bakimliyiz
Konu etiketleri: monarsi, monarşi, monarşi kaça ayrılır, monarşinin farklı yönleri, monarşi nedir, monarşi nedir özellikleri nelerdir, mutlak yönetim nedir, monarşinin farklı yönleri nelerdir, monarşi nedir kısaca, monarşi nedir kaça ayrılır, monarşinin özellikleri nelerdir, monarşi ne demek, monarşi nedir uzun, monarşi yönetimi nedir, monarşi yönetimi kaça ayrılır,
Sponsor Reklamlar
Geri git   Bakimliyiz.Com > GENEL KÜLTÜR > Genel Kültür Paylaşımlarınız

Kadın Portalı Kayıt Ol Reklam Verin İletişim Forumları Okundu Kabul Et
Alt 29-04-2010, 01:16   #1 (permalink)
 
mormavi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Arrow Monarsi Nedir?

Monarşi bir hükümdarın devlet başkanı olduğu bir yönetim biçimidir. Bu hükümdar Türkçede kral imparator şah padişah prens emir kont oymakbeyi gibi çeşitli adlar alabilir. Bir monarşiyi diğer yönetim biçimlerinden ayıran en önemli özellik devlet başkanının bu yetkiyi yaşamı boyunca elinde bulundurmasıdır. Cumhuriyetlerde ise devlet başkanı seçimle işbaşına gelir. “Monarşi” sözcüğü dilimize Fransızca Monarchie kelimesinden gelir. Cezalandırma ve bağışlama yetkileri sadece hükümdarın elindedir.
Siyasal otoritenin genellikle miras yoluyla bir kişinin (kralimparator v.b.) üstünde toplandığı yönetim biçimidir.
Monarşi kendi dışında yerleşmiş yasal ya da geleneksel bazı kuralları dikkate almak zorunda olmasından dolayı tiranlıktan ya da diktatörlükten ayrılır.

Eskiçağ Monarşileri
Tarihlerinin belirli bir döneminde bütün halklar monarşi yönetimini tanımışlar ve bu yönetim biçimine her zaman kutsal bir nitelik vermişlerdir. Sürekli olarak dinsel bir atmosfer içinde tüm davranışların dinsel ve törensel biçime büründüğü bir dünyada kral yalnızca Tanrı’nın (İbranilerde) ya da tanrıların seçtiği kişi bazen de Mısır firavunlarında olduğu gibi Tanrı’nın kendisi olarak kabul ediliyordu. Monarşinin yüksek düzeyde yer alan bu dinsel niteliği söz konusu yönetimin ortadan kalkmasından sonra bile varlığını sürdürdü: Sözgelimi Atina’da demokrasinin tümüyle yerleştiği dönemde arkhon (Yunan sitelerinde özellikle de Atina’da en yüksek devlet memuru) sitenin bütün dinsel yaşamını yönetiyordu. Tanrılar ve insanlar arasında aracı olan hükümdar kendisini destekleyen ve otoritesini ortaya koyması için gerekli olan güçler tarafından iktidarının sınırlandırıldığını görüyordu. Nitekim Mısır’da kral birçok kez din adamlarıyla çatıştı ve uzlaşmak zorunda kaldı. Aynı biçimde Mykenai dönemi Yunanistan’ında krallık gücü sıkı bir biçimde bürokratik bir saray yönetimine dayanıyordu; savaş zamanında komutan olan kral savaşta onunla birlikte olan savaş oligarşisini dikkate almak zorundaydı.
Tarımın sulamaya dayandığı ve karmaşık bir örgütlenme gerektirdiği bölgelerde (Nil vadisi ya da Mezopotamya deltası) daha mutlak bir niteliğe bürünen monarşiler daha uzun süre varlıklarını sürdürdüler.AtinaIsparta ya da ya da Roma gibi öbür yerlerdeyse oligarşi (iktidarın küçük bir azınlığın elinde olduğu yönetim) hızla kralın yetkisinin yerini aldı.Bununla birlikte İskenderiye fetihlerinin ardından Yunanistan’da Doğu monarşilerinin kutsal niteliğinden güçlü biçimde etkilenmiş bir monarşi biçimi ortaya çıktı.

