bakimliyiz
Sponsor Reklamlar
Geri git   Bakimliyiz.Com > Bakimliyiz.com Özel > LakLak Bölümü > Soru Cevap

Kadın Portalı Kayıt Ol İletişim Forumları Okundu Kabul Et
Alt 17-03-2013, 03:42   #1 (permalink)
 
elif - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Standart Laik Hukuk Sistemi Nedir

Laik Hukuk Sistemi Nedir


Laiklik Nedir laiklik devletin vatandaşlarıyla olan ilişkilerinde inançlara göre ayrım yapmaması ve ayrıca herhangi bir inancın özellikle de bir toplumda egemen olan inancın aynı toplumda azınlıkların benimsediği inançlara baskı yapmasını önlemesi demektir. Kısaca laiklik din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasıdır.
Genel Anlamı: Laik olma durumu ( din işleriyle dünya işlerini ayıran dinin dünya özellikle devlet işlerine karışmasını istemeyen kişi toplum devlet.).
Felsefi Anlamı: İman ve inancınyerine aklın egemenliğini kabul eden bir inançtır.
Hukuki Anlamı: Somut olarak devlet ile dinin birbirine karışmaması olarak ifade edilebilir.
Siyasi Anlamı: Siyasal iktidarın dinsel kudret ve otoriteden arındırılarak bağımsız hale getirilmesidir.Yada dinin siyasal erk ve yaptırım gücüne sahip olmamasıdır.
23 Nisan 1920 tarihinde kurulan Türkiye Devleti yeni bir hukuk sistemi kurmalıydı. Bu sistem Osmanlı İmparatorluğunun hukuk sistemine göre kurulamazdı çünkü bu sistem milletin çıkarları üzerine değil daha çok Müslüman cemaat çıkarları üzerine kurulu bir hukuk sistemi idi. Ayrıca Osmanlı İmparatorluğunda İslam resmi din olarak tanınmakta din ve devlet işleri bir arada yürütülmekte ve azınlıklara uygulanan ayrı kanunlarla kişilerin inanç özgürlükleri kısıtlanmakta idi. Atatürk Yeni Türk Devleti'nin geleceğini ayırıcı kanunlarla değil birleştirici kanunlarla mümkün görüyordu. Bunun tek yolu ise din ve devlet işlerini ayırmaktı. Din bireyin ahret hayatını hazırlayacak Devlet de bireylerden kurulan milletin dünya yaşayışını idare edecekti. Böylece politikacıların dini siyaset düşüncelerine Alet ederek bireylerin dini duygularını istismar etmeleri önlenmiş olacaktı. Atatürk bunları düşünerek Yeni Türk Devletini her türlü din tesirlerinin dışında laik bir devlet haline getirmek için gerekli sosyal devrimleri yaptı.
Atatürk laiklik yolunda ilk adım olarak eski nizamın kalesi ve laik hareketin engeli olan hilafeti kaldırmaya karar verdi. Bu müessesenin mevcudiyeti biri muhafazacı ortaçağ diğeri devrimci modern iki ayrı hukuk sistemi düşüncelerinin bir sistem içinde devamı demekti. Yüce önder bu ikiliğin zorluklarını ortadan kaldırmak amacıyla 1 Mart 1924'te halifeliği kaldırdı. Halifeliğin kaldırılması Atatürk'ün hukuk ve Adliye sisteminde yapılmasını tasarladığı yeniliklere imkan hazırlamıştı. Hilafetin kaldırılmasıyla ıslahat hareketlerinde köklü değişimler hız kazandı. Modern zihniyette uzmanlardan kurulmuş bir heyet mecellenin yerine geçecek olan Türk Medeni Kanununu hazırladı. Mecelle bizde XIX. Yüzyılın cemiyet ihtiyaçlarını karşılamak üzere hazırlanmış ve yürürlüğe konmuştu. Bu kanun kendinden önceki hukuk sistemine göre uygun olmasına rağmen laikleşen bir dünyada Türkiye'nin işlerini dinden çıkarılan hükümlerle çözmeyi amaç tuttuğu için hukuktan çok dini temel tutan bir karakter taşıyordu. Bu suretle Türkiye Büyük Millet Meclisi 17 Şubat 1926 tarihinde Türk Medeni Kanununu kabul etti. Bu kanunla Türk Milleti bir ümmet medeniyetinden bütün dünya milletlerinin ortak oldukları çağdaş medeniyete geçti. Türk vatandaşları din mezhep ve cinsiyetleri ne olursa olsun hak ve ödev bakımından eşit oldular. Bu