bakimliyiz
Sponsor Reklamlar
Geri git   Bakimliyiz.Com > Bakimliyiz.com Özel > LakLak Bölümü > Soru Cevap

Kadın Portalı Kayıt Ol İletişim Forumları Okundu Kabul Et
Alt 03-04-2013, 09:55   #1 (permalink)
 
elif - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Standart Hanefi Mezhebi Nedir

Hanefi Mezhebi Nedir-Hanefi Mezhebi Ne Demek-Hanefi Mezhebi Hakkında Bilgi
İmam-ı Âzam lâkabıyla şöhret bulan Ebû Hanîfe'ye izâfe edilen fıkıh ekolünün adı. Ebû Hanife'nin asıl adı Numân babasının adı Sâbit dedesinin adı ise Zûta'dır. Zûta Irak ve İran'ın müslümanların eline geçmesinden sonra müslüman olmuş ve Kûfe'ye yerleşmiştir. O ve oğlu Sâbit Kûfe'de Hz. Ali ile görüşmüştür.


Ebû Hanîfe H. 80 yılında Kûfe'de doğdu varlıklı bir ailenin çocuğu olarak orada yetişti. Irak ve Hicaz Ebû Hanife'nin yetiştiği dönemde önemli iki ilim merkezi hâlindeydi. Çünkü Hz. Ömer (ö.23/643) devrinde Fustat (eski Mısır) Kûfe ve Basra gibi büyük İslâm şehirleri kurulmuş ve bu merkezlere aralarında birçok sahâbenin de bulunduğu binlerce müslüman yerleşmişti. Hz. Ömer Kûfe'ye fasih Arapça konuşan kabîleleri yerleştirmiş ve Abdullah b. Mes'ûd (ö. 32/652)'a onlara ilim öğretmesi için göndermiş "kendisine ihtiyacım olduğu halde Abdullah'ı size göndermeyi tercih ettim" demiştir (İbnü'l-Kayyim İ'lâmü'l-Muvakkin I 16 17 20).


İbn Mes'ûd Kûfe'nin kuruluşundan Hz. Osman'ın halifeliğinin sonlarına kadar Kûfelilere Kur'ân ve fıkıh öğretmiştir. Bu sayede orası pekçok kurrâ fıkıh ve hadis bilginiyle dolmuştur. Onun talebelerinin dört bin dolaylarında olduğu söylenir. Ayrıca Kûfe'de Sa'd b. Ebî Vakkas (ö. 55/675) Huzeyfe İbnü'l-Yemân (ö. 36/656) Selmân-ı Fârisî (ö. 36/656) Ammâr b. Yâsir (ö.34/657) Muğîre b. Şu'be (ö. 50/670) Ebû Mûsa-Eş'ar (ö. 44/664) gibi. seçkin sahâbiler de bulunuyordu (en-Neysâbûrî Ma'rifetu Ulûmi'l-Hadîs nşr. es-Seyyid Muazzam Kahire 1937 s. 191 192). Bunlar İbn Mes'ûd'a yardımcı oluyorlardı. Hz. Ali Kûfe'ye geldiğinde buradaki fakihlerin çokluğuna sevinmiş


"Allah İbn Mes'ûd'a rahmet etsin bu şehri ilimle doldurmuş; İbn Mes'ûd'un öğrencileri bu şehrin kandilleridir" demiştir (el-Kevserî Fıkhu Ehli'l-Irak ve Hadisühum Nasbü'r-Râye mukaddimesi I 29 30).


Mısır'a yerleşen sahâbilerin üç yüz dolaylarında olmasına karşılık el-İclî yalnız Kûfe'ye yerleşen sahâbilerin bin beş yüz dolaylarında olduğunu bunlardan yetmiş kadarının Bedir savaşına katıldıklarını söyler.


Kûfe'de bu alim sahâbelerden feyiz ve ilim alarak ictihad yapabilecek dereceye ulaşan tâbiîlerden bazıları da şunlardır: Alkame b Kays (ö. 62/681) el-Esved b. Yezîd (ö. 75/694) Şurayh b. e1-Hâris (ö. 78/697) Mesrûk b. el-Ecda' (ö. 63/683) Abdurrahmân b. Ebî Leylâ (ö. 148/765) İbrahim en-Nehâî (ö. 96/714) Âmiru'ş-Şa'bi (ö. 103/721) Said b. Cübeyr (ö. 95/714) Hammâd b. Ebî Süleyman (ö. 120/738).


