bakimliyiz
Sponsor Reklamlar
Geri git   Bakimliyiz.Com > Bakimliyiz.com Özel > LakLak Bölümü > Soru Cevap

Kadın Portalı Kayıt Ol Reklam Verin İletişim Forumları Okundu Kabul Et
Alt 13-04-2013, 05:17   #1 (permalink)
Kayıtsız Üye
Avatar Yok
 
Standart bir metin üzerinde ses olayları incelemesi

bir metin üzerinde ses olaylarını buldum ama isim yok ne yapacağım acaba söyler misini ?


 

Alt 14-04-2013, 09:58   #2 (permalink)
Я
 
Я - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Standart

Ömer Seyfettin Yazısının Ses Olayları

(1884-1920) Gönen'de doğan yazar öğrenimine Gönen'de başladı. Ayancık ve İstanbul Mekteb-i Osmaniye'de devam etti. Eyüp'teki Baytar Rüştiyesi'ni bitirdikten sonra asker çocuğu olduğu için Kuleli Askeri İdadisi'ne daha sonra Edirne Askeri İdadisi'ne devam etti. İstanbul Mekteb-i Hayriye'den '' piyade mülazımı sanisi'' rütbesiyle mezun oldu. İzmir'de teğmenlik Rumelide'de üsteğmen olarak görev yaptı. Askerliği bırakarak Selani'ğe geldi. Genç Kalemler dergisinde yazılar yazdı. Balkan Savaşı başlayınca subay olarak orduya döndü. Bir yıl Yunanlılar'ın elinde esir kaldı. Esir kaldığı dönemde de yazılarına devam ederek bunları daha sonra Halka Doğru Zaka ve Türk Yurdu dergilerinde yayımladı. İstanbul'a dönünce ordudan tekrar ayrıldı . Kabataş Lisesi'nde edebiyat öğretmenliği yapan yazar 1920'de öldü. Bütün Çalışmaları Bilgi Yayınevi tarafından 16 kitapta toplanmıştır.

öğrenimine.........kaynaşma
etti.......................benzeşme
Eyüp'teki.............benzeşme
Rüştiyesi'ni.........kaynaşma
bitirdikten...........benzeşme
çocuğu ................yumuşama
olduğu................yumuşama
İdadisi'ne............kaynaşma
sanisi............kaynaşma
rütbesiyle.........ünlü düşmesikaynaşma
yaptı..............benzeşme
Askerliği............yumuşama
Selani'ğe............yumuşama
dergisinde...........kaynaşma
başlayınca...........kaynaşma
orduya...........kaynaşma
kaldığı ...........yumuşama
dergilerinde.......kaynaşma
ayrıldı ............ünlü düşmesi
Kabataş Lisesi'nde .........kaynaşma
öğretmenliği...........yumuşama
kitapta.............benzeşme
toplanmıştır.........benzeşme


Я isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Teşekkür Edenler:
Abdulelsamed (30-03-2015)

Alt 14-04-2013, 09:59   #3 (permalink)
Я
 
Я - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Standart

Kaşağı Romanındaki Ses Olayları

AHIRIN avlusunda oynarken aşağıda gümüş söğütler altında görünmeyen derenin hüzünlü şırıltısını işitirdik. Evimiz iç çitin büyük kestane ağaçları arkasında kaybolmuş gibiydi. Annem İstanbul’a gittiği için benden bir yaş küçük olan kardeşim Hasan’la artık Dadaruh’un yanından hiç ayrılmıyorduk. Bu babamın seyisi yaşlı bir adamdı.

Sabahleyin erkenden ahıra koşuyorduk. En sevdiğimiz şey atlardı. Dadaruh’la birlikte onları suya götürmek çıplak sırtlarına binmek ne doyulmaz bir zevkti. Hasan korkar yalnız binemezdi. Dadaruh onu kendi önüne alırdı. Torbalara arpa koymak yemliklere ot doldurmak gübreleri kaldırmak eğlenceli bir oyundan daha çok hoşumuza gidiyordu. Hele tımar. Bu en zevkli şeydi. Dadaruh eline kaşağıyı alıp işe başladı mı tıkı… tık… tıkı… tık… tıpkı bir saat gibi… yerimde duramaz

- Ben de yapacağım! diye tuttururdum.