suretle Türk hukuk sistemi laik bir hale getirilmiş oldu. Devlet müesseseleriyle halkın laikleşmesi yolunda yapılan çalışmalara ve kanunlara rağmen anayasada laik cumhuriyet esaslarına zıt hükümlere dokunulmamıştı. Bu hükümlerin laikliğe uygun olarak düzenlenmesi gerekiyordu. Bunun üzerine Türkiye Büyük Millet Meclisi 10 Nisan 1928 tarihli toplantısında anayasanın laikleşmesi prensibini kabul etti ve Anayasanın ikinci Maddesinde mevcut "Türkiye Devleti'nin dini İslam'dır." fıkrası kaldırıldığı gibi 26. maddenin baş tarafında şeriat hükümlerinin T.B.M.M. tarafından yürütüleceğini (ahkam-ı şer'i yenin tenfizi) belirten cümle de kaldırıldı. Bunda başka milletvekilleri ve cumhurbaşkanının yaptıkları yeminlerde "vallahi" kelimesine yer veriliyordu bu değiştirilerek namus üzerine ant içilmesi şekli kabul edildi. Bu suretle Türk milletinin laikleşmesi yolunda başlamış olan çalışmalar büyük ölçüde sağlanmış bulunuyordu.
Yüzyıllarca gericilerin din yoluyla halkı kandırıp çıkar sağlaması peşindeki çalışmalarını önlemek için Atatürk din ile dünya işlerini ayırmış ve kişileri inançlarında özgür bırakmıştı fakat gericiler zaman zaman başkaldırıp laikliği dinsizlik olarak adlandırıp laikliğe aykırı olarak devletin sosyal veya iktisadi veya siyasi veya hukuki temel düzenini kısmen de olsa dini inanç ve esaslara uydurmak amacıyla cemiyetler teşkil etmişlerdir. Bu tür cemiyetler kurmak anayasamızca suç olarak kabul edilse de din devletini geri getirmeyi isteyenler Müslüman halkın dini duygularını yalan ve yanlışlarla istismar ederek ülke içinde huzursuzluk çıkarmaya çalışmaktadırlar. Biz Atatürkçü gençlere düşen görev ise Atatürk'ün bize bıraktığı laik Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni irticai kuvvetlere karşı ilelebet muhafaza etmektir.
Laiklik Kavramı
Hıristiyanlığın ilk yüzyılın sonuna doğru kilise adamlarına "lericci "denilmeye başlanmıştır. Buna karşılık inandığı din ne olursa olsun din adamı niteliğinde bulunmayan bütün yığına da "laikos/laici " denilmesi yaygınlaşmıştır. Bu çağda "laici " terim toplumdaki değişik tabakaları din adamı olmayış niteliği çerçevesinde birleştiren ve isimlendiren genel bir terim olmaktan öteye gitmiştir.
Ortaçağda girişle birlikte siyasal iktidarın kaynağı ve dinsel-siyasal iktidar iliş-kileri çok tartışılan bir konu haline gelmiştir. Bu tartışmalar içinde "laiklik " bir siyasal iktidar yapısının adı olarak ortaya çıkmıştır.
Siyasal iktidarın kaynağının dinsel olmadığını ileri süren ve siyasal iktidar yapı-sının din kurallarına göre düzenlenmemesini savunan görüşler "laik " görüşler olarak adlandırılmıştır. Bu durumda belirtilen görüşlere uygun olarak oluşan siyasal iktidar yapıları da "laik " sistemlere yol açmıştır.
Laiklik siyasal iktidarın "siyasal iktidar-din" ilişkileri açısından belirli bir bi-çimlenmiş sistemdir; siyasal iktidarın dinsel kurallara göre sistemleştirilmesi ve dinsel emir-lerle bağlı bulunmaması anlamına gelmektedir. Bu nedenledir ki laik siyasal sistemlerde "siyasal yaşam" ve "siyasal iktidarın" da laik olması söz konusudur.
Gerçekten laiklik kilisenin siyasal iktidar üzerindaki egemenliğine ve sınırlayıcı-lığına son vermiş siyasal ve dinsel iktidarın birbirinden ayrılmasına yol açmıştır.
Laik sistem içinde dinsel inanç kişisel bir temele oturduğuna göre bu inancı tüm toplum için geçerli bir duruma getirmeye yönelik eylem din özgürlüğünün kötüye kullanılması anlamına gelmektedir. Belirtilen açıdan laik devletin din karşısında ki tarafsızlığı. Dinsel inancın laik sisteme uygun ölçüler içinde varlığı durumunda söz konusudur. Devlet dinler karşısında tam bir tarafsızlıkla din özgürlüğü tanımakla yükümlü olduğu gibi din özgürlüğünün kötüye kullanılması anlamına gelen eylemleri de engellemekle görevlidir.