İşte Hanefi mezhebînin kurucusu Ebû Hanîfe (ö.150/767) böyle bir ilim ortamında yetişti. Ebû Hanife'nin fıkhı kendisinden on sekiz yıl ders aldığı Hammad b. Ebî Süleyman vâsıtasıyla İbrahim en-Nehâî Alkame ve Esved yoluyla Abdullah b. Mes'ûd Hz. Ali ve Hz. Ömer gibi sahâbe bilginlerine dayanır. Hz. Ömer'in Irak ekolüne etkisi tbn Mes'ûd vasıtasıyla olmuştur. Hz. Ali ise kazâ ve fetvâlarıyla Iraklılara önderlik yapmıştır.


Kûfe aynı dönemlerde hadîs malzemesi bakımından da zengindi. Müctehidlerin kullandığı ibâdet muâmelât ve ukûbâtla ilgili hüküm hadislerinin sayısı sınırlı olduğu için bu konularda Hicaz'ın hadis malzemesi bütün şehirlerin bilginlerince biliniyordu. Çünkü onlar hacc dolayısıyla sık sık Mekke ve Medîne'yi ziyaret ediyorlardı. Aralarında kırktan fazla hacc ve umre yapan vardı. Sadece Ebû Hanife elli beş kere haccetmişti. İmam Buhârî'nin (ö. 256/869) hocalarında Affân b. Müslim el-Ensârî el-Basrî'nin (ö. 220/835) şu sözü Irak yöresinin hadîs bakımında ne kadar zengin olduğunu göstermeye yeterlidir: "Kûfe'ye gelip dört ay oturduk. İsteseydik yüz bin hadis yazardık; ancak elli bin hadis yazdık. Biz yalnız herkesin kabul ettiği hadisleri aldık. Çok hadis yazmamıza Şerîk b. Abdillâh (ö. 177/793) engel oldu. Kûfe'de Arapça'sı bozuk ve hadis rivâyetinde gevşeklik gösteren kimseye rastlamadık" (el-Kevserî a.g.e.I 35 36).


Affân hakkında İbnü'l Medinî;
"Hadisteki bir harfte şüphesi olsa o hadisi almazdı"; Ebû Hatîm ise; "imamdır sikâdır." demiştir. Böyle titiz bir hadisçi kûfe yöresinde dört ayda Ahmed b. Hanbel'in (ö. 241/855) Müsned'indekinden daha çok hadis toplayabilmiştir.


Ebû Hanife Kûfe'de önce Kur'ân-ı hıfzetti. Sarf nahiv şür ve edebiyat öğrendi. Kûfe Basra ve bütün Irak'ın en önde gelen üstadlarından hadis dinledi ve fıkıh meselelerini öğrendi. Doğuştan mantık zekâ hâfıza gücü ve çalışkanlığı ile ilim sahipleri arasında temayüz etti. Onun ilme yönelmesinde Âmiru'ş-Şa'bî'nin etkisi olmuştur. Numân hacc seyahati sırasında bizzat sahâbelerden hadis dinlemiş olan Atâ b. Ebî Rabah (ö. 115/733) ve İbn Ömer'in mevlâsı Nâfi' (ö. 117/735) gibi tâbiîlerden bazıları ile temas etmiş ve onlardan da hadis dinlemiştir.