Feodal Monarşi
Feodal monarşi soydan gelme monarşiden (aile ya da klan önderi durumundaki kralın iktidarı elinde bulundurduğu aile ve devlet hizmetinin karıştığı ailenin gelirlerinin devletinkine denk düştüğü ve ailenin hizmetinde olanların kralın yönetimine doğrudan yardımda bulunduğu bir rejim) doğdu. Söz konusu soydan gelme monarşi rejimi Franklar dönemine (V-IX. yy.) raslar. Bununla birlikte Karolenjlerin ilk döneminde imparatorun otoritesi kendi topraklarının ötesine taşıyordu. Bu durum Charlemagne’ın 754‘te kutsanması ve 800‘de taç giyerek Roma imparatorlarının yerini alacak kişi olarak belirlenmesi sayesinde gerçekleşti. Roma İmparatorluğu’ nun gücünü yeniden canlandırmak için yapılan bu girişim büyük senyörlerin imparatora karşı çıkmaları sonucunda başarısızlıkla sonuçlandı. Bu çatışmadan feodal monarşi doğdu: Devletin topraklarının bölünmesi; geniş prensliklerin kurulması; kralın büyük senyörler tarafından seçilmesi. Söz konusu monarşi X. yy’dan XV.yy’a kadar Fransa’nın ayrıca Japonya’nın Ming sülalesi döneminde Çin’in ve XIII. yy’da Rusya’nın da yönetim biçimi oldu. Büyük senyörler krallığa ait hakları ve halk otoritesi olma haklarını etkin bir biçimde kullanıyorlardı: Adalet dağıtıp vergi topluyor para basıyor ve topraklarında yaşayan halkı gerçek anlamda temsil ediyorlardı. Kral en üstün kişi olmakla birlikte en azında XI. yy’da söz konusu büyük senyörler arasında en güçlü olanı değildi. Kralın Reims’de kutsanması ona bir otorite ve yönetime karışan öbür kişilerin üstünde bir yer sağlıyordu ama vasalların onayını almadan iktidarını sürdüremiyordu. Bu nedenle kral köy ve kentlerde büyük senyörlerin koruyuculuğundan sıkıntı çekenlerin tümünü koruması altına aldı ve kendi gücünü sınırlandıran bütün güçlerle çatıştı.
XIV. ve XV. yy’larda krallık yönetimi güçlendi ve feodal nitelikteki bu monarşi bir tür yönetim monarşisine dönüştü. Bu da yavaş yavaş mutlak monarşiye doğru evrim gösterdi.

Mutlak Monarşi
Daha önceleri Mısır ve Babil monarşileri için kullanılan mutlak monarşi deyimi daha çok Batı monarşileri özellikle XVI. -XVIII. yy’lar arasındaki Fransız ve İspanyol monarşileri için kullanıldı.
Mutlak kral (en iyi örneği Fransa’da Louis XIV‘tü) senyörler senyörüdür. Kralın senyörü olmayanlara senyör olma hakkı buradan kaynaklanıyordu. Reims’de kutsanan mutlak kral Tanrı’nın iktidarını kullanıyordu ve yalnızca Tanrı’ya hesap verirdi. Bu durum ona belirli görevler yüklüyor ve özellikle Tanrı saygısı ve “gerçek inancı” savunma yükümlülüğü veriyordu. Hiçbir prens dinlerin çokluğunu hoşgörüyle karşılayamazdı. Bu nedenle Nantes Fermanı kabul edilmez nitelikteydi ve yürürlükten kaldırılması mutlakiyetçiliğin mantığı gereğiydi. Bununla birlikte kral uyrukları bağlılık yeminleri bakımından “bağlı tutmak ve serbest bırakmak” gibi papaların kendi kendilerine verdikleri hakkı kabul etmiyordu. Kral ile Papalık arasındaki çatışma 1682‘de yeniden alevlendi sonra yatıştı. Fransa kralıkendini Kutsal Roma-Germen imparatoruna bağlı olarak da görmüyordu. Kral yasama gücüne yargı gücüne (son yargılama yetkisi kralındı ve her uyruk ona başvurabilirdi) vergi toplama hakkına nişan ve rütbe verme hakkına (soyluluk unvanı verme subay atama hakkı) para basma barış ve savaşa karar verme hakkına sahipti.