Laik Siyasal Düzenin Nitelikleri
• Laik düzenlerde "devlet dini" söz konusu olmaz. Kişilerin din açısından eşitliği kuralı.
• Laik bir siyasal sistemde devletin yasal toplumsal ve siyasal yapının dinsel kurallara uygun olması zorunluluğu söz konusu değildir. Yapısının belirli kuralları dinsel inanç sistem ve teorisine uygun olabilir.
• Laik devlet sistemlerinde "din" kamu hizmeti olarak kabul edilmez. Devlet bir cemaatin dinsel gereksinimlerine yönelik çalışamaz kişilerin dinsel inançlarına uygun davranabilmek haklarını güvence altına almakla yükümlüdür.
• Kişilere dinsel inanç özgürlüğünün tanınması laik sistemin zorunlu bir sonucudur. Devlet kişilere dinsel inançları ne olursa olsun inaçlarını açıklayıp yaymak eğitim yapmak dinsel inançlarına uygun ibadeti uygulamak örgütlenmek haklarını tanımak ve bu hakların kullanımı ile ilgili yasal düzenlemelerde dinsel inancın türüne göre ayrım yapmamak zorundadır. Örneğin İtalyan anayasası "din özgürlüğünü" kabul etmekte ancak aynı anayasa "Katolikliği" resmi din olarak tanımakta ve papa'ya belirli ayrıcalıklar sağlamaktadır. Katolik dinsel inanç ayrıcalıklı bir durumdadır bu sebeple İtalyan siyasal sistemi "yarı laik" bir siyasal sistem olarak kabul edilmektedir.
• Laik bir siyasal yapının varlığı devletin din özgürlüğü tanıması ile de gerçekleşmiş olamaz. Din özgürlüğü soyut bir kavramdır. Bu sebeple devlet bunun somut geçerliliğini sağlamakla yükümlüdür. Farklı dinlerin kendilerini ifadesini engellemeden ancak birbirlerine kurabilecekleri baskıyı engelleyici düzenlemelere gidilmelidir. Böylelikle özgürlüklerden doğan hakların kullanılabilme olanakları sağlanmalıdır. Devlet özgürlüklerle ilgili olarak etken dinamik davranmak özgürlüklerden doğan hakları sınırlayıcı hukuka aykırı eylemleri engellemek zorundadır.
• Devlet siyasal düzenin yapısını ve ideolojik kurallarını korumakla yükümlüdür.
Laik siyasal yapıya karşı hukuka aykırı eylem mevcut anayasal sistemin anayasal değişim usulleri dışında usullerle "teokratik" bir yapıya dönüştürülmesine yönelik eylemlerdir. Bu durumda laiklik devletin hukuka aykırı bir biçimde dinsel temellere dayanan bir düzene dönüştürülmesine yönelik eylemlerin engellenmesini de zorunlu kılar.
Din özgürlüğü ile kişiye icra edilebilir hakların sağlanması bunların o hakkın anayasal çerçeve içinde ve hukuka uygun kullanılmasını icra edilmesini gerektirir.
Laikliğin Tarihsel Gelişimi
Laik siyasal biçim uzun bir tarihsel sürecin ürünü olarak belirmiştir. Din bütün toplumlarda yaygın bir olaydır. İlkel toplumlarda toplum yaşayışı ve örgütlenmenin başlamasıyla din olayıda ortaya çıkmış toplumların gelişme aşamaları sonucunda bugünkü biçimine değin ulaşmıştır.
İlkel toplumların giderek "devlete " dönüşmesi yaygınlaşması sulak Toprak gereksinimini yaratmış ve bu sorunun çözümü saldırganlığa ve yağmacılığa yönelik bir örgütlenmeyi gerektirmiştir. Bu gereksinim "kumanda " etmek yetkisini ve bunların ayrıcalıklarını yaratmıştır. Din adamları dışında "yönetici " kadrolar oluşmuş ve bunlar giderek süreklilik kazanmıştır. Böylece toplum yaşantısı "kutsal " olan ve olmayan biçiminde ikiye ayrılmıştır. Kutsal olan "devlet yönetimi" ni kapsayacak halkın gündelik üretim çabaları ise kutsal olmayan alan olarak belirecektir. Siyasal iktidar yoplumda