Hocası Hammâd'ın vefâtında Ebû Hanîfe kırk yaşlarında idi. Onun vefâtıyla boşalan kürsüsünde ders vermeye başladı. Ebû Hanife'nin ders ve fetvâ vermedeki usûlü rivâyet ve anânecilerin sema' (dinleme) usûlünden farklıdır. Onun ders halkasında iki türlü müzâkerenin oluştuğu anlaşılıyor a) Talebeleri için verdiği düzenli fıkıh dersleri. b) Dışarıdan ve halk tarafından cevabı istenilen sorular (istiftâ). Hanefi mezhebi istişâre esasına dayandırılmıştır. Ebû Hanife meseleleri tek tek ortaya atar öğrencilerini dinler kendi görüşünü söyler ve onlarla konuyu bir ay hattâ daha fazla süreyle münâkaşa ederdi. Meselenin incelenmesinde hazırlığı olan ve ictihad derecesinde bulunanlar da düşünce ve ictihadlarını söyledikten sonra bu mesele hakkında müzâkere bitmiş sayılır ve sıra Ebû Hanife'ye gelirdi. O meseleyi yeniden izah ve tasvir ettikten kendi delillerini ve ictihadını ortaya koyduktan gerekli düzeltmeler yapılıp cevaplar verildikten sonra alınan karar çoğu defa delillerden tecrit edilerek son derece veciz cümlelerle bizat kendisi tarafından imlâ ettirildi. Bu imlâ vecizeleri daha sonra fıkıh kaideleri hâline gelmiştir (Hatîb Tarihu Bağdâd XI 307 vd.; el-Kevserî a.g.e. I 36 vd.). Ebû Hanife'nin bu ilim halkalarında İslâm'ın bütün hükümleri yani ibâdât muâmelât ve ukubâta âit emir ve yasaklarını yeni baştan gözden geçirilerek incelenmiştir. Konularına göre tasnîf edilip tedvîn edilen bu hüküm ve meseleleri Zâhiru'r-Rivâye adıyla kaleme alan Muhammed b. Hasen eş-Şeybânî'dir. (ö.189/805). eş-Şeybânî daha küçük yaşta iken Ebû Hanîfe'nin ilim meclislerinde hazır bulunmaya başlamış; eğitimini daha sonra Ebû Yusuf'un yanında tamamlamıştır. Ebû Hanife öğrencileri için şöyle demiştir: "İçlerinizde otuz altı tane yetişkin olanı var onlardan yirmisekizi kadılık altısı müftîlik ikisi de hem başkadılık ve hem de fetvâ makamına lâyıktırlar (el-Bezzâzî Menâkıb II 125). Bunlar da Ebû Yûsuf ve Züfer'dir"


Zâhiru'r-Rivâye kitapları altı tane olup daha sonraki bilginlere tevâtür yoluyla nakledilmiştir. Bunlar; " el-Asl (veya el-Mebsût)" "el-Câmiu's-Sağîr" " el-Câmiu'l-Kebîr" " es-Siyeru's-Sağîr" "es-siyeru'l-Kebîr" ve "ez-Ziyâdât" adlarını alırlar. Hanefi mezhebinin temellerini oluşturduğu için bunlara "Mesâil-i usûl"de denilmiştir. Zâhiru'r-Rivaye'de Ebû Hanife Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed'in görüşleri toplanır. Devrin özelliği olarak Ebû Hanife fıkıh meselelerini talebelerine imlâ ettirmiş olmalıdır. Bu altı kitap metinlerinde kendisine isnad edelin meselelerin ona âit olduğunda şüphe yoktur. Hattâ meselelerin ifadesinde vecîz metinlere bile Ebû Hanife'nin sözü ve uslûbu olarak bakılabilir.


Zâhiru'r-Rivâye kitapları Hâkim eş-Şehîd Ebû Fazl Muhammed el-Mervezî (ö. 334/945) tarafından kısaltılarak bir araya getirilmiş ve eser el-Kâfr adını almıştır. Kendi devrinde bu eser Hanefi mezhebinin görüşlerini meselelerini öğrenmek isteyene yeterli görülmüştür. el-Kâfı bir buçuk asır kadar sonra Şemsü'l-Eimme es-Serahsî (ö. 490/1097) tarafından şerhedilmiş ve el-Mebsût isimli bu eser otuz cilt hâlinde basılmıştır.


Ebû Hanife'nin kendisine isnad olunan ve günümüze ulaşan kitapları dah çok akaid ve kelâm konularına âittir. el-Fıkhu'l-Ekber Kitâbü'l-Âlim ve'l-Müteallim Kitâbü'r-Risâle beş tane el-Haşiyye kitabı el-Kasidetü'n-Nu'mâniyye Ma'rifetü'l-Mezâhib Müsnedü'l-İmam Ebî Hanife (Bunların rivâyet nüsha ve şerhleri için bk. Brockelmann Galş Fuad Sezgin Gas; Halim Sâbit Şibay " Ebû Hanife " İA IV 26 27).


Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed mezhebin teşekkülünde etkili olmuş büyük Hanefi müctehidleridir. Ebû Yûsuf mal vergi ve devlet hukukuna dair Kitabü'l-Harâc adlı eserini yazmış hanefî meıhebinin devlet ricâli ve kitleler arasında yayılmasına katkıda bulunmuştur. Abbâsî halifesi Hârun er-Reşîd zamanında "kâdıu'l-kudât (baş kadı)" olmuş böylece mezhebin icrâ ve kazâda uygulanması yolunu açmıştır.


es-Serahsî'nin el-Mebsût'undan sonra Hanefi fıkhını açıklayan ve geliştiren te'lifler devam etmiştir. el-Kâsânî'nin (ö. 587/1191) Bedâyiu's-Sanayi' fi Tertîbi'ş-Şerâyî' adlı eseri son derece sistemli ve değerli bir eserdir. Daha sonraki önemli te'lîf ve şerhlerden bazıları da şunlardı. el-Merginânî'nin (ö. 593/1197) el-Hidvye adlı eseri. Bunun başlıca şehrleri İbnü'l-Hümâm'ın (ö. 861/1457) Fethu'l-Kadîr es Siğnakı'nin (te'lif: 700/1300) en-Nihâye el-Bâbertî'nin (ö. 786/1384) el-İnâye ve el-Kurlânî'nin (ö. VIII/XIV. asır) el-Kifâye adlı eserleridir. en-Nesefi'nin (ö. 710/1310) Kenzü'd-Dekâik'i sonraki önemli te'liflerden olup yine aynı müelif tarafından el-Nâfı adıyla şerhedilmiştir. Diğer önemli şerhleri; ez-Zeylaî'nin (ö. 743/1342) Tebyînü'l-Hakâik'i ile İbn Nüceym el-Mısrî'nin (ö. 970/1562) el-Bahru'r-Râik adlı eserlerdir. Osmanlılar döneminde yazılan en önemli eserler şunlardır: Molla Hürsev'in (ö. 885/1480) ed-Dürer'i ve buna Vankulî (ö. 1000/1591) ile başkaları tarafından yazılan şerhler el-Halebî'nin (ö. 956/1549) el-Mülteka'l-Ebhur'u ile bunun Şeyhzâde (ö.1078/1667) tarafından te'lif edilen Mecmau'l-Enhur adlı şerhi. Timurtâşî'nin (ö.1004/1595) Tenvîru'l-Ebsâr'ı ile el-Haskefî'nin (ö. 1088/1677) ed-Dürrü'l-Muhtâr'ına yazılan şerh ve İbn Âbidîn (ö. 1252/ 1836) tarafından yazılan Reddü'l-Muhtâr ale'd-Dürri'l-Muhtâr adlı büyük şerh de önemli eserlerdendir. Yine Tanzimat devrinde Ahmed Cevdet Paşa başkanlığındaki bir komisyon tarafından 1869-1876 yılları arasında hazırlanan 1851 maddelik Mecelle medenî hukuk alanında meydana getirilmiş önemli bir çalışmadır. Mecelle şahıs aile ve miras münâsebetlerine ve aynî haklara âit birçok önemli konuları fıkıh ve fetvâ kitaplarına bırakmıştır. Mecelle'nin şerhleri arasında; Ali Haydar Efendi'nin (ö.1355/1936) Düraru'l-Hukkâm adlı Türkçe şerhi ile Mes'ud Efendi'nin (ö. 1310/1893) Arapça Mir'ât-ı Mecelle'si zikredilebilir. 1875 M. tarihinde Mısır adliye nâzın Muhammed Kadri paşa tarafından tedvîn edilen el-Ahkâmü'ş-Şer'iyye ile 1917 tarihli Osmanlı Hukuk Âile Kararnâmesi diğer kanun mecelleleridir.