Mutlakiyetin Sınırları
Bu “mutlak” monarşi gene de sınırsız değildi. Tahta geçmeye ilişkin kurallar gelenekle ve krallığın “temel yasalarıyla” belirlendiği için kral kendisinden sonra gelecek kişiyi seçemezdi. Kral naipliklerinin örgütlenmesi işini belirleyemezdi. Louis XIII ve Louis XIV‘ün bu konuda aldıkları kararlar Parlamento tarafından bozuldu. Kral ülke toprağının bir bölümünü devredemezdi (bu kural François I‘e kötü sonuçlar veren Madrid Anlaşması’nı reddetme olanağı sağladı). Kral ayrıcalıkları ve her bölgenin geleneklerini dikkate almak zorundaydı. Krallık yasası öbür yasalara yalnızca eklenir ve onlara herzaman egemen olamazdı.
Krallık iktidarının sınırlarını iyi anlayabilmek için yasaların yazıya geçirilmelerinin ve özellikle uygulanmalarının güçlüklerini göz önünde tutmak gerekir. Unutkanlıklar kasıtlı ya da kasıtsız savsaklamaları da bunlara eklemek gerekir. Yeni devlet memurluklarının açılmasına gelince bunlar babadan oğula geçer hale geldi. Bu görevlerin sayısı kralın mali gereksinimlerine
bağlı olarak artıyordu. Yeni memurluklar açılması bazen planlar kuran bir görevliler topluluğunun kurulmasına yol açıyordu. Krallık iktidarının bir bölümünü elinde bulundurduğunun bilincinde olan bu topluluk güç anlarda bunu hissettirmesini bildi. Kral bastırdığı parayı kuşkusuz zorla kabul ettirebiliyordu ama uluslararası büyük tacirlerin verdikleri değere göre belirlenen paranın kurunu zorla kabul ettiremiyordu. XVI. yy’dan XVIII. yy’a kadar Fransa Krallığı sık sık para sıkıntısı içinde kaldı ve mali bunalım krallığın yıkılmasında etkili oldu. Kral mali alanda her istediğini yapamazdı. Louis XV döneminde olduğu gibi kral kendisine gerekli olan parayı ödünç olarak veren bankerlerle uyuşmak zorundaydı. Daha adaletli vergiler getirmek istediği zaman da ayrıcalıklı kişilerin direnişleriyle karşılaşıyordu. Kral tek başına yönetmiyordu. Krallığın yüksek dereceli görevlileri (baş mabeyinci amiral şansölye) kendisine yardım ederlerdi. Monarşinin gizine ve özüne çok yakından bağlı olan görevinden alınamayan ve kralın yokluğunda kurullara başkanlık eden şansölyeninki bir yana öbürlerinin görevleri daha çok onursal nitelikteydi. Kral kurulu ile birlikte yönetimi sağlıyordu. Simgesel de olsa her zaman kurulda hazır bulunurdu ve bu kurulun üyelerini (bunlar çoğunluktaydı) soylular sınıfından seçerdi. Bu kurul yapılacak işlere göre bölünürdü. “Yüksel Kurul” önemli kararları alan kuruldu ve üyeleri “devlet bakanı” unvanını taşırlardı. “Resmi Yazışmalar Kurulu” taşra ile olan yazışmaları yönetirdi. “Maliye Kurulu””Ticaret Kurulu” (1730‘dan sonra) da vardı. “Vicdan Kurulu”na daha çok kralın günah çıkarıcısı olan papaz katılırdı. “Özel Devlet Maliye Yönetim Kurulu” öbür geri kalan işlere bakardı ve bu kurulun iki yüz kadar üyesi olabilirdi. Buna kendi alanlarında kararlar alan sürekli ya da süreksiz olarak çalışan kurullar ve dosyaları hazırlayan daireler eklenirdi.
Kraldört “devlet sekreteri” il de yönetimi sağlıyordu (Dışişleri Savaş ve Deniz Saray ve Protestanlık İşleri). Fouquet’nin gözden düşme olayına kadar mali işler genel nazırı da vardı. Bu daha sonra mali işler genel denetimcisi oldu.
Taşra yönetimini valiler ve özellikle nazırlar yönetiyordu. Bunların güçlenmeleri Eski Rejim’in sonuna kadar arttı. Yönetimin merkezileştirilmesi mutlak monarşinin istediği şeydi. Kral halkına da danışabilirdi. Bu danışmayı istediği gibi toplayıp dağıtabildiği “état généraux”lar ve aynı zamanda ileri gelen kişilerin oluşturduğu meclis aracılığıyla
yapıyordu. Krallığın zayıflık dönemlerinde çokça yapılan bu toplantılar 1614‘ten 1789‘a kadarki dönemde bir yana bırakıldı ama unutulmadı. Parlamentolar üst düzeydeki adalet ve tescil organlarıydılar. “Uyarma hakkı” (kral buyrultuları üzerine hukuk düzeni açısından uyarma hakkı) onlara verilmişti. Bu parlamentolar monarşinin zayıflıklar gösterdiği zamanlarda bu hakkı kullanmaktan geri kalmadılar. Kralın istediklerinde kendi ayrıcalıklarına yönelik bir şey bulduklarını sandıkları zaman bu hak onları XVIII. yy’da sistemli olarak muhalefete itti. Kral onları da hesaba katmak zorundaydı. Kuşkusuz sınırsız olmayan bu monarşi gene de meşruti bir monarşi değildi. .

