bakimliyiz
Sponsor Reklamlar
Geri git   Bakimliyiz.Com > GENEL KÜLTÜR > Ulu Önderimiz M.Kemal Atatürk > Hayatı, Anıları ve Eserleri

Kadın Portalı Kayıt Ol İletişim Forumları Okundu Kabul Et

 

LinkBack Seçenekler Stil
Alt 25-04-2008, 06:47   #1 (permalink)
 
CooLKadin - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Standart Atatürk İlKeLerİ ve İnkilapları

CUMHURİYETÇİLİK
Atatürkçülüğün temel ilkelerinin başında Cumhuriyetçilik konulmuştur. Bunun sebebini bilmek için önce cumhuriyetin ne olduğunu anlamak gerekmektedir.
Cumhuriyet bir devlet biçimidir. Cumhuriyette esas olan ilk öğe devlet başkanının belli bir süre için seçilerek iş başına gelmesidir. Bu bakımdan cumhuriyet başta bir hükümdarın bulunduğu devlet biçimlerinden (monarşilerden) ayrılır. Monarşilerde devletin başı belli bir aile içinden çıkar normal koşullar altında ölünceye kadar iş başında kalır. Yerine gene aynı aileden bir başkası gelir. Her monarşide aile içinden kimin hükümdar olacağı belli bazı kurallara göre saptanır. Cumhuriyette devlet başkanı belli bir süre içinde seçimle iş başına gelince ileri gelen diğer kişilerin de seçimle belirlenmesi gerekir. Bunlar genellikle o toplumda yasa koyacak kimselerdir.
Gerek devlet başkanının gerek yasa koyma yetkisine sahip olanların seçimle iş başına gelmesi şartının kabulü ile cumhuriyet tam anlamıyla belirmiş sayılmaz. Şimdi sorun seçim üzerinde düğümlenecektir. Seçime kimler katılacaktır? Belli bir grup vatandaşa seçme ve seçilme hakkı verilirse belki dış görünüşü bakımından bir cumhuriyetle karşılaşılır. Böyle cumhuriyetler ilkçağ Yunan kent devletlerinde bazı ortaçağ İtalyan ve Alman bölgelerinde (Venedik Ceneviz cumhuriyetleri Hansa kentleri gibi) görülmüştür. Bu tür eski cumhuriyetlerde seçime katılma hakkı sadece belli bir grup vatandaşa verilmişti. Onlar yaptıkları seçimle iş başına gelen kadroya dayanarak tüm toplumu yönetiyorlardı. Bugünkü anlayışımıza göre bu tür cumhuriyetler amaca uygun birer rejim değillerdir. Onlara aristokratik veya oligarşik cumhuriyetler denilir.

Demek ki cumhuriyet biçiminin amaca uygun olarak gerçekleşmesi için belli bir olgunluk yaşına gelmiş her vatandaşın seçime katılması gerektir. Bu anlamıyla cumhuriyetler Amerika Birleşik Devletleri'nin kurulması ile doğmaya ve ancak büyük Fransız inkılâbından sonra yayılmaya başlamıştır. Gerçi ünlü düşünürler cumhuriyeti çok önceden kafalarında kurmuş ve tanımlamışlardır. Ancak uygulama XIX. yüzyılın sonuna doğru ortaya çıkmıştır. Seçme ve seçilme hakkının tüm vatandaşlara tanınması ve uygulamaya geçilmesiyle gerçek cumhuriyet kurulmuş ve işlemeye başlamıştır. Ancak bu devlet biçimini daha iyi ve köklü olarak yaşatmak seçimin demokrasi şartlan içinde yapılması ile mümkündür. Yukarıda demokrasinin tanımı görülmüştü işte gerçek cumhuriyet demokratik hayatla gerçekleşir.

Osmanlı Devleti bir cumhuriyet değildi. Padişahlar Osmanlı Ailesi içinden çıkarlardı. Devleti ve milleti yönetme yetkisi kesinlikle padişahındı. Gerçi meşrutiyet döneminde halkın oyu ile seçilmiş meclisler vardı. Ancak bu meclisler padişahın üstünde değildi tersine padişah bunların yani millet isteğinin üzerinde idi. Son karar son söz kesinlikle padişahındı.
Bu yönetim biçiminin sakıncalarını yaşanılan türlü olaylar göstermiştir. Atatürk cumhuriyet ilânı ile devlet içinde karar verecek en yetkili ve son makam olarak milletin tanındığını belirtmiştir.

Atatürk bir cumhuriyet âşığı idi. Daha kimse bu kelimeyi ağzına alamazken genç Mustafa Kemal padişahlık rejimine karşı çekinmeden saltanatın kaldırılıp cumhuriyetin kurulması gereğini söyleyebiliyordu. Hele millî mücadeleye başlarken bunu açıkça belirtmişti. Erzurum Kongresi'nin açılacağı günlerde yakın arkadaşlarına cumhuriyetin kurulacağını anlatıyordu. Nihayet bilinen aşamalardan sonra cumhuriyet rejimine kavuştuk. Kişisel saltanata son verildi.

Atatürk cumhuriyeti demokrasi içinde İşleyen en ideal bir rejim olarak görmektedir. O şöyle söylüyor: "Demokrasinin bütün anlamıyla ideali milletin tamamının aynı zamanda yöneten durumda bulunabilmesi hiç olmazsa devletin son iradesini yalnız milletin ifade etmesini ve belirtmesini ister. Ne yazık ki milletlerin nüfus çokluğu düşünce eğitimi düzeyleri idealin uygulanmasında idealden büsbütün yoksunluğa yol açacak ihtiyatsızlıklardan kaçınmayı gerektirmektedir. Şu duruma göre demokrasi ilkesinin en modern ve mantıksal uygulamasını sağlayan hükümet biçimi cumhuriyettir. Cumhuriyette son söz milletçe seçilmiş meclisindir. Millet adına kanunları o yapar. Hükümete güven oyu verir ya da vermez onu düşürür. Millet vekillerinden hoşnut kalmazsa başkalarını seçer. Cumhuriyette meclis cumhurbaşkanı ve hükümet bilirler ki kendilerini iktidar ve yetki yerine belli bir zaman için getiren irade ve egemenliğin sahibi olan millettir. Gücünün ve yetkisinin Tanrıdan geldiğini ve yalnız ona karşı ahirette hesap verebileceğini varsayan ve devleti ülkeyi kendine mirasla kalmış bir malikane kabul eden bir hükümdar kendini her türlü sınırlamadan uzak görür. Böyle bir yönetimde milletin benliği özgürlüğü söz konusu dahi olamaz. Şu duruma göre yetkileri sınırlı dahi olsa hükümdarlık biçimi demokrasiye millî egemenlik ilkesine uygun değildir".