Hanefi mezhebinin özelliklerine gelince bizzak Ebû Hanife ictihad ederken takip ettiği usûlü şu şekilde açıklamıştır: "Allah'ın kitabındakini alır kabul ederim. Onda bulamazsam Rasûlullah'ın mûtemed alimlerce mâlûm meşhur sünnetiyle amel ederim. Onda da bulamazsam ashâb-ı kiramdah dilediğim kimsenin re'yini alırım. Fakat iş İbrahim en-Nehaî eş-Şa'bî el-Hasenü'l-Basrî ve Atâ'ya gelince ben de onlar gibi ictihad ederim" (el-Mekkî Menâkıb I 74-78; ez-Zehebî Menâkıb s. 20-21). Ebû Hanife fıkhı; "kişinin leh ve aleyhte olanı yani iyi ve kötüyü tanımak" diye tanımlar ve meselelerin hükümlerini kitap sünnet icmâ ve kıyas delillerinden birisine bağlar. Herhangi fıkhî bir mesele önce Kur'ân âyetleri ile karşılaştırılır. Âyetin İbâre işâre iktizâ veya delâletinde bir şey varsa ona bağlı olarak çözülürdü. Kur'ân'da bir çözüm bulunmazsa sünnete başvurulur. Ancak Hanefilerin sünnetin Hz. Peygamber'e dayanmasını tâyin hususunda özel metotları vardır. Bu usûle göre her an'ane bir sünnet olmayabilir. Mütevâtir ve meşhur hadisler dışında kalan haber-i vâhid ve mürsel hadisler özel incelemeye tâbi tutulur.


Ebû Hanife haber-i vâhidi (tek râvînin rivâyet ettiği hadis) râvînin güvenilir (sika) fakih ve adâletli olması; rivâyet ettiği şeye aykırı bir amelde bulunmaması şartıyla kabul eder. Meselâ Ebû Hüreyre'nin (ö. 58/677) rivâyet ettiği; "Birinizin kabına köpek batarsa birisi temiz toprakla olmak üzere onu yedi defa yıkasın" (Buhârî Vüdû' 33; Müslim Tahâret 89 91 92 93) hadîsini Ebû Hanife kabul etmez. Çünkü Ebû Hüreyre bu hadisle amel etmez ve böyle bir kabı üç kere yıkamakla yetinirdi. Bu durum hadîsi rivâyet bakımından zayıflatmakta hattâ Ebû Hüreyre'ye isnadını bile şüpheli bir duruma sokmaktadır. Ebû Hanife'nin âhâd haberleri kabulde esas aldığı prensipleri şöylece özetlemek mümkündür:


a) Ahâd haber İslâm hukukunun kaynakları tek tek incelendikten sonra elde edilecek ortak esaslara göre değerlendirilir. Eğer âhâd haber bu esaslarla çatışırsa iki delilden daha kuvvetli olanı alınır; çatışan tek râvili haber terkedilerek sözkonusu esasa dayanılır ve böyle bir haber "şâz" sayılır.

b) Âhâd haber Kur'ân'ın genel ifadesine (âmm'e) veya Kur'ân'da bulunan bir lâfza (zâhir anlama) aykırı düşerse haber terkedilerek Kitap'la amel edilir. Burada da iki delilden daha kuvvetli olanı tercih vardır. Çünkü Kur'ân'ın sübûtu kat'îdir. Ebû Hanîfe'ye göre delâlet bakımından Kur'ân'ın zâhirleri ve genel ifadeleri kesindir. Haber Kur'ân'ın âmm ve zâhirine aykırı olmaksızın onun mücmel'ini beyan ederse bu haber kabul edilir. Bu âhâd haberler Kur'ân'da olmayan bir hükmü ona ilâve anlâmına gelmez.
c) Âhâd haberin meşhur sünnetle çatışması hâlinde kuvvetli olan meşhur sünnet esas alınır.
d) Âhâd haber kendisi gibi tek râvili bir haberle çelişirse râvisi daha bilgili ve fakîh olan tercih edilir.
d) İki haberden birisinde senet veya metin bakımından fazlalık varsa ihtiyat yönü düşünülerek bıi fazlalık kabul edilmez.
e) Âhâd haberle kaçınılması imkansız olan "umumî belvâ" yanı sık sık vukû bulduğu için herkesin yapmak zorunda kaldığı hususlarda amel edilmez. Bu gibi durumlarda haberin mütevâtir veya meşhûr olması gerekir.
f) Yine Ebû Hanife âhâd haberlerin seleften hiç kimse tarafından tenkid ve ta'n'a uğramaması; râvînin onu işittiği andan rivâyet ettiği ana kadar ezberinde tutması haberi kimden aldığını hatırlamaması halinde yazısına güvenmemesi; şüpheli hallerde uygulanmayan had cezalarında değişik rivâyetler bulunursa ihtiyat yönünün tercih edilmesi; başka haberlerle desteklenene âhâd haberlerin alınması gibi prensipler geliştirmiştir (M. Zahid el-Kevserî a.g.e. I 27 28) Aynı Müellif; Te'nîbü'l-Hatîb1361 Kahire s. 152-154).


Mürsel hadisler için de bazı şartlar öngörülmüştür. Senedi Hz. Peygamber'e ulaşmayan ve senedinde kopukluk bulunan hadîse mürsel veya munkatı' hadis denir. Şâfiîler mürsel için birtakım kabul şartları öne sürerken; Ebû Hanîfe ve İmam Mâlik mürsel hadisi kayıtsız-şartsız kabul eder. Yalnız hadîsi rivâyet eden râvinin sika olmasını yeterli görürler. Diğer yandan mürsel hadis kendisinden daha kuvvetli olan bir delille çatışmamalıdır. İslâm'ın ilk devirlerinde mürsel hadislerle amel edilmiştir. Hattâ İbn Cerîr et-Taberî (ö. 310/922) "mürsel haberi mutlak olarak reddetmek hicrî ikinci yüzyılın başında ortaya çıkan bir bid'attır" demiştir. Buhârî ve Müslim gibi mûteber hadisçiler eserlerinde mürsel hadislere yer vermişler bunları delil olarak zikretmişlerdir (Buharî Ezân 95; Ebû Zehra Usûlü'l-Fıkh s. 111).


Ebû Hanife'nın az hadis bildiğini hadise gereken önemi vermediğini veya hadislere muhâlefet ettiğini ya da zayıf hadisleri aldığını öne sürenler mezhep imamlarının hadisleri kabul için ileri sürdükleri şartları tetkik etmeyen kimselerdir. Fitne ve yalanın yaygın olduğu bir devirde Hz. Peygamber şöyle buyurdu diyerek hadis nakleden herkesin rivâyet ettiği hadîsi kabul edenler Hanefîlerin hadislere muhâlefet ettiğini sanırlar. Halbuki onlar kitap sünnet ve sahâbilerin hükümleri gibi nass'ların kaynaklarını araştırmada son derece titizlik göstermişler; nass'a dayanan ve kabule lâyık görülen birbirine benzer meseleleri çıkardıkları temel prensibe dayandırarak bir kaide altında toplamışlardır. Tarafsız âlimlerin incelemesini göre Ebû Hanife'nin ictihad şûrâsında kendisine yardımcı olan hadis hâfızlarının bulunduğu ve ictihadlarında bizzat üstadlarından öğrendiği dört bin kadar hadis kullandığı açığa çıkmıştır. Onun bazı hadisleri reddetmesi hadisin sıhhati için ileri sürdüğü şartlara bu hadislerin uymaması yüzündendir. Ebû Hanife sahih hadîsi reddetmek bir yana mürsel ve zayıf hadisleri bile kıyasa tercih etmiştir (İbn Hazm el-İhkâm fi Usüli'l-Ahkâm Nşr. A.M. Şakir Mısır (t.y.) s. 929; el-Kevserî Te'nîb s. 152; Mekkî Menâkıb II 96).


Ebû Hanife ictihadlarında kıyas ve istihsana çok yer vermiştir. Kıyas; hakkında Kur'ân ve sünnette hüküm bulunmayan bir meselenin hükmünü aralarındaki ortak illet dolayısıyla hakkında nass bulunan meselenin hükmüne bağlamak demektir. Aslında daha önce sahâbe devrinden müctehid imamlar devrine kadar kıyasa başvurulmuştu. Ebû Hanife'nin yaptığı kıyası kaideleştirmek çok kullanmak ve henüz meydana gelmemiş hâdiselere de uygulamaktan ibarettir (İbnü'l-Kayyim İ'lâmü'l-Muvakkıîn l 77 227).


Kıyas uygun düşmeyen yerde Ebû Hanife istihsan yapardı. Ebû'l-Hasen el-Kerhî (ö. 340/951) İstihsânı şöyle tarif eder: "Müctehidin daha kuvvetli gördüğü bir husustan dolayı bir meselede benzerlerin hükmünden başka bir hükme başvurmasıdır" (Ebû Zehra a.g.e. s. 262). İmam Mâlik; "İstihsan ilmin onda dokuzudur" derken; İmam Şafiî istihsanı şer'i bir delil saymamı ve onu " Bir kimsenin keyfine göre bir şeyi beğenmesi hoş ve güzel bulmasıdır"sözleriyle reddetmiştir. Hattâ o el-Ümm adlı eserinde "Kitâbü İbtâli'l-İstihsân" başlıklı bir bölüm ayırarak istihsâna hücum etmiştir (bk. el-Ümm VII267-277). İbn Hazm'a göre istihsan; "Nefsin arzuladığı ve beğendiği şekilde hükmetmektir" (İbn Hazm el-İhkâm s. 22; İbn Hazm İbtâlü'l-Kıyâs s. 5-6)


Ancak hiçbir İslâm hukukçusu bu arada Hanefiler istihsânı bu şekilde anlamamışlardır. Aksi görüşte olanlar yanlış anladıkları için tenkitte bulunmuşlardır. Kıyası kabul edenler arasında Hanefilerin kastettiği anlamda istihsan yapmayan yoktur. Şafiilerin istihsânın aleyhinde öne sürdükleri deliller doğru bulunursa bu onların benimsediği kıyası da geçersiz kılar (M. Ebû Zehra Usûlü'l-Fıkh s. 270 vd.)


el-Kevserî'nin Ebû Bekir er-Râzi'den (ö. 370/980) nakline göre istihsan iki alanda cereyan eder. a) İctihad ve re'yimize bırakılmış miktarların miktar ve tespitinde re'yimizi kullanmak. Mehir nafaka tazminat bedeli yasak ava karşılık kesilecek hayvanın takdirlerinde olduğu gibi. b) Daha kuvvetli bir delilden dolayı kıyası terketmek. es-Serahsî (ö. 490/ 1097) bunu şöyle açıklar: "Gerçekte istihsan iki kıyastan ibaret olup birisi açık (celî) ve etkisi zayıftır. Buna "kıyas" adı verilir. Ötekisi kapalı (hafî) ve etkisi kuvvetlidir. Buna da "İstihsân" adı verilir yani "kıyas-ı müstahsen" denilir. Bunlarda tercih tesire göre olup açıklık ve kapalılık sebebiyle değildir" (es-Serahsî el-Mebsût X 145; el-Kevserî a.g.e. I 24-27).


Yukarıdaki kıyasa şu örneği verebiliriz: Kurt vb. yırtıcı hayvanların etleri haram olduğu gibi içtikleri suyun artığı da haramdır. Aynı şekilde yırtıcı kuşların da hem etleri hem de artıkları haramdır. Bu zâhir (açık) kıyasın bir sonucudur. İstihsana göre ise hafi (gizli) kıyas yoluna gidilerek başka bir sonuca ulaşılır. Şöyle ki; yırtıcı hayvanların artıkları salyaları karıştığı için pistir çünkü salyaları onların pis olan etlerinden meydana gelmektedir. Yırtıcı kuşlar ise suyu gagalarıyla içtikleri için artıkları salyalarıyla temas etmez. Gagaları de kemik olduğu için artıkta herhangi bir eser bırakmaz. Buna göre istihsânen yırtıcı kuşların artığı olan su pislenmez ancak ihtiyat bakımından böyle bir suya mekruh denilir.


