş sonra da söndürme işine girişilmiş. Ancak bunun bir kaçırılma plânı olabileceğini de hesaplıyan muhafız komutanı söndürme işine girişmeden etrafta gerekli tedbiri almış. Boşta kalan iki üç er de önce arabaya su sıkmışlar. Sonra erlerden biri ellerinin yanması pahasına kızgın kapıyı açmış ve Deniz’leri kurtarmış. Deniz’in paçasındaki bu ıslaklık da şundanmış arabaya sıkılan sudan. Olayı öğrenmiştim ama yazılmaması kaydıyla. Duyulmasını nedense istememişlerdi. Ben de o günün sıkıyönetim havasında yazıp haber yapmaktan vazgeçmiştim. Ama şimdi yazıyorum bu olayı.

Ölümden kurtulmanın mümkün yoktur hiçbir fâni için. Fakat asılarak ölmek ya da yanarak ölmek arasında bir tercih yapılabilir mi diye geçirdim içimden onların hesabına. Başkalarının hesabına düşünmek kolaydı. Ya onlar ne düşünmüştü?.. O gece yarısı?..

İşte o gece yarısı Sivil Cezaevine alınan her üç mahkûm da hayata istemiyerek vedâ eden insanların ruh hâli içinde ve oldukça heyecanlı idiler.

Bu nedenle Deniz Gezmiş iskemleyi kendim devireceğim…» dediği halde ne kendisi ne de iki kader arkadaşı bunu yapabilmişti.

Ayakları prangalı ve elleri arkadan kelepçeli şekilde Merkez Cezaevine alınan Deniz Gezmiş Başgardiyan Odasına Yusuf Arslan ve Hüseyin İnan ise yandaki Avukat görüşme odalarına konuldular. Bu sırada bir askeri araç mahkûmların avukatlarından Halit Çelenk ile Mükerrem Erdoğan’ı evlerinden alıp getirmişti. Fakat onlar ve diğer yetkililer dış avluda bekletiliyordu.

Vakit geceyarısını geçip saat 00.45′e geldiğinde İnfaz Savcısı Sami Uğur ve görevli dört kişi Deniz’in bulunduğu odaya girdi. Adli tabip Dr. Sait Altay ile Cezaevi Tabibi Dr. Cahit Ünlüsoy infaz kanunu uyarınca muayyeneden geçirdikleri Deniz Gezmiş’in normal sıhhatte bulunduğunu ve şuurunun yerinde olduğunu tesbit edip bunu bir raporla belirttiler. Bu işlem diğer odalarda bulunan Yusuf Arslan ve Hüseyin İnan için de tekrarlandıktan sonra Sami Uğur tekrar Deniz Gezmiş’in odasına girdi.

Gezmiş başını kaldırıp bir süre Savcıya baktıktan sonra:

«— Bir çay mümkün mü?..» dedi.

Mahkûmun ayaklarındaki prangayı çözdüren Sami Uğur ona bir çay getirmelerini emretti fakat elleri arkadan bağlı olan Deniz ancak bir gardiyanın yardımıyla çayını içebildi.

Ayakları prangadan kurtulan Gezmiş sıcak çayı da içince daha ferahladı. İkinci bardağı istediği belli oluyordu. Bir çay bir çay daha içen Deniz Gezmiş o esnada odaya girmiş olan avukatlarına da duyurarak Savcıya:

«— Bizim suçumuz idamı mı gerektiriyor?» dedi.

Kısa bir an cevap verip vermemekte tereddüde düşer gibi olan Sami Uğur da şöyle konuşmuştu:

«— Bütün bunlar hâlloldu merciinden geçti… Tekrar konuşmak fayda getirmez…»

Bu arada içeri giren bir gardiyan İnfaz Savcısının kulağına birşeyler fısıldamış o da «Buyursun!.» demişti.

Savcının «Buyursun!.» dediği şahıs İmam Ali Ödemiş’ti ve fakat Deniz Gezmiş dini telkin istemediğini ifade edince de İmam için dönüp gitmekten başka yapacak birşey kalmamıştı. Müteakiben ve sırayla Yusuf Arslan ile Hüseyin İnan’ın odasına giren Ali Ödemiş önceden kararlaştırılmışçasına onlardan da aynı cevabı almıştı: «Dini telkin istemiyorum!»

Bundan sonra Deniz’in odasına tekrar giren Sami Uğur İdam Yaftasına da yazıldığı üzere kesinleşen idam hükmünü okudu ve aralarında şu konuşma geçti:

«— Bu karar senin için verildi. Biliyorsun değil mi Deniz?.»

«— Evet biliyorum..»

«— O halde son sözün son arzun nedir…»

«— Ben son sözümü sehpada söyliyeceğim. Yalnız müsaade ederseniz Yusuf’la Hüseyin’i son defa görmek isterim.»

Bu galiba onun son arzusu idi ve hemen yerine getirilmek üzere emir verildikten üç dört dakika sonra üç arkadaş karşı karşıya idiler. Başgardiyan odasındaki bu karşılaşmadan yararlanan üç mahkûm tek kelime konuşmadan ve fakat zaman kaybetmeden birbirlerine sırayla sarılıp öpüştüler. Yüzlerinde birbirlerini son kez görmenin sessizliği vardı.

İNFAZ BAŞLIYOR

Her üç mahkûm tarafından dini telkinin de reddinden sonra infaza geçmek için hemen hemen yapacak başka bir şey kalmamıştır. Nitekim Sami Uğur gardiyanlara birşeyler söyledikten sonra Deniz Gezmiş’e hitaben:

«— Artık vakit geldi!. Gömleği giydirelim ha ne dersin?» tarzında yumuşak bir edâ ile konuşarak sanki onu bir yere davet ediyordu.

Aslında Deniz kendsini ölüme çağıran bu söze karşılık hiçbirşey söylemedi. Sadece ağır ağır ayağa kalktı. O esnada da iki gardiyanın getirdiği beyaz gömlek üstüne geçirilerek iliklenmişti bile. Sonra boynuna beyaz kartona yazılmış idam yaftası asıldı. Herkes heyecanlı ve asık suratlı idi. Sadece bu işte büyük tecrübesi olduğu anlaşılan İnfaz Savcısı Sami Uğur’un soğukkanlılığı dikkati çekiyordu:

«— Artık yavaş yavaş çıkalım!.»

Uğur’un bu sözü üzerine iki gardiyan Deniz Gezmişin koluna girdi ve hep beraber odadan çıkılarak avluda kurulmuş olan sehpaya doğru yürünmeğe başlandı.

Bir dakika kadar sonra yanında Hacı Zengin ve Halis Güven adındaki iki cellâdın beklediği sehpanın altına gelindiğinde Savcıyla konuşmak istediğini belirten Gezmiş «İskemleyi kendim devireceğim. Kimse dokunmasın!.» dedi. Bu sırada saatler 01.20′yi gösteriyordu ve elleri arkasından bağlı olan Deniz Gezmiş sanki bir miting alanında imişcesine birden etrafındakilere dönerek oldukça yüksek bir tonda şu sözleri söyledi:

«— Yaşasın Türk Halkının bağımsızlığı!. Yaşasın Marksizmin ve Leninizmin Yüce İdeolojisi!. Yaşasın Türk ve Kürt halklarının bağımsızlık mücadelesi kahrolsun emperyalizm!..»

Sonra etrafına baktı ve artık başka birşey söylemeden masaya çıkmaya çalıştı. Ama belli ki yorgun ve heyecanlı idi. Masaya sonrada iskemleye çıkmasına yardım edildi ve etleri zangır zangır titreyen iki cellât ipi onun boynuna geçirdikten sonra gerilediler. İskemleyi devirmesi bekleniyordu. Fakat bir dakikaya yakın süre geçtiği halde Deniz Gezmiş’in bu işe yeltenmediği görülünce cellâtlardan biri âniden iskemleyi bir bacağından tutarak çekiverdi. İşte o zaman sessizliği yırtan bir gıcırtı ile boşluğa düşen Gezmiş’in ayaklarının ucu da «Küt!.» diye alttaki masaya çarpmış ve biraz sonra da kasılarak sallanmaya başlamıştı.

On dakika kadar geçtikten sonra Deniz Gezmiş’in halâ kıpırdaması boyun kemiğinin kırılmamış olmasındandı. Boyunun uzun olması nedeniyle ayakları masaya çarpınca bu kırılmayı önlemişti.

Bundan dolayı da Deniz Gezmiş’in ölümü için tam 52 dakikanın geçmesi beklendi. Bu süre içinde zaman zaman yapılan doktor muayenelerinin sonuncusunda Deniz’in ölmüş olduğu saptandı ve bu konuda hazırlanan bir rapor orada bulunan doktor ve diğer ilgililerce imzalandı.

Bu arada mahkûm sehpadan indirilmiş ve boynundaki yaftası da çıkarıldıktan sonra cesedi kenardaki bir tabuta konulmuştu. Bir iki dakika sonra da tabut içeride bir yere taşındı.

Saat 02.20′de de Yusuf Arslan ipin altındaydı. Ancak Deniz Gezmiş sehpada iken Savcı Sami Uğur bir ara Yusuf’un odasına girdiğinde Yusuf O’na şunları söylemişti:

«— Biraz önce Deniz’in bağırarak birşeyler söylediğini duydum..» konuşma ta içeriden duyulmuştu.