yaygın olma niteliğini yitirip belirli soyların tekeline sokulurken bu toplumsal ayrıcalığın nedeni de dine dayandırılacaktır. Yöneticiler-din adamları ayrımının belirmesi bir çatışma yaratmayacak doğa üstü kaynaklara dayanmak açısından bir uzlaşma görülecektir.Savaşlarda ün kazanıp ayrıcalık sağlayanlar yöneticilik tekelni soylarına geçirirken bunun yasallığını doğaüstü kutsal kaynaklara dayanmakla sağlayacaklardır. Yöneticiler ayrıcalıklarını belirli uzmanlaşmaların ve kutsallıkların doğal sonucu olarak belirlerken yığınları bu uzmanlık ve kutsallık dışında tutmaya çalışarak toplumsal farklılaşmaları Gerçekleştireceklerdir. Böylece farklılaşmış toplumlarda tüm düzeni kuran kurallar din ve dinsel nitelikte hukuk kuralları olacaktır.Devlet yönetimi yığınlar için anlaşılmasına gerek olmayan toplumun imanıyla ayakta tutulan kutsal bir bilgi olarak çıkınca ya yöneticilik-rahiplik birliği oluşacak yada rahipler-yöneticiler uzlaşması belirecektir.Kesin olan doğaüstü kavramlara dayanan kutsal bir nitelik almasıdır.
Yerleşik tarım toplumlarının oluşması değişik toplumlararası ilişkilereve çatışmalara yol açtıkçadaha geniş siyasal örgütlenmeler gerekecek ve bu örgütlenmeye bağlılık bilinci "tek tanrılı" dinlerin oluşmasına neden olacaktır.( Şimdi tarihsel süreç içerisinde birçok topluma nüfuz etmiş ve halen evrensel nitelik taşıyan hiristiyanlık ve islamiyetin içerisinde laikleşme süreçlerini ve laikliğin tarihçesini anlatmaya devam edeceğiz.)
Hıristiyanlıkta Devlet ve Laiklik
Hıristiyanlık gerçekte Yahudi düşünce biçimine dayanan bir nitelikte ortaya çıkmıştır. Hz. Musa ve Hz. İsa Tanrı'nın değişik dönemlerde yolladığı peygamberler olarak kabul edilmektedir. Buna karşılık Hıristiyanlık Doğu-Batı çatışması içinde Roma İmparatorluğu'na başkaldıranların dini olarak belirdiği için evrensel niteliği söz konusudur ve bir kavmin değil tüm baş kaldıranların ortak dinidir. Hıristiyanlığın evrensel antik düzene tümden karşı imparatorun gücünü hiçe sayan dinsel yapısının toplumun tüm katmanlarını etkilemesi doğal bir sonuç olmuştur. Azatlılar(köleler) ve zenginler üzerinde ezici bir güce sahip imparatorun iktidarına karşı halk Hıristiyanlıkta güvence aramış değişen koşullar ve yapı içinde toplumsal rollerini yitirenler geçmişin güzel günlerinin Hıristiyanlıkta geri geleceğine inanmışlardır. Hıristiyanlığın Roma İmparatorluğu'nda kazandığı zafer ve egemenlik Germenlerin Romalıları yenerek Avrupa da tekelleşmiş siyasal iktidarı çökeltişi feodal ilişkilerin belirmesiyle tümden pekiştirilmiştir. Bu yapı içinde Germenik toplumların -yaygın siyasal iktidar- biçiminin de -tekelleşmiş güçlü siyasal iktidar- biçiminde çözülmesi sonucunu yaratmıştır. Bu olgu Hıristiyanlığın temel kuramlarının siyasal iktidar kuralları içermekle birlikte Kilise'nin siyasal iktidara egemen olması tanrı adına iktidarı Kilise'nin verdiği ve geri alma hakkının bulunduğu savına dayanan düşünün belirmesine yol açmıştır. Böylece kuramında bulunmasa bile Hıristiyanlık siyasal iktidara kendisi sahip olduğu gibi siyasal güçlerin yasallık kaynağının kendisinden geldiğini kabul ettirebilmiş etkin bir Hıristiyan iktidar teorisi oluşturabilmiştir. İslam kurallarından değişik nitelikte olsa bile kaynağı dinsel olan siyasal güçler doğal olarak siyasal yapıyı oluşturmuşlar siyasal-dinsel iktidarı bütünleştirmişlerdir. Ortaçağda Krallarla Kilise'nin savaşımı iktidarın laik yâda teokratik olması sorununa dayanmamaktadır. Siyasal iktidarın dinsel teokratik yapısı tartışılamazdır. Sorun bu dinselliğin oluşturulmasında Kilisenin rolü konusunda belirmiştir. Bu savaşım çerçevesinde Kilise'nin efendiliğine baş kaldıran krallara karşı Kilise feodal yapı içinde senyörleri desteklemiş tekelleşmiş güçlü siyasal iktidarın oluşmasına engel olmuştur. Bu gücüyle Kilise kendi ahlak inanç ve kültürünü zorla kabul ettirme yollarını aramış engizisyon dönemi en bağnaz türünden teokrasiyi dünya tarihine yazdırmıştır.