Pek iyi anlaşılıyor ki Atatürk halkın kendini doğrudan doğruya yönetmesi demek olan demokrasiyi en ideal devlet biçimi kabul etmektedir. Ancak bütün bilginlerin de söyledikleri gibi halk kendini doğrudan doğruya yönetemez çünkü bugün milyonlarca kişinin bir araya gelerek her zaman devlet işlerini yürütmeleri mümkün değildir. Öyle ise demokrasiyi gerçekleştirmek ancak cumhuriyetle mümkündür. Cumhuriyette millet yöneticileri belirli bir zaman için seçer belli bir süre geçince hoşnut kalmamışsa onları görevden uzaklaştırır işte cumhuriyet demokrasisi budur. Bu rejimin kişisel saltanattan çok daha iyi olduğu kuşkusuzdur.
Atatürk belli kişilerin seçimle iş başına gelip bir daha iktidardan ayrılmaması demek olan Faşizm ile milletin tümüne değil de sadece
birkaç tabakaya dayanarak millet egemenliğini reddeden Bolşevizm'e karşı
çok açık bir cephe almıştır. Her iki rejimin geliştiği bir dönemde millet egemenliğine dayalı cumhuriyete sıkı sıkıya bağlı kalması yalnız bizim için değil tüm insanlık için bir kıvanç kaynağıdır. .

Atatürk'e göre "Türk Milletinin tabiatına ve geleneklerine en uygun olan yönetim cumhuriyet yönetimidir". Atatürk demokrasinin Osmanlı Saltanatı içinde yeşeremediğini açıkça görmüştür. Demokrasi ancak cumhuriyetle kökleşip gelişebilirdi. Bunun içindir ki Türk inkılâbının baş ilkeleri arasında cumhuriyetçilik sayılmıştır. Milletin kendi yönetimi olan cumhuriyete içten bağlılık yücelme yolunu aşmanın baş şartıdır.


CooLKadin isimli Üye şimdilik offline konumundadır  

Alt 25-04-2008, 06:47   #2 (permalink)
 
CooLKadin - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Standart

HALKÇILIK

Bir milleti oluşturan çeşitli mesleklerin ve toplumsal grupların içinde bulunan insanlara halk denir. Bu akımdan halkçılık ilkesi hem
cumhuriyetçilik hem de milliyetçilik ilkelerinin zorunlu bir sonucudur.

Atatürk'e göre millet ile halk aslında tek anlama gelmektedir. Halkçılık ise millet içindeki çeşitli insan gruplarının çıkarına ve yararına bir siyaset izlenmesi halkın kendi kendini yönetmeye alıştırılmasıdır.

Halkçılık cumhuriyetçiliğin doğal bir sonucudur denildi ki bu çok doğrudur. Cumhuriyet halkın kendi yöneticilerini kendi içinden seçmesi anlamına gelmektedir. Böylece cumhuriyet rejimi bir halk rejimi olmaktadır.
Aynı biçimde halkçılık milliyetçiliğin de bir sonucudur. Millet halktan oluştuğuna göre milliyetçilik Türk halkının mutluluğu için çalışmak ortak geçmişe ve geleceğe halkla birlikte bağlanmak demektir.

Atatürk daha TBMM açılır açılmaz yeni kurulan devletin bir halk devleti olduğunu belirten pek çok konuşmalar yapmıştır. Artık halk bir kişi tarafından yönetilmemekte kendi kendini yönetmektedir.

Halkçılık ilkesinin uygulanması ayrıca toplumda hiç kimsenin diğerinden üstün olmamasının kanun önünde kesin eşitliğin kabulü anlamına da gelmektedir. Gerçek halkçılıkta hiçbir toplumsal gruba zümreye ayrıcalık tanınmaz. Halk her bakımdan birbirine eşit kimselerden oluşur.
Bugün bazı rejimler halkı yalnız belli bir grup insandan ibaret saymaktadırlar. Bu rejimlerin adı olan halk cumhuriyeti yanıltıcıdır. Çünkü sadece belli bir grup halkın devleti anlamına gelmektedir. Gerçek budur. Ama Atatürkçü halk devletinin uzaktan yakından böyle bir anlam taşımadığı ve belirtmediği hemen söylenmelidir.

Atatürkçü halk devleti Türk halkının tümünü yani Türk milletini kapsamına alır. Böyle bir halkçılık anlayışı gerçek demokrasinin kurulması için gerekli olan ortamı en iyi biçimde hazırlar.


CooLKadin isimli Üye şimdilik offline konumundadır  

Alt 25-04-2008, 06:48   #3 (permalink)
 
CooLKadin - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Standart

LAİKLİK

Türk ve yabancı bütün bilim adamları Atatürk inkılâbının en önemli öğesi olarak laikliği kabul ederler. Gerçi Türk inkılâbı içinde taşıdığı ilkelerle bir bütündür. Ama bu bütünün dayandığı iki ana temel milliyetçilik ve laiklik öteki ilkeleri sağlamlaştırır.

Laikliğin kısa tanımı daha önce belirlenmişti. Yeniden özetleyecek olursak laiklik; devlet düzeninin ve hukuk kurallarının dine değil akla
ve bilime dayandırılmasıdır.

Çok uzun bir zaman hemen hemen bütün insan toplulukları dinlerin koyduğu esaslara göre yönetilmişlerdir. Çünkü insanların akıl ve bilim alanlarında olgunlaşması kolay olmamış uzun bir zaman almıştır. Bu dönemde insanlar kendi akıl ve iradeleri dışında kalan birtakım güçler tarafından yönetildiklerini kabul ederek rahatlamışlardır. Bu sebeple devletlerle özdeşleyen dinler ve din adamları giderek büyük ölçüde güçlenmiş gelişen insan zekisinin önüne engeller ko***** varlıklarını sürdürmeye çalışmışlardır.