O vakit Dadaruh beni Tosun’un sırtına koyar elime kaşağıyı verir

- Hadi yap! derdi.

Bu demir gereci hayvanın üstüne sürter ama o uyumlu tıkırtıyı çıkaramazdım.

- Kuyruğunu sallıyor mu?

- Sallıyor.

- Hani bakayım?..

Eğilirdim uzanırdım. Ama atın sağrısından kuyruğu görünmezdi.

Her sabah ahıra gelir gelmez

- Dadaruh tımarı ben yapacağım derdim.

- Yapamazsın.

- Niçin?

- Daha küçüksün de ondan…

- Yapacağım.

- Büyü de öyle.

- Ne zaman?

- Boyun at kadar olduğunda….

At ahır işlerinde yalnız tımarı beceremiyordum. Boyum atın karnına bile varmıyordu. Oysa en keyifli en eğlenceli şey buydu. Sanki kaşağının düzenli tıkırtısı Tosun’un hoşuna gidiyor kulaklarını kısıyor kuyruğunu kocaman bir püskül gibi sallıyordu. Tam tımar biteceğine yakın huysuzlanır o zaman Dadaruh “Höyt..” diye sağrısına bir tokat indirir sonra öteki atları tımara başlardı. Ben bir gün yalnız başıma kaldım. Hasan’la Dadaruh dere kenarına inmişlerdi. İçimde bir tımar etmek hırsı uyandı. Kaşağıyı aradım bulamadım. Ahırın köşesinde Dadaruh’un penceresiz küçük bir odası vardı. Buraya girdim. Rafları aradım. Eyerlerin arasına falan baktım. Yok yok! Yatağın altında yeşil tahtadan bir sandık duruyordu. Onu açtım. Az daha sevincimden haykıracaktım. Annemin bir hafta önce İstanbul’dan gönderdiği armağanlar içinden çıkan fakfon kaşağı pırıl pırıl parlıyordu. Hemen kaptım. Tosun’un yanına koştum. Karnına sürtmek istedim. Rahat durmuyordu.

- Sanırım acıtıyor? dedim.

Gümüş gibi parlayan bu güzel kaşağının dişlerine baktım. Çok keskin çok sivriydi. Biraz köreltmek için duvarın taşlarına sürtmeye başladım. Dişleri bozulunca yeniden denedim. Gene atların hiçbiri durmuyordu. Kızdım. Öfkemi sanki kaşağıdan çıkarmak istedim. On adım ilerdeki çeşmeye koştum. Kaşağıyı yalağın taşına koydum. Yerden kaldırabildiğim en ağır bir taş bularak üstüne hızlı hızlı indirmeye başladım. İstanbul’dan gelen üstelik Dadaruh’un kullanmaya kıyamadığı bu güzel kaşağıyı ezdim parçaladım. Sonra yalağın içine attım.

Babam her sabah dışarıya giderken bir kere ahıra uğrar öteye beriye bakardı. Ben o gün gene ahırda yalnızdım. Hasan evde hizmetçimiz Pervin’le kalmıştı. Babam çeşmeye bakarken yalağın içinde kırılmış kaşağıyı gördü; Dadaruh’a haykırdı:

- Gel buraya!

Soluğum kesilecekti bilmem neden çok korkmuştum. Dadaruh şaşırdı kırılmış kaşağı ortaya çıkınca babam bunu kimin yaptığını sordu. Dadaruh

- Bilmiyorum dedi.

Babamın gözleri bana döndü daha bir şey sormadan

- Hasan dedim.

- Hasan mı?

- Evet dün Dadaruh uyurken odaya girdi. Sandıktan aldı. Sonra yalağın taşında ezdi.

- Niye Dadaruh’a haber vermedin?

- Uyuyordu.