Bazan şer'i bir delille çatışan kıyas terkedilerek istihsan yoluna gidilir. Kıyasa göre unutarak yiyip içen kimsenin orucu bozulur fakat bu kimsenin orucunu bozulmayacağına dair Hz. Peygamber'den rivâyet edilen bir hadis (Buharî Savm 26; Müslim Sıyam171) sebebiyle kıyas terkedilmiştir. Yine namazda kahkaha ile gülenin kıyasa göre yalnız namazının bozulması gerekirken hadisle abdestinin de bozulacağı bildirilmiştir. (Zeylaî Nasbu'r-Raye I 47). İstisnâ' (sanatkâra bir iş ısmarlama) akdinde akde konu olan şey akid sırasında mevcut olmadığı için kıyasa göre akdin bâtıl olması gerekirken her devirde bu türlü akitle muâmele yapılageldiğinden onun sıhhati üzerinde icmâ' veya örf teşekkül etmiş ve bu yüzden kıyas terkedilmiştir. Bazan zarûret yüzünden kıyas terkedilerek istihsan yapılır. Meselâ; kadının bütün vücudu mahremdir. Fakat hastalık hâlinde doktorun onun bazı uzuvlarına bakması câiz olur. Burada "zarûretler haram olan şeyleri mübah kılar" kaidesi uygulanır. Yukarıdaki örneklerden de anlaşılacağı gibi Hanefilerin uyguladığı istihsan ya nass'a ya kıyasa ya icmâ'a yahut da zarûrete dayanmaktadır. Bu temele dayanan istihsânı başka kavramlar altında da olsa Şâfiîlerin de kabul etmesi gerekir. Şâfiî'nin itirazları belki sadece örf sebebiyle istihsan çeşidini içine alabilir. Çünkü örfün hüküm istinbâtı için bir temel teşkil edip etmemesi bu iki mezhep arasında ihtilâflıdır (bk. eş-Şâfiî el-Ümm VII 267 vd.; el-Kevserî a.g.e. I 23-27; es-Serahsî el-Mebsût X 145; es-Serahsî el-Usûl II 201; Ebû Zehra Usûlü'l-Fıkh s. 263-273).


Hanefî mezhebi Irak'ta doğmuş ve Abbâsîler devrinde ülkenin başlıca fıkıh mezhebi olmuştur. Mezhep özellikle doğuya doğru yayılarak Horasan ve Mâverâunnehir'de en büyük gelişmesini göstermiştir. Birçok ünlü Hanefî hukukçu bu ülkelere mensuptur. Mağrib'te Hanefîler V. yüzyıla kadar Mâlikîlerle beraber bulunuyorlardı. Sicilya'da ise hâkim durumda idiler. Abbasîlerden sonra Hanefi mezhebinde bir gerileme görülmüşse de Osmanlı devletinin kurulmasıyla yeniden gelişme olmuş; Osmanlı sınırları içinde halkı başka bir mezhebe bağlı olan yerlere bile İstanbul'dan Hanefi mezhebine sâlik hâkimlerin gönderilmesi mezhebe buralarda resmîlik kazandırmıştır (Mısır ve Tunus'ta olduğu gibi). Günümüzde Afganistan Pakistan Türkistan Buhara Semerkand gibi Orta Asya ülkelerinde hanefîlik hakimdir. Bugün Türkiye ve Balkan Türkleri" Arnavutluk Bosna-Hersek Yunanistan Bulgaristan ve Romanya müslümanları genel olarak Halefîdirler. Hicaz Suriye Yemen'in Aden bölgesindeki müslümanların bir kısmı da Hanefidir (Ebû Zehra Ebû Hanife terc. O Keskioğlu İst. 1966 s. 473 vd.).


Hamdi DÖNDÜREN


elif isimli Üye şimdilik offline konumundadır  





Hızlı Cevap

Doğrulama Sorusu
Mesajınız:
Yazı şeklini sil
Kalın
Eğik yazı
Altı çizik

Grafik ekle
Alıntı yap [QUOTE]
 
Alanı Küçült
Alanı Büyült

Seçenekler
Stil


Hanefi Mezhebi Nedir

Hanefi Mezhebi Nedir konusu, LakLak Bölümü / Soru Cevap forumunda tartışılıyor.



Benzer Konular

Konu Konuyu Başlatan Forum Cevap Son Mesaj
Şafii Mezhebi - Şafiliki Mezhebi Hakkında elif Soru Cevap 0 21-02-2013 04:34
Hanefi Ve Şafiler elif Soru Cevap 0 12-02-2013 04:05
Mösyö: Hanefi Avcı'nın Yazamadıkları - Mehmet BARANSU nimlahza Kütüphanemiz 0 07-12-2010 12:35
Hanefi Avcı Resimleri elif Yakışıklı Erkek Resimleri 1 15-10-2010 02:30
Haliç'te Yaşayan Simonlar - Hanefi AVCI nimlahza Kütüphanemiz 0 11-09-2010 02:02

Üye olmadan soru sorabilirsiniz!

Bütün Zaman Ayarları WEZ +4 olarak düzenlenmiştir. Saat şuan 05:28 .


Powered by vBulletin® Version 3.8.7
Copyright ©2000 - 2017, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO 3.5.2 ©2010, Crawlability, Inc.
Web Stats