Dinler inanç kavramına dayanırlar ister ilkel olsun ister gelişmiş her dinin temeli belli varlıklara ve olgulara tartışmadan inanmaktır insanlar özellikle ölüm gibi en ürkütücü olay karşısında inanç dünyalarını zenginleştirmiş dinsiz yasayamaz duruma gelmişlerdir. İnsanoğlunun evren ve ölüm karşısındaki çaresizliği zengin inanç sistemleri doğurmuştur. Bu çaresizliğe karşı tek sığınılacak yerin din oluşu dinlerin insanları yönetmesi sonucunu vermiştir ilk zamanlar için bu bir zorunluluktu. İnsanlar arasında düzen ve barışı sağlamak için dinin buyruklarına ihtiyaç vardı. Ölümsüzlüğe erişmek isteyen insanları hayatta iyi davranışlara yönlendirmek için dinler hukuk kuralları da koydular ve bu kuralların uygulanmasına titizlik gösterdiler.

Özellikle ileri dinlerin koyduğu baş hukuk kuralları aynı zamanda evrensel ahlâkı da yansıtır. Hiçbir din insanlara erdemsiz yaşamayı hırsızlığı yalancılığı ****yı adam öldürmeyi buyurmaz. Tersine bütün dinler ahlâklı ve erdemli yaşamayı buyururlar. Dinler arasındaki farklılıklar Tanrı ve ibadet anlayışından kaynaklanmaktadır. Böylece her din tek ve üstün gerçeği temsil ettiğini ileri sürdüğünden dinler arasında bir birlik görülmemektedir.

Çok ileri ve üstün bir din olan İslâmlık kısa sürede inanç sistemini birçok millete benimsetmiştîr. Hazreti Muhammed'in ölümünden sonra Müslümanlık hızla gelişti. Büyük İslâm bilginleri ilkçağın akılcı filozoflarını yeniden gün ışığına çıkardılar öyle ki Batılı bilginler bu filozofları Müslümanlardan öğrendiler. Müslümanlık bu akıl çağında büyük aşamalar yaptı. Tanrının insanlara doğru yolu görmesi için akıl verdiğini söyleyen bilginler İslâm dininin ilerlemesinde büyük rol oynamışlardır. Onları destekleyen halifeler de çıkmıştır. Böylece Müslümanlık aşağı yukarı üç yüz yıl Tanrının gösterdiği yolda gelişmiştir. Akla dayanan bu gelişme sırasında İslâm Hukuku da günlük hayata uydurulmuştur. Ne yazık ki bir süre sonra bu gelişme durdu İslâm dünyasında aklın yerini tutucu ve durgun bir inanç kapladı. Bu görüşün sahipleri akıl yolu ile değil sadece inançla yaşamak gerektiğini savunuyorlardı. Bu görüş kısa sürede yaygınlaştı İslâm dini ve hukuku donup kaldı. Buna karşılık akıl yolunu Müslümanlardan öğrenen Batılılar bu esasları geliştirmekteydiler.

İşte Türkler Müslüman oldukları vakit İslâm dünyasında durgunluk başlamıştı. Türkler üstün yetenekleriyle kısa sürede İslâm dünyasına egemen oldular. Çok içten inandıkları Müslümanlığı Hıristiyanlara karşı korudular İslâmlığı Anadolu'ya ve Balkanlar'a yaydılar ama onlar güçlerinin doruğunda iken Batı'da da akıl çağı başlamıştı. Büyük akılcılar bir zamanlar Müslüman bilginlerin dedikleri gibi Tanrının insanlara verdiği en büyük hazine olarak akılı gördüler. Böylece Batı'da bilim ve hukuk akla dayandırılmaya başladı. Burada hemen şunu belirtmekte yarar vardır: Bu büyük akılcı akıma karşı orada da kilise direnmiştir. Ancak bu direnme yeni mezheplerin (Protestanlık) doğmasına yol açmıştır. Bu yüzden Hıristiyan dininin bir bütün olarak akılcılığa karşı durması imkânı kalmadı. Kilise giderek yenilikleri kabul etmeye başladı. Nihayet XVIII. yüzyıl sonunda çıkan Fransız İhtilâli ile laiklik devlet ve hukuk düzenine egemen oldu. Yani devlet dinin etkisinden arıtıldı. Ama ayna zamanda din özgürlüğü de kabul edilerek devletin vatandaşın vicdanına karışmayacağı herkesin inancında serbest olduğu esası konuldu.

Osmanlı Devleti'nin bu gelişmenin dışında kaldığını biliyoruz. Atatürk belki de İslâmlığın parlak çağına dönüş yaparak zamana ve akla uymayan eskiyen hukuk kurallarını bir yana bırakarak devleti laikleştirmiştir. Ama İslâmlığın inanç ve ibadete dayanan kurallarına hiç dokunmamıştır.

Atatürk kesinlikle dinsiz değildi. Şu sözleri söyleyen Atatürk'ün dinsiz olduğu laiklikle dinsizliği getirdiği söylenebilir mi? :"Tanrı birdir büyüktür. Bizim dinimiz en makul (akla uygun) ve tabii (doğal) bir dindir. Ve ancak bundan dolayı da son din olmuştur. Bir dinin tabii olması için akla fenne ilme ve mantığa uyması gerektir. Bizim dinimiz bunlara tamamen uygundur... Ey millet Allah birdir sanı büyüktür. Peygamberimiz Efendimiz Cenabı Hak tarafından insanlara dinin gerçeklerini bildirmeye memur ve elçi olmuştur... İnsanlara feyz ruhu vermiş olan dinimiz akla mantığa gerçeğe tamamen uyuyor. Bu sebeple en mükemmel dindir... Varlık dünyasının bütün kanunlarını yapan Cenab-ı Haktır... Dinime gerçeğin kendisine nasıl inanıyorsam buna da öyle inanıyorum". Atatürk bunlar gibi daha birçok söz söylemiştir.

Atatürk'ün akla uygun bir uygulama istediğini belirten şu sözleri ne derin anlamlar taşımaktadır: "Büyük dinimiz çalışmayanın insanlıkla ilgisi olmadığını bildiriyor. Bazı kimseler modern olmayı kâfir olmak sanıyorlar. Asıl küfür onların bu zannı (düşünce)dır. Bu yanlış yorumu yapanların amacı; İslamların kâfirlere tutsak olmasını istemek değil de nedir?"
"Bizim dinimiz milletimize düşkün miskin ve hor görülmeyi tavsiye etmez. Tam tersi Allah da Peygamber de insanların ve milletlerin yücelik ve şerefini korumalarını buyuruyor... Bizim dinimiz için herkesin elinde bir miyar (ölçüt) vardır. Bu miyar ile hangi şeyin dine uygun olup olmadığını kolayca takdir edebilirsiniz. Hangi şey ki akla mantığa toplumun çıkarlarına uygundur biliniz ki o bizim dinimize de uygundur o şey dinîdir. Eğer bizim dinimiz aklın mantığın uyduğu bir din olmasaydı en mükemmel ve en son din olmazdı".

Görülüyor ki Atatürk bilgisiz ve çıkarcı kimselerin milleti din adına sömürmesine karşıdır. O devlete hukuka ve bilime can verecek kuralların akla mantığa uygun olmasını istemektedir. Atatürk daha 1927 yılında dinin siyaset aracı olarak kullanılmasından doğacak sakıncaları ve çıkar düşkünlerini şöyle anlatmıştır: "Masum halka beş vakit namazdan başka geceleri de namaz kılmayı vaaz etmek ve öğütlemek belki de ömründe hiç namaz kılmamış olan bir politikacı tarafından vâki olursa bu hareketin hedefi anlaşılmaz olur mu?" Atatürk'ün yıllarca önce söylediği bu sözler ne kadar düşündürücüdür.

Laiklik devletin temeli olunca akla dayanan uygulamalarla millet zaman yitirmeden çalışma ve kalkınma imkânı bulur. Devlet vatandaşın inancına karışamaz; daha Önce de belirtildiği gibi inançlar çeşitlidir. Herkesi bir doğrultuda inanca zorlamak olmaz. Bu herşeyden önce demokrasiye aykırıdır. Demokrasi bir özgürlük rejimidir. Bu sebeple demokrasilerde devletin tek bir dini vatandaşlara benimsetmeye çalışması düşünülemez. Bu davranış demokrasi kavramına uymaz. Hem Kur'an "dinde zorlama yoktur" diyor. Bundan başka Kur'an ve Hazreti Muhammed devlet yönetiminde akla dayanılmasını isteyen pek çok buyruklar vermiştir.

Demek ki laiklik vatandaş inancının en sağlam güvencesi oluyor. İnanç özgürlüğü devletçe sağlanıyor. Herkes inancında ve ibadetinde serbesttir. Laikliği resmi politikası dinsizlik olan rejimlerden kesinlikle ayrı tutmak gerekir. O tür rejimlerde devlet dine karşıdır. Vatandaşın dinsiz olarak yetişmesi için gereken her türlü tedbiri alır. Atatürkçü laiklikte ise devlet işlerine karıştırılmaması koşulu ile tam bir din ve inanç özgürlüğü vardır.
Türk Devleti aynı zamanda nüfusumuzun yüzde doksan beşinden fazlasının inanç sahibi Müslüman olduğu gerçeğini de görmüştür. Müslümanların inanç ve ibadet hizmetlerini devlet yüklenmiştir. Din eğitim ve öğretimi yapan kurumlar açılmış buralarda Atatürkçü aydın akılcı laik din adamları yetiştirmeye hız verilmiştir. Hiçbir dönemde Anadolu'da Cumhuriyet dönemindeki kadar cami yapılmamıştır.

Türk milleti ve Devleti varlığını ancak inanç özgürlüğü içinde çağın gereği olan akıl ve bilim kavramlarının yolunda insancıl bir laikliği benimseyerek sürdürebilir. Geriye dönüş mümkün değildir. Böyle bir tutum zamana ayak uyduramamak çağın dışında kalmak olur.


CooLKadin isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alt 25-04-2008, 06:48   #4 (permalink)
 
CooLKadin - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Standart

İNKILÂPÇILIK

İnkılâp bir toplumun önemli kurumlarını kısa bir süre içinde değiştirip kendini yenileştirmesi atılımıdır. Tarihte önemli büyük inkılâplar görülmüştür. Atatürk yönetimindeki Türk Milleti de tarihteki en önemli İnkılâplardan birini gerçekleştirmiştir.

Bir toplumda durup dururken inkılâp yapılmaz inkılâpların tarihten gelen büyük sebepleri vardır. Türkler bir zamanlar çağın Önemli devletlerinden birini kurmuşlardı. Bu devlet yüzlerce yıl dünyanın sayılı güçlerinden biri olarak kaldı. Ama Batı'da gelişen akıl ve bilim çağına ayak uyduramadığı için geride kalmaya güçsüzleşmeye başladı. Çok uluslu bir yapıda olduğundan milli bir birlik kuramadı. Devleti kurtarmak isteyenler hep eski düzen ve belli kalıplar içinde değişiklikler yaptılar. Oysa yapıyı değiştirmek gerekti ve bu kaçınılmazdı.

Birinci Dünya Savaşı sonu yenilgi ve parçalanma Atatürk'e Türk milletini bir araya getirip mücadele etme ve yapıyı yenileme düşüncesini ve bunu gerçekleştirme azmini vermiştir. Eski yapıyı yeniden kurmak mümkün olmadığı için ardarda büyük inkılâplar yapılmıştır.

Atatürk'e göre "inkılâp milletin esenliği için halk adına yapıldı". "Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz inkılâpların amacı Türkiye Cumhuriyeti halkını tamamen modern ve bütün anlamı ve biçimiyle uygar bir toplumsal heyet durumuna getirmektir". Öyleyse inkılâp modernleşme ve çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmak için yapılacaktır. Gerçekten gördüğünüz büyük yenilik hareketleri hep inkılâpçı bir tutum ve davranışla yapılmıştır.

Türk Milleti iyiye doğruya güzele daha fazla yaklaşmak bunlara erişmek için inkılâpçılığa bağlı ve tam bir inkılâpçı olarak kalmalıdır. Öyleyse inkılâpçılık nedir? Atatürk'e göre "gerçek inkılâpçılık onlardır ki ilerleme ve yenileşme inkılâbına sevk etmek istedikleri insanların ruh ve vicdanlarındaki gerçek eğilime nüfuz etmesini bilirler".

Demek ki inkılâpçı ruhlara ve vicdanlara seslenecek insanları bu yolda yönlendirecektir. Atatürk inkılâbını sürdürebilmek inkılâpçı ruh ve yapıyı coşkuyu her zaman duymakla hedefleri belirleyip bu hedeflere ulaşma yolunda çalışmakla olur.

Türk İnkılâbının üstün ve yüce amacını her zaman kavramaya çalışmalıdır. Durmadan ve her zaman yenilik yolunda ileriye doğru gidilecektir işte Atatürk'ün temel ilkelerinden biri de budur. Türk inkılâbının korunması geliştirilmesi ve ilerletilmesi şarttır. Atatürk bundan emindi ve şöyle diyordu: "İnkılâbın hedefini kavramış olanlar daima onu muhafazaya muktedir olacaklardır".

Evet bu özlü sözlerin ışığında bilinçli inkılâpçılık Türk Milletinin geleceği olmalıdır.


CooLKadin isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alt 25-04-2008, 06:49   #5 (permalink)
 
CooLKadin - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Standart

MİLLİYETÇİLİK
Ait olduğu milletin varlığını sürdürmesi ve yüceltmesi için diğer bireylerle birlikte çalışmaya bu çalışmayı ve bilinci diğer kuşaklara da yansıtmaya "milliyetçilik" denilir. Şu tanıma göre milliyetçiliğin en önemli öğesi "millet" olmaktır. Öyle ise millet nedir?

Bir insan topluluğuna millet diyebilmek için bazı niteliklerin o toplumda olup olmadığı saptanmalıdır. Bazı anlayış biçimlerine göre bir topluluğun millet sayılabilmesi için ırk birliği yetişir. Bu eksik bir görüştür. Aynı ırktan olmadıkları halde bugün milletlikleri tartışılmaz topluluklar vardır İsviçreliler ve Amerikalılar gibi bazılarına göre ise millet olmanın baş şartı aynı dili konuşabilmektir. Bu da her zaman doğru sayılamayacak bir görüştür. İsviçre'de üç ayrı dil konuşulur ama bütün İsviçreliler bir millettirler. Buna karşılık aynı dili konuşan pek çok Arap milleti vardır. Iraklılar ile Faslılar aynı dili konuştukları halde aralarında büyük farklar bulunur ikisi de ayrı birer millet sayılabilirler.

Kimileri de millet olmanın baş şartı olarak din birliğini kabul ederler. Kuşkusuzdur ki artık bu da savunulamaz bir görüştür. Bugün dünyanın en büyük milletlerinden sayılan Japonların içinde çok çeşitli dinler vardır. Gene ayrı birer din gibi kabul edilebilecek Katoliklik ile Protestanlık Almanya'da Amerika'da yan yana yaşamaktadır. Ama aynı dinden oldukları halde Müslümanlar hiçbir zaman tek millet sayılamamışlardır.

Öyle ise sayılan bütün bu şartlar bir insan topluluğunun millet olmasına yetmemektedir. Aynı toprak parçası üstünde yaşayan insanların millet olması için ilk şart ortak bir geçmişe kader birliğine ortak bir gelecek hedefine sahip olmaktır. Bu en tutarlı ve geçerli görüştür. Milliyet bağı böylece maddi olmaktan çok manevi bir ilişkidir. Bu görüşü benimseyen Atatürk milleti şöyle tanımlamaktadır: Bir insan topluluğunun millet sayılabilmesi için "zengin bir hatıra mirasına birlikte yaşamak hususunda ortak istekte samimi olmaya sahip olunan mirasın korunmasını birlikte sürdürebilmek konusunda iradelerin ortak bulunmasına gelecekte gerçekleştirilecek programın aynı olmasına birlikte sevinmiş birlikte aynı ümitleri beslemiş olmaya" ihtiyaç vardır Atatürk İlKeLerİ ve İnkilapları ana şartları taşıyan bir insan topluluğu millet sayılır. Gene Atatürk'e göre bu şartların doğal sonucu ortak milli bir düşünce ideal ve en önemlisi ortak dilin ortaya çıkmasıdır. Gerçi dil birliği millet olmanın baş şartı değildir ama insanları düşünce ruh ve kültür açısından birbirine bağlayan ana dilin pek çok millette tek olduğunu da unutmamak gerekir.

Görülüyor ki Atatürk Türk milletini ırk veya din esası üzerine oturtmamıştır. Zaten akılcı bir yaklaşımla buna imkân da yoktur özellikle Anadolu'daki Türk toplulukları başka ırklarla yüzlerce yıldan beri kaynaşmış durumdadırlar. Anadolu'nun uygarlıkları birbirine bağlayan bir bağ olması bu sonucu doğurmuştur.

Atatürk'ün millet anlayışı akılcı ve insancıldır. Atatürk'e göre bir milleti başka milletlerden ayıran nitelikler vardır. Her millet kendi yetenekleri kültürü ve imkânları çerçevesinde kendini diğerlerine kabul ettirmek ve mutlu yaşamak zorundadır işte bir milletin bireylerinin bu biçimdeki davranışları milliyetçiliktir. Türk milliyetçiliğinin amacı Türk'ün her alanda yükselmesi yücelmesidir.

Atatürk'e göre "asıl olan millettir ilham ve güç kaynağı milletin kendisidir. Bir millet için mutluluk olan bir şey diğer bir millet için felâket olabilir. Aynı sebepler ve şartlar birini mutlu ettiği halde diğerlerini mutsuz kılabilir" öyle ise her millet akıl ve bilim yolu ile yalnız kendi değerlerini ve çıkarlarını bulmalıdır. "Türk milliyetçisi gelişme ve ilerleme yolunda ve uluslararası ilişkilerde bütün çağdaş milletlere paralel olarak onlarla bir uyum içinde yürüyecektir. Ama bunu yaparken Türk milletinin özelliklerini bağımsız kişiliğini koruyacaktır. Türk Milliyetçisi diğer milletlerin hakkına bağımsızlığına saygı gösterecektir. Ancak böylelikle diğer milletlerden de saygı görecektir. Kimsenin yurdunda gözümüz yoktur. Çünkü her milletin yurdu kutsaldır. Türk büyük gücünü ancak haklarına saldırı olduğu zaman kullanacaktır".

Atatürk bütün milletlere saygı duyar ama onların hepsinin üstünde Türk'ü görür. Ona göre "Dünya yüzünde Türk'ten daha büyük ondan daha eski ondan daha temiz bir millet yoktur ve bütün insanlar tarihinde görülmemiştir". Atatürk tarih alanındaki olağanüstü çalışmalarıyla Türk'ün geçmişini aydınlatarak bu görüşe erişmiştir. Böylesine üstün bir milletin yurdu da kutsaldır. Vatan sevgisi milliyetçiliğin önde gelen öğelerindendir; "Vatanımız Türk milletinin eski ve yüksek tarihi ve topraklarının derinliklerinde varlıklarını sürdüren eserleri ile bugünkü yurttur. Vatan hiçbir kayıt ve şart altında ayrılık kabul etmez ve bütündür".

Mademki vatan kutsaldır ve bir bütündür öyle ise "memleketi doğu ve batı diye ikiye ayırmak doğru değildir". Çünkü yurdumuz kutsaldır. "Yurt toprağı sana her şey feda olsun. Kutlu olan sensin. Hepimiz senin için fedaiyiz. Fakat sen Türk milletini ebedi hayatta yaşatmak için feyizli kalacaksın".

Atatürk'ün Türk milliyetçiliği üzerinde bu kadar çok durmasının derin sebepleri vardır. Bu sebepler de gene tarihten kaynaklanmaktadır.
Türklerin dünya tarihine ve uygarlıklara yaptığı üstün hizmetler bilinmektedir. Ama ne yazık ki Türklerin kurduğu en büyük en görkemli
devletlerden Osmanlı İmparatorluğu'nun yapısı tam bir milliyetçilik anlayışının doğmasına imkân vermemiştir.

Osmanlı İmparatorluğu'nda her bakımdan birbirinden farklı çok çeşitli uluslar yaşardı. Bunu biliyoruz. XVIII. yüzyıl sonlarına kadar dünyada milliyet ilkesi pek bilinmiyordu. Gerçi devletler kuran milletler kendi yaşama biçimlerini kültürlerini anlayışlarını geliştiriyor dillerini kullanıyorlardı bağımsızlıklarını koruyorlardı. Ancak bunları belli bir millete bağlı olma bilinci içinde değil belki toplumsal bîr zorunluluk olarak yapıyorlardı. Millete benlik veren milliyetçilik değil din idi. Her millet mensup olduğu dinin buyruklarına ve kalıplarına u***** yaşıyordu.

XVII. yüzyıldan itibaren Batı'da iyice güçlenen akılcılık aynı zamanda milliyetçiliği doğurmuştur. Batıda çeşitli milletlere mensup olan düşünürler her milletin diğerinden farklı olduğunu görmüşler insanları dinin değil milliyetin ilk planda birbirine bağlamasının akla uygun olduğunu anlamışlardır. Böylece milliyetçilik Batı'da gelişerek siyasal hayata girdi. XVIII. yüzyıl sonunda çıkan Fransız İhtilâl ve onu izleyen büyük inkılâpla milli devlet ve dolayısiyle milliyetçilik hızla bütün dünyaya yayılmaya başladı.

Özellikle çok uluslu devletler için milliyetçilik akımı bir felâketti. Milliyetçilik akımının çok uluslu bir devlet olan Osmanlı İmparatorluğu için önem taşımış imparatorluk sınırlan içinde yaşayan ve Türk olmayan çeşitli uluslar bağımsızlık isteği ile ayaklandılar. Osmanlı devlet adamları buna karşı bir çare aradılar: Din ayrımını kaldırarak ülkede yaşayan herkesi "Osmanlı" ilân ettiler. Ama bu kesin bir çözüm yolu değildi. Milliyetçilik bir büyük akımdı ve bu hareketi böyle bir davranışla önlemek mümkün değildi. Nitekim ülkede yaşayan uluslar birer ikişer ayaklanarak Osmanlı yönetiminden kopuyor kendi milli devletlerini kurarak bağımsızlıklarını ilân ediyorlardı.
Bu durum karşısında bazı Türk düşünürleri milliyetçilik akımının önlenemeyeceğini anlamaya başladılar. Şimdi yapılması gerekli olan elde kalan ve üzerlerinde Türklerin yaşadığı vatan topraklarım yeni milli devletlerin sataşmalarından kurtarmaktı. Hiç değilse bundan sonra Türk vatanına sahip çıkmalıydı. Böylece imparatorluk sınırlan içinde yaşayan çeşitli milletler arasında en son Türklerin milliyetçilik anlayışı doğmuştur. Bu da XX. yüzyıl başlarına denk düşmektedir.

Türk milliyetçiliği doğarken yalnız Türklerin değil bütün Müslümanların tek millet olması gereğini ileri sürenler de çıktı. Ama Müslüman Osmanlı vatandaşı olan Arapların Birinci Dünya Savaşında Hıristiyan düşmanlarımızla iş birliği yaparak bizi arkadan vurmaları milletin dine dayandırılamayacağın ı çok açık ve acı biçimde göstermiştir.

Atatürk yeni Türk Devleti'ni kurduğu vakit durum bu idi. Bütün millete Türklüğünü anlatmak göstermek bu çok önemli konu üzerinde durmak gerekiyordu. Artık çok uluslu Osmanlı Devleti tarihe karışmıştı. Anadolu'da ve Doğu Trakya'da yalnız Türkler yaşıyordu. Atatürk Lozan Konferansında Türkiye'de yaşayan Rumları Yunanistan'a yollamayı başarmıştı. Engin ve büyük bir tarihe sahip olan Türkler artık Türkiye'de en yüksek oranda çoğunlukta idiler. Milli devlet kurulabilirdi. Bu bölümün başında belirtildiği gibi her millet kendi yücelmesini kendi yetenekleriyle sağlar. Bunun için de katıksız bir milliyetçilik gereklidir.