- Çağır şunu bakayım.

Çitin kapısından geçtim. Gölgeli yoldan eve doğru koştum. Hasan’ı çağırdım. Zavallının bir şeyden haberi yoktu. Koşarak arkamdan geldi. Babam pek sertti. Bir bakışından ödümüz kopardı. Hasan’a dedi ki:

- Eğer yalan söylersen seni döverim!

- Söylemem.

- Pekâlâ bu kaşağıyı niye kırdın?

Hasan Dadaruh’un elinde duran alete şaşkın şaşkın baktı! Sonra sarı saçlı başını sarsarak

- Ben kırmadım dedi.

- Yalan söyleme diyorum.

- Ben kırmadım.

- Doğru söyle darılmayacağım. Yalan çok kötüdür dedi. Hasan inkârda direndi. Babam öfkelendi. Üzerine yürüdü “Utanmaz yalancı” diye yüzüne bir tokat indirdi.

- Götür bunu eve; sakın bunu bir daha buraya sokma. Hep Pervin’le otursun! diye haykırdı.

Dadaruh ağlayan kardeşimi kucağına aldı. Çitin kapısına doğru yürüdü. Artık ahırda hep yalnız oynuyordum. Hasan evde hapsedilmişti. Annem geldikten sonra da bağışlanmadı. Fırsat düştükçe “O yalancı” derdi babam. Hasan yediği tokat aklına geldikçe ağlamaya başlar güç susardı. Zavallı anneciğim benim iftira atabileceğime hiç ihtimal vermiyordu. “***** Dadaruh atlara ezdirmiş olmasın?” derdi.

Ertesi yıl annem yazın gene İstanbul’a gitti. Biz yalnız kaldık. Hasan’a ahır hâlâ yasaktı. Geceleri yatakta atların ne yaptıklarını tayların büyüyüp büyümediğini bana sorardı. Bir gün birdenbire hastalandı. Kasabaya at gönderildi. Doktor geldi. “Kuşpalazı” dedi. Çiftlikteki köylü kadınlar eve üşüştüler. Birtakım tekir kuşlar getiriyorlar kesip kardeşimin boynuna sarıyorlardı. Babam yatağın başucundan hiç ayrılmıyordu.

Dadaruh çok durgundu. Pervin hüngür hüngür ağlıyordu.

- Niye ağlıyorsun? diye sordum.

- Kardeşin hasta.

- İyi olacak.

- İyi olmayacak.

- Ya ne olacak?

- Kardeşin ölecek! dedi.

- Ölecek mi?

Ben de ağlamaya başladım. O hastalandığından beri Pervin’in yanında yatıyordum. O gece hiç uyuyamadım. Dalar dalmaz Hasan’ın hayali gözümün önüne geliyor “İftiracı! İftiracı!” diye karşımda ağlıyordu.

Pervin’i uyandırdım.

- Ben Hasan’ın yanına gideceğim dedim.

- Niçin?

- Babama bir şey söyleyeceğim.

- Ne söyleyeceksin?

- Kaşağıyı ben kırmıştım onu söyleyeceğim.

- Hangi kaşağıyı?

- Geçen yılki. Hani babamın Hasan’a darıldığı…

Sözümü tamamlayamadım. Derin hıçkırıklar içinde boğuluyordum. Ağlaya ağlaya Pervin’e anlattım. Şimdi babama söylersem Hasan da duyacak belki beni bağışlayacaktı.

- Yarın söylersin dedi.

- Hayır. şimdi gideceğim.

- Şimdi baban uyuyor yarın sabah söylersin. Hasan da uyuyor. Onu öpersin ağlarsın seni bağışlar.

- Pekala!

- Haydi şimdi uyu!