Avrupa'da yaygınlaşan ve egemen olan Hıristiyanlık evrenselliğini tüm dünyaya yaymak zenginleşen kilise yeni zenginliklere kavuşmak amacıyla haçlı seferlerine giriştiğinde Avrupa'nın gelecekteki yazgısının ve kendi egemenliğinin sonunun tohumlarını da ekmeye başlamıştır. Özellikle haçlı seferleri süresince Batı'nın tanıştığı Doğu yeni zenginliklerin ticaret ilişkilerinin de parlak kaynağı olarak gözükmüştür. Doğuyla olan ekonomik ilişkiler öteki etkenlerle birlikte Batı servet birikimine yol açarak burjuvazinin gelişmesinde rol oynarken Doğuda egemen olan dinsel inanç "İslam ın" bozulmasına bağnazlaşmasına temel kurallardan sapmasına da yol açmıştır. Gelişen burjuvazi serveti sermayeye çevirmeye yönelip kapitalistleşme süreci başladığında doğal olarak emek gereksinimi de belirecekti. Emek ise feodal düzen içinde toprağa tutsaktı. Burjuvazinin amacına ulaşması emeği özgür kılmasına bu nedenle feodal düzeni çökertmesine bağlıydı. Feodalite Kilisenin koruyucu kanatları altında yaşama savaşı verirken burjuvazi doğal olarak kiliseyle çatışacaktı. Feodal beylere karşı meşruti monarşiden yana çıkan burjuvazi monarşik yapıyı güçlendirmek kendi öz yapısına kavuşturmak açısından siyasal iktidarın kaynağını "ulus " kavramına dayandırmak böylece siyasal iktidarı laikleştirmek zorundaydı. Feodal düzenin yıkımıyla özgür kalan emeği özgürce kiralama olanağına ulaşmak amacı ise burjuvazinin siyasal iktidarı sınırlamak gereksinimini yaratıyordu. Bu nedenledir ki ulusu egemenliğin sahibi olarak kabullenmek anayasalcılık hareketine monarşilerin meşruti yapıda kabul edilmesine neden oluyordu. Böylece burjuvazinin gelişimiyle siyasal yapıda "laiklik " ilkesine dayanılarak monarşiler kilisenin acımasız kudretinden kurtarılırken ulus Egemenliğin kaynağı ve sahibi olarak demokratik siyasal biçim de yaratılıyordu. Görülüyor ki tarihsel süreç içinde uluslaşmak-demokratikleşmek-laikleşmek olguları birlikte birbirini tümleyen bir biçimde belirli bir gelişimin sonuçlarıdır.
Kısaca değinilen gelişim laiklik uluslaşmak demokratik siyasal biçime varmak gibi oluşumların Batı'nın endüstrileşmesinin kalkınmasının nedenleri olmayıp sonuçları olduğunu da açıkça göstermektedir. Demokratik siyasal düzenden yana ulusal egemenlik kuralını savunan laik düzenin burjuvazinin gelişim süreci içinde ortaya çıkması bir rastlantının ürünü değildir. Burjuvazi kendi sürecinde gelişiminin ve yönelişlerinin gereksindiği düşünü de oluşturmuştur. Fransız Devrimi bu gelişimin doruk noktası olarak belirmiş yeni toplumun gereksinimlerini simgelemiş ve siyasal yasal toplumsal biçimler ve düzenlemeler bu gereksinimleri karşılayıcı nitelikte oluşturulmuştur. Burjuvazinin gereksinimleri laik demokratik bir siyasal yapıyı zorunlu kıldığında yeni biçimlerinde bu niteliklere göre oluşturulması doğal bir sonuç olmuştur. Belirtilen çizgide laiklik burjuvazinin Kiliseyle çatışmasının siyasal yapıya yansıması olarak belirmiştir. Laik düşüncenin burjuvazinin iktidar olmasıyla çağdaşlığı burjuvazinin kendi kültürünü yaratması toplumsal siyasal yasal yapıyı kendi düşününe göre yeniden oluşturması anlamına gelmektedir.1789 ihtilali monarşiyi yıktığı anayasal bir siyasal yapıyı gerçekleştirdiği için değil burjuvazinin yeni kültürünü ve dünya görüşünü tüm topluma egemen kıldığı tüm toplumsal ilişkileri temelden başkalaştırdığı için devrimci bir nitelik taşımaktadır.