Sami Uğur bu arada Hüseyin İnan’ın odasına’da uğramıştı. Ona gülümseyerek bakan Hüseyin’e Sarız’ın içindenmisin köyündenmisin diye sordu. Hüseyin Sarız’ın içindenim hemşeriyiz sizinle.

Buna karşı başını «Evet..» der gibi sallıyan Sami Uğur ise «Hüseyin yaptıklarından nadim misin?» diye sorduğunda ondan şu cevabı almıştı:

«— Sadece birşeye nadimim… O da Dört Amerikalı’yı öldürmemiş olmamızdır. Onları öldürseydik belki de başımıza bunlar gelmezdi..»

Deniz’in asılmasından sonra sıra kendisine gelen Yusuf Arslan da sehpaya çıktıktan sonra şunları söylemişti:

«Ben halkımızın bağımsızlığı için bir defa ve şerefle ölüyorum. Fakat bizi asan sizler şerefsizliğinizle hergün öleceksiniz!. Biz halkımızın hizmetindeyiz. Sizler Amerikanın hizmetindesiniz. Yaşasın Devrimciler! Kahrolsun Faşizm!…»

Bu sözlerden sonra ilmik boynuna geçirilirken Yusuf da iskemlesini kendisi devirmeğe yeltenmiş ama o da duraklayınca iş yine cellâtlara düşmüştü.

Yusuf Arslan ipte 25 dakika kadar kaldı. Onun ölüm raporu da yazılıp teker teker imzalandıktan sonra saat 03′te darağacına Hüseyin İnan getirilmişti. Kendinden önce asılan iki arkadaşına oranla daha diri görünen İnan da sehpada diyordu ki:

«— Ben hiçbir şahsi çıkar gözetmeden halkın mutluluğu için savaştım. Bu bayrağı bu ana kadar şerefle taşıdım bundan sonra da bu bayrağı Türkiye halkına emanet ediyorum… Yaşasın işçiler ve köylüler! Kahrolsun Faşizm!.»

Bu sözlerinden sonra kendini kaderine terkeden Hüseyin İnan da Yusuf Arslan gibi 25 dakika sonra ölmüştü. Böylelikle 2 saat 5 dakika süren infaz sonunda her üç tabut da Ankara Emniyet Müdürlüğü yetkililerine teslim edildi. Asılmalarından sonra her üç mahkûmun göğsüne asılan yaftalarını ilgililerin izni ile aldım ve kitapta da fotoğraf olarak yer verdim.

5 Mayıs 1972 günü sabahın çok erken saatlerinde Ankara Merkez Cezaevinden çıkarılan Deniz Gezmiş Yusuf Arslan ve Hüseyin İnan’ın tabut içindeki cenazeleri babalarına teslim edildi ve her üç ceset vasiyetleri üzerine Karşıyaka Mezarlığında yanyana gömüldü.

(A.A. Muhabiri Burhan Dodanlı Darağacı–Sayfa: 337-351 Evren Yayınları İstanbul)

Deniz Gezmiş'in Son Mektubu

Yusuf Aslan


nimlahza isimli Üye şimdilik offline konumundadır  





Hızlı Cevap

Doğrulama Sorusu
Mesajınız:
Yazı şeklini sil
Kalın
Eğik yazı
Altı çizik

Grafik ekle
Alıntı yap [QUOTE]
 
Alanı Küçült
Alanı Büyült

Seçenekler
Stil


Deniz Gezmiş-Yusuf Aslan-Hüseyin İnan'ın İdamı

Deniz Gezmiş-Yusuf Aslan-Hüseyin İnan'ın İdamı konusu, GENEL KÜLTÜR / Genel Kültür Paylaşımlarınız forumunda tartışılıyor.



Benzer Konular

Konu Konuyu Başlatan Forum Cevap Son Mesaj
Deniz Gezmiş Kimdir? CooLKadin Biyografiler 3 14-03-2010 01:54
'Deniz Gezmiş' hayatımı değiştirdi! Bakimliyiz E - Kolay Sinema 0 02-07-2008 12:30
Hüseyin Yurttaş Biyografi-Hüseyin Yurttaş Kimdir? elif Türkiye'den Biyografiler 0 01-07-2008 01:05
Deniz Gezmiş Biyografi-Deniz Gezmiş Kimdir? elif Türkiye'den Biyografiler 0 29-06-2008 03:30
Yusuf Aslan Biyografi-Yusuf Aslan Kimdir? elif Türkiye'den Biyografiler 0 28-06-2008 01:58

Üye olmadan soru sorabilirsiniz!

Bütün Zaman Ayarları WEZ +4 olarak düzenlenmiştir. Saat şuan 08:54 .


Powered by vBulletin® Version 3.8.7
Copyright ©2000 - 2017, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO 3.5.2 ©2010, Crawlability, Inc.
Web Stats