Meşruti Monarşi
Mutlak monarşiden farklı olan bu tür monarşide kral Tanrı tarafından değil ulus tarafından seçilir. Kral ile ulus arasındaki ilişkiler bir metinle Anayasa’yla belirlenmiştir (en azından Fransa’da böyleydi). Ulus seçimle oluşturulmuş bir ya da birçok meclis tarafından temsil edilir. Egemen olan ulusun seçtiği kral ulusun iradesine bağlıdır. Ama Anayasa’nın kendine verdiği ve Meclis ya da Meclisler karşısında elinde bulundurduğu bir yetkisi vardı. Meşruti monarşi İngiltere ve Fransa’da gerçekleşmiştir. Ortaçağ’a 1215 tarihli Magna Carta’ ya (Büyük Ferman) kadar uzanan İngiliz meşruti monarşisiCommon Law dan yani kazai içtihatları oluşturan ve belirli olaylar üzerindeki yargıç kararlarından meydana gelen bütünden doğmuştur. Demek ki yasa kral iradesine bağlı değildi doğrudan doğruya halkı temsil eden yargı gücünden doğuyordu. Doğal olarak kral krallığın ayrıcalıklarına sahipti. Özellikle XVI. yy’da Tudorlar yönetiminde kral özel kurul ile iradesini kabul ettirmeye kalkıştı. Parlamento’nun direnişi para ve sürekli ordu olmaması yüzünden başarısızlığa uğradı. Kral Fransa’da olduğu gibi doğrudan doğruya yerel yönetim alanlarına karışamıyordu. Buraların yönetimi mali işler açısından bağımsız olan Sherif lere sulh yargıçlarına ve bölgesel yöneticilere bırakılmıştı; “Orta sınıf” halkın içinden seçilen ve Common Law taraftarı olan bu yöneticiler kısa sürede kendi güçlerinin bilincine vardılar. Bu “orta sınıf” Lordlar ve Avam olmak üzere iki meclise ayrılmış. Parlamento’da kendini ortaya koydu. Lordlar kral tarafından atanırlardı ve görev babadan oğula geçerdi. Lordlar hiç kuşkusuz pek demokratik olmayan bir yolla seçilmiş milletvekillerinden oluşan ama gücünü ortaya koyan “orta sınıfı çok iyi temsil eden Avam Kamarası’na hemen karşı koydular. Kral Avam Kamarası’nın onayını almadan yeni vergi koyamazdı. Henry VIII Anglikan dinsel bölünme hareketi sırasında ve yerine geçecek kimsenin ortaya çıkardığı sorun karşısında Avam Kamarası’na danıştı. Avam Kamarası XVIII. yy’da çok önemli bir siyasal rol oynadı. Parlamento yasaların yavaş yavaş kaynağı oldu bakanları denetledi XVIII. yy’dan başlayarak belirli süreler içinde toplanmaya başladı. Torylerin (muhafazakârlar) ya da Whiglerin (liberaller) çoğunlukta olduğu Avam Kamarası Partisi’nden kabineyi oluşturma geleneği yerleşti. Kral XVIII. yy’dan sonra Avam Kamarası’nca denetlenmeye başlandı. Kral “hükümdarlık yapıyordu ama yönetmiyordu.”
Fransa’da iki dönem meşruti monarşi yaşandı. Louis XVI 1789‘da mutlak monarşi iktidarını kaybettikten sonra 4 Ağustos gecesi Fransızların kralı oldu 1791‘e kadar yalnızca yasa adına hükümet etti. Ama kişiliğinin dokunulmaz olduğunun bildirilmesine karşın onun iktidarı kutsal niteliğini ve temel özelliklerini kaybetmişti. 1791 Anayasası ile kral yürütme gücünü kullanan bir ulusal temsilci haline geliyordu. Buna karşılık Meclis kralın vetosuyla yumuşatılmış da olsa yasama gücünü elinde tutuyordu. Kral tarafından atanan bakanları Meclis görevden alamazdı. Bu İngiliz monarşisi örnek alınarak meşruti monarşinin yasaya dayandırılması girişimiydi. Rejim bir yıldan daha az ömürlü oldu 1814‘te Restorasyon yönetimi de “Sarfa (”La Charte”) dayalı meşruti bir monarşiydi. Ama bu “Şart” hükümdarın “ihsan ettiği” bir belgeydi ve ulusun iradesini dile getirmiyordu Bununla birlikte kral ihsan etmiş bile olsa bu belgeye titizlikle uymak zorundaydı. Bu belge 1789 yılının görüşlerine verilmiş bir ödün niteliği de taşıyordu. Bu görünüm 1830 Temmuz monarşisiyle daha belirgin hale geldi. Yasama yetkisi kral ve iki meclis arasında bölüşülmüştü. Bu iki meclisten biriyetkileri gittikçe azalan Yüksel Meclis öteki belirli bir vergi ödeyen yurttaşlara tanınan oy hakkıyla seçilen Temsilciler Meclisi’dir. Yürütme gücü hükümet tarafından temsil edilir. Bakanlar Meclis içinden seçilebilirdi ve bugerçekte bakanların Meclislerce denetlenmesi demekti. Sorumlu olmayan kral gene de Meclislerin görüşlerini dikkate almak zorundaydı. Böylece parlamento sistemine doğru adım adım gidiliyordu. Her tip monarşi devletin ve toplumun belirli bir gelişme düzeyine denk düşmüştür. Denebilir ki mutlakiyetçilik kralların savaş tasarıları için kaçınılmaz olan insan ve para kaynağını bulmak isteğinden doğmuştur. Meşruti monarşi ticaret burjuvazisi ile mali burjuvazinin yükselmesine bağlıdır. Günümüzde biçimleri büyük değişiklige uğramış da olsa meşruti monarşi bazı ülkelerde varlığını korumaktadır.

mormavi isimli Üye şimdilik offline konumundadır  





Hızlı Cevap

Doğrulama Sorusu
Mesajınız:
Yazı şeklini sil
Kalın
Eğik yazı
Altı çizik

Grafik ekle
Alıntı yap [QUOTE]
 
Alanı Küçült
Alanı Büyült

Seçenekler
Stil


Monarsi Nedir?

Monarsi Nedir? konusu, GENEL KÜLTÜR / Genel Kültür Paylaşımlarınız forumunda tartışılıyor.



Benzer Konular

Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Dilin İşlevi Nedir?-Toplumdaki Önemi Nedir? elif Türkçe ve Edebiyat 1 29-11-2012 04:12

Üye olmadan soru sorabilirsiniz!

Bütün Zaman Ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 09:41 .


Powered by vBulletin® Version 3.8.7
Copyright ©2000 - 2014, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO 3.5.2 ©2010, Crawlability, Inc.
Web Stats