O çağa değin egemen olan Katolik kilisesi "reform " hareketi denilen Hıristiyanlık inancından çözülme bölünme olayı ile de karşılaşmıştır. Bu bölünmede beliren Lütherce Calvenci din akımları gerçekte siyasal iktidarı bağımlı kılmakta Hıristiyan teokrasisini savunmakta Katolik denli bağnaz ve ısrarlı olmayan niteliktedir. Ancak Lütherciliğin imandan gelen köleliği yıkıp kesin inançtan gelen köleliği yarattığı otoriteye inancı yıkıp inancın otoritesini yarattığı insanı dışardan saran dinselliği silip insanın özünü dinselleştirdiği kabul edilebilir.
Yine siyasal biçime ve laik yapıya Kilisenin tepkisi önce bu değişmelere karşı direnmek biçiminde direnmiştir. Direniş dinsizliğe varan akımların tepkisiyle sindirildiğinde ise Kilise tüm yaşamla ilişkisini kesmek suskunlaşmak kabuğuna çekilmek yolunu yeğlemiştir. Bu süreç sonucunda papalık siyasal yaşamda Katolikliğin etkinliğini yasaklasa da bu tavrını uzunca bir süre koruyamamış ve bir Katolik hareketinin yaratılmasını öngörmüştür. Bu görüş Hıristiyan demokrat partilerin Hıristiyan hareketi olarak siyasal yaşamda etkin olma yollarını ve genellikle de bulmalarına yol açtı.
Özellikle Latin Faşizmi dinsel öğeleri kendi dinselliğini sağlamak açısından önemli bir etken olarak kullanmıştır. Katolik ispanya ve İtalya'da faşizm Kilisenin desteğini bulmuş onunla uzlaşmış böylece Katolik yığınların güvenini sağlamaya yönelmiştir. Faşizm mitleştirdiği amaçları olan mistik otoriter belirli bir öndere kesin baş eğmeyi öngören devlet anlayışı içinde kendi dinselliğini yaratmıştır. Bu yapı içinde kilise ve dinsel inançlar faşist devletin oluşmasında yasallığını sağlamada yararlı olacağı için onunla uzlaşılmış ama kaynaşılmamıştır. Mussolini'nin Papalığa eski haklarını tanıyan Latran Anlaşması'nı kabullenmesi bu konuda örnektir.
Kısaca değinilen olgular şunu göstermektedir ki batının toplumsal gelişimlerinin yarattığı kapitalistleşme ve endüstrileşme laik demokratik ulusal siyasal yapılara yol açarken Kilisenin siyasal iktidar üzerindeki dinsel gücü ve kaynaşması kırılmıştır. Buna karşılık din insanların zihinlerindeki bir ideoloji olarak kavranmış toplumsal ve ekonomik ilişkilerden soyutlanmıştır. Bu soyutlama siyasal biçim açısından bağlayıcı ve emredici otorite olmaktan çıkartılan dinin kişisel davranışlar ilişkiler tercihler açısından etkinliğini sürdürmesi sonucunu yaratmıştır. Bu nedenledir ki batının tümden laik olduğu salt aklın yönetiminde ve etkinliğinde olduğu savı gerçekçi değildir. Yalnızca ekonomik gelişmenin yarattığı yeni kültür uygarlık gelişimi açısından dinsel bağnazlığın ve engelleyiciliğin yok edilmesi değilse de en büyük ölçüde sınırlandırılması sonucu doğmuştur. Öyle ki Kilise bile teolojik açıdan çağın gereklerine uygun dünya görüşünü araştırma çalışmalarına girmiştir. Çok ana çizgisi içinde batıda tarihsel gelişim dinsel bağnazlık ve bağlayıcılıktan başlayarak belirli etkenlerle oluşan burjuvazinin gerçekleştirdiği endüstri devrimiyle dinin uygarlığı engelleyici etkinliğinin sınırlandırılmasıyla noktalanıyor. Buna karşılık laiklik kişi toplum ilişkisi ve tercihlerinde dinsel etkinliğinin önlenmesi anlamında kabul edilirse insan düşüncesinin tümden laikleştiğini aklın kesin egemenliğinin kurulabildiği söylenemez.


elif isimli Üye şimdilik offline konumundadır  





Hızlı Cevap

Doğrulama Sorusu
Mesajınız:
Yazı şeklini sil
Kalın
Eğik yazı
Altı çizik

Grafik ekle
Alıntı yap [QUOTE]
 
Alanı Küçült
Alanı Büyült

Seçenekler
Stil


Laik Hukuk Sistemi Nedir

Laik Hukuk Sistemi Nedir konusu, LakLak Bölümü / Soru Cevap forumunda tartışılıyor.


Konu etiketleri: laik hukuk sistemi, laik hukuk sistemi nedir, türk hukuk sisteminde laiklik, laik hukuk anlayışı, laik hukuk nedir, laik hukuk, laik hukuk düzeni, hukukta laiklik nedir, laik hukuk sistemi ne demektir, laik hukuk sistemine geçiş, laik hukuk sisteminin özellikleri, laik hukuk kuralları, laik hukuk devleti nedir, laik hukuk sisteminde yenilikler, hukuk laikligi soru cevap,

Benzer Konular

Konu Konuyu Başlatan Forum Cevap Son Mesaj
Laik Devlet Nedir? elif Kadın ve Hukuk 1 01-05-2014 01:54
Hukuk Nedir? - Hukuk Hakkında elif Kadın ve Hukuk 0 27-02-2011 06:57
İlk Türk Devletlerinde Hukuk Sistemi Nasıldır? Я Tarih 0 12-04-2010 12:53
Hukuk Bölümü Nedir? - Hukuk Bölümü Hakkında gizem Meslekler Rehberi ve Meslek Seçimi 0 25-06-2009 02:24
Türk Hukuk Sistemi CooLKadin Kadın ve Hukuk 0 30-04-2008 07:14

Üye olmadan soru sorabilirsiniz!

Bütün Zaman Ayarları WEZ +4 olarak düzenlenmiştir. Saat şuan 04:07 .


Powered by vBulletin® Version 3.8.7
Copyright ©2000 - 2017, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO 3.5.2 ©2010, Crawlability, Inc.
Web Stats