Atatürk yaşadığı sürece hep Türk milliyetçiliğini geliştirmeye çalışmıştır. "Ne Mutlu Türküm diyene" sözü milletimiz yaşadıkça anlamı yücelecek çok üstün bir görüşün simgesidir.


CooLKadin isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alt 25-04-2008, 06:50   #6 (permalink)
 
CooLKadin - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Standart

DEVLETÇİLİK

Ekonomik etkinliğin toplum ve devlet hayatındaki önemi daha önce anlatılmıştı. Ekonomik hayatın temelinin üretim olduğu da belirtilmişti.
XX. yüzyılda dünya devletleri daha mutlu yaşamak imkânlarına kavuşmak için üretimi artırma gereğini duydular. Bunun için de başlıca üç yöntemin uygulanmasını öngördüler. Bunları kısaca gözden geçirelim:

Liberal Ekonomi: Bu tür ekonomilerde üretim için gerekli olan sermaye üretim etkinliği ve üretilen malların dağıtımı tümüyle bireylere bırakılmıştır. Liberal ekonomi görüşüne göre ekonomik hayatın kendiliğinden işleyen yasaları vardır: Üretim mallara olan isteğe bağlıdır istek ise üretimin az veya çok olmasını sağlar. Devlet bu kuralları yönlendirmeye karışmamalıdır. Devletin görevi yurdu savunmak eğitim İşlerini düzenlemek adalet dağıtmak gibi alanlarda kalmalıdır. Devlet ekonomik hayata katılırsa az önce belirtilen denge bozulur. Gerekirse devlet ancak büyük bunalımları gidermek için ekonomik hayata girmeli bunalım geçince de gene çekilmelidir. Büyük ekonomik güce sahip olan kapitalist ülkeler liberal görüşü uygula***** bugüne kadar gelmişlerdir.

Sosyalist Ekonomi: Bu tür görüşü uygulayan ülkelerde hem sermaye hem üretim doğrudan doğruya devletçe sağlanır. Kişilerin üretim araçlarına sahip olmaları yasaktır. Devlet tüm sermayenin sahibidir. Bütün ekonomik hayat devletin öngördüğü biçimde düzenlenir. Malların dağıtımını da devlet yapar. Bazı ülkeler temelde bu görüşü benimsemişlerdir.

Ilımlı Ekonomik Sistemler: Dünyanın hızla değişen şartları hem liberalizmin hem de Sosyalizmin katıksız bir biçimde işleyemeyeceğini göstermiştir. Bu bakımdan liberal rejimlerin bazılarında devlet ekonomik hayata artan ölçüde girerken sosyalist sistemde de yumuşamalar göze çarpmaktadır. Böylece her iki guruptan bazı ülkeler rejimlerinin temelini bozmadan önemli sistem değişikliklerine girmektedirler.

Devletçilik: Atatürk ilkelerinin arasında bulunan devletçilik bir ekonomi siyasetidir. Yukarıda anlatılan rejimlere benzemez. Milli özelliklerimize uyan gerekli kalkınmayı sağlayacak bir model olan devletçiliğin hangi şartlar altında nasıl doğduğu belirtilmişti. Bunun için burada devletçiliği kısaca değerlendireceğiz.

Devletçilik temel anlamıyla devletin ekonomik hayatın içine girmesidir. Ama bu yapılırken sosyalist model benimsenemez. Elinde sermayesi olan vatandaşlar birkaç alan dışında diledikleri biçimde üretime katılabilirler. Devlet bunlara engel olmadığı gibi üstelik gereken tedbirleri alarak işlerini kolaylaştırır kişileri üretim ve ticaret işine özendirir.

Ancak bilindiği gibi hızla sanayileşme cumhuriyetin ilk hedeflerindendi. Büyük temel sanayi kuruluşları yapmak için özel ellerde sermaye yoktu. Bu yüzden devletçilik doğdu. Devlet pek çok sanayi işletmesini kendisi kurdu çalıştırdı ve geliştirdi. Bir yandan da uyguladığı para ve kredi politikası ile özel kişileri başıboş bırakmadı. Böylece devlet ile vatandaş üretim işini birlikte düzenlediler. Bu işbirliği sonucu Türkiye örnek bir ülke durumuna gelmişti. Son araştırmalar Türkiye'nin 1930 yılına kadar uyguladığı devletçilik siyaseti ile en hızlı kalkınan üç ülke arasına girdiğini göstermektedir. 1029 yılında 100 olan Türkiye ve dünya sanayi üretim indeksi 1939'da Türkiye'de 196'ya erişmiştir. Dünya ortalaması İse 119'dur. Bu gelişme tablosunda Türkiye'nin yeri Rusya ve Japonya'dan sonra gelmektedir. Böylece 1927'de 1000 olan milli gelirimiz hızlı nüfus artışına rağmen 1939'da 1625'e yükselmiştir.

Sermayesi olmayan dışarıdan yardım almayan kaynakları sınırlı teknolojisi geri Türkiye'nin 1939 yılına kadar sağladığı bu gelişme Atatürk'ün akılcı ve milliyetçi görüşlerinin bir eseridir. O özel girişimleri desteklerken devleti de ekonomik hayata katmış her iki alan birbirlerini tamamlamışlardır.

İkinci Dünya Savaşı'nın çıkması üzerine bu gelişme durdu. Savaş sonrasında ise devletçilik ilkesi yeniden ve amaca uygun biçimde işletilip ihtiyaçlara göre düzenlenmedi politika aracı yapıldı. Bu yüzden özel alanla devlet alanı arasındaki denge bozuldu ve ekonomik hayata bir karga
şa geldi.

Atatürk'ün baş ilkelerinden devletçilik Türkiye'yi ekonomik bakından kalkındıracaktır yeter ki gerektiği gibi uygulanabilsin.


CooLKadin isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alt 25-04-2008, 06:50   #7 (permalink)
 
CooLKadin - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Standart

ATATÜRK İNKILÂPLARI .: (1 Kasım 1922) :.

SALTANATIN KALDIRILMASI


Kurtuluş Savaşı'nın ilk yıllarında kurulan (23 Nisan 1920) Türkiye Büyük Millet Meclisi halktan kopuk Osmanlı yönetiminin yanında halkın içinden seçilen temsilcileriyle "halk iradesi"nin gerçek temsilcisi olmuş iyice eskimiş ve yıpranmış kişisel saltanatsa TBMM'yi yani ulusun egemenliğini tanımamasının yanı sıra Sevr Antlaşması'nı imzalamış düşmanla işbirliği yapıp çıkarttığı ayaklanmalarla Ulusal Kurtuluş Savaşı'nı engellemeye çalışmıştı. 23 Nisan 1920'den başla***** ulusal egemenliğe dayalı devletin kurulmasıyla kişisel saltanata kalkmış gözüyle bakan Mustafa Kemal İtilaf Devletleri'nin Lozan Barış Konferansı'na Ankara Hükümetinin yanı sıra Osmanlı Hükümeti temsilcileri de çağırmaları üstüne 1 Kasım 1922'de TBMM'de yaptığı konuşmada ulus akla aykıı olduğunu belirtereksaltanatın kaldırılmasını istedi. Milletvekillerinin ateşli konuşmalarla Atatürk'ü desteklemelerinden sonra saltanatın İstanbul'un işgal tarihinden (16 Mart 1920) başla***** kalkmış olduğu oybirliğiyle kabul edildi. Saltanatın kaldırılmasıyla Padişahlık Sıfatı kalkan Mehmet VI Vahdattin de 17 Kasım günü İngiliz Komutanlığına başvurarak bir İngiliz zırhlısıyla İstanbul'dan ayrıldı.


CooLKadin isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alt 25-04-2008, 06:50   #8 (permalink)
 
CooLKadin - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Standart

CUMHURİYETİN İLANI(29 Ekim 1923)

Saltanatın kaldırılmasının ve Lozan Barış Anlaşması'nın ardından TBMM'de en çok tartışılan konulardan biri yeni devletin niteliği sorunuydu. Kendisi bir hükümet olan TBMM'nin ayrı bir hükümeti ve bu hükümet yönetecek bir başbakanı bulunmaması meclis içinden bakanların seçiminde adayların gerekli oyu sağlamakta güçlük çekmeleri sürekli sorunlara yol açmaktaydı. 27 Ekim 1923'te Ali Fethi (Okyar) Bey başkanlığındaki hükümetin istifası ve Cumhuriyet Halk Partisi grubunun yeni hükümet listesi üstünde anlaşmaya varmaması üstüne Atatürk 28 Ekim gecesi arkadaşlarını topla***** sorunun gerçek çözümüyle ilgili düşüncesini açıkladı ve İsmet İnönü'yle o gece devletin niteliğinin cumhuriyet olduğunu saptayan bir yasa tasarısı hazırladı. Ertesi gün TBMM yapılan işin "çoktan doğmuş olan çocuğun adını koymak" olduğunun milletvekillerine açıklanmasından sonra saat 20.30'da Anayasa değişikliğini kabul ederek cumhuriyeti ilan etti ve oybirliğiyle alınan bu karardan sonra cumhurbaşkanı seçimine geçerek gene oybirliğiyle Gazi Mustafa Kemal Paşa'yı Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk cumhurbaşkanı seçti.


CooLKadin isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alt 25-04-2008, 06:51   #9 (permalink)
 
CooLKadin - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Standart

Şeriye ve Evkaf Vekâleti'nin kaldırılması (3 Mart 1924) :
Şeriat hükümlerine dayalı Osmanlı hukuk düzeninin yeni Türk toplumuna uyarlanamayacağının anlaşılması sonucunda TBMM'nin hilafetin kaldırıldığı gün Şeriye ve Evkaf Vekâletini'ni de kaldırmasıyla (3 Mart 1924) Türk hukuk sisteminde yeni düzenlemeler yapılması gereği de açıkça ortaya konmuş oldu. 20 Nisan 1924 tarihli ikinci Anayasa'yla birlikte hukuka ilişkin bir dizi yasa yürürlüğe girdi.


CooLKadin isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alt 25-04-2008, 06:51   #10 (permalink)
 
CooLKadin - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Standart

Medeni Kanun'un Kabulü (17 Şubat 1926)
Osmanlı İmparatorluğu döneminde hukuk işleri din kurallarına göre yönetilmekte olduğundan çağdaş toplumlar düzeyine erişmek isteyen Türk toplumunun temel gereksinmelerinin söz konusu hukuk yapısıyla karşılanamayacağı anlaşılmıştı. Tanzimat Dönemi'nde hazırlanan Mecelle bazı yenilikler getirmekle birlikte kişilerin hak ve borçları aile kurumu işleyişi ve sona ermesi mülkiyet ilişkileri miras sorunları kiralama satın alma ödünç verme vb. ilişkiler açısından gerçek bir Medeni Kanun sayılamazdı. Bu nedenle İsviçre Medeni Kanunu örmek alınarak hazırlanan Medeni Kanun 17 Şubat 1926'da TBMM'de kabul edilerek yürürlüğe kondu. Bunu öbür temel yasalar ile ceza hukuku alanındaki boşlukları gideren Ceza Kanunu'nun kabul edilip (1 Mart 1926) yürürlüğe konması izledi.


CooLKadin isimli Üye şimdilik offline konumundadır  



Etiketler
ataturk, ilkeleri, inkilaplari

Hızlı Cevap

Doğrulama Sorusu
Mesajınız:
Yazı şeklini sil
Kalın
Eğik yazı
Altı çizik

Grafik ekle
Alıntı yap [QUOTE]
 
Alanı Küçült
Alanı Büyült

Seçenekler
Stil


Atatürk İlKeLerİ ve İnkilapları

Atatürk İlKeLerİ ve İnkilapları konusu, Ulu Önderimiz M.Kemal Atatürk / Hayatı, Anıları ve Eserleri forumunda tartışılıyor.



Üye olmadan soru sorabilirsiniz!

Bütün Zaman Ayarları WEZ +4 olarak düzenlenmiştir. Saat şuan 09:14 .


Powered by vBulletin® Version 3.8.7
Copyright ©2000 - 2017, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO 3.5.2 ©2010, Crawlability, Inc.
Web Stats