Sabaha kadar gene gözlerimi kapayamadım. Hava henüz ağarırken Pervin’i uyandırdım. Kalktım. Ben içimdeki zehirden vicdan azabını boşaltmak için acele ediyordum. Yazık ki zavallı suçsuz kardeşim o gece ölmüştü. Sofada çiftlik imamıyla Dadaruh’u ağlarken gördük. Babamın dışarıya çıkmasını bekliyorlardı.

zevkti=> ünsüz benzeşmesi
Yap-acak-ım =>ünsüz yumuşaması
gereç-i => ünsüz yumuşaması
kuyruk-unu => ünsüz yumuşaması
ol-du-k-un-da => ünsüz yumuşaması
beceremiyordum=> ünlü daralması
karnına=> ünlü düşmesi
bu-y-du=> kaynaştırma
gidiyor=> ünsüz yumuşaması
sallıyordu=>ünlü daralması
biteceğine=>ünsüz yumuşaması
yatağın=>ünsüz yumuşaması
sevincimden=>ünsüz yumuşaması
haykır-acak-tım=> ünsüz benzeşmesi
kaptım=>ünsüz benzeşmesi
koştum=>ünsüz benzeşmesi
karnına=>ünlü düşmesi
parlayan=>kaynaştırma
baktım=>ünsüz benzeşmesi
sivriydi=>kaynaştırma
ilerdeki=>ünlü düşmesi
koştum=>ünsüz benzeşmesi
attım=>ünsüz benzeşmesi
kalmıştı=>ünsüz benzeşmesi
Soluğum=>ünsüz yumuşaması
kesilecekti=>ünsüz benzeşmesi
korkmuştum=>ünsüz benzeşmesi
bilmiyorum=>ünlü daralması
sandıktan=>ünsüz benzeşmesi
yoktu=>ünsüz benzeşmesi
sertti=>ünsüz benzeşmesi
baktı=>ünsüz benzeşmesi
darılmayacağım=>ünsüz yumuşaması
oynuyordum=>ünlü daralması
geldikten=> ünsüz benzeşmesi
hapsedilmişti=>ünsüz yumuşaması
atabileceğime=>ünsüz yumuşaması
yasaktı=>ünsüz benzeşmesi
yatakta=>ünsüz benzeşmesi
çiftlikteki=>ünsüz benzeşmesi
ayrılmıyordu=>ünlü daralması
ağlıyordu=> ünlü daralması
gideceğim=>ünsüz yumuşaması
söyleyeceğim=>ünsüz yumuşaması
anlattım=>ünsüz benzeşmesi
kalktım=>ünsüz benzeşmesi
azabını=>ünsüz yumuşaması
ediyordum=>ünsüz yumuşaması
ölmüştü=>ünsüz benzeşmesi
bekliyorlardı=>ünlü daralması


Я isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alt 06-12-2013, 06:46   #4 (permalink)
Avatar Yok
 
Standart

PEMBE İNCİLİ KAFTAN hikayesininin ilk 10 sayfasıdaki ses olaylarını yazarmısınız acil ltfnn


tugce9268 isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Teşekkür Edenler:
Abdulelsamed (30-03-2015)
Alt 29-12-2013, 12:52   #5 (permalink)
Avatar Yok
 
Standart

bnce o metini araştır ve bulamazsan kendin içeriğe uygun başlıkoy o metini bnada yollarmısın içinde bulunan ses olaylarıyla birlikte


süleyman karayel isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alt 29-03-2014, 02:49   #6 (permalink)
Avatar Yok
 
Standart

kuvayi milliye destanındaki ses olaylarını yazar mısınız


ooselaam isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alt 15-05-2014, 03:24   #7 (permalink)
Avatar Yok
 
Standart

Ömer seyfettin in Bütün eserleri 1 adlı kitaptaki sayfa 9 dan başlıyor 21 e kadar ses bilgisini bulur musunuz ? Çok ama çok acil proje ödevimde çok ama çok sevinirim


Jackz06 isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alt 15-05-2014, 03:25   #8 (permalink)
Avatar Yok
 
Standart Ses bilgisi acil yardım

Ömer seyfettin in Bütün eserleri 1 adlı kitaptaki sayfa 9 dan başlıyor 21 e kadar ses bilgisini bulur musunuz ? Çok ama çok acil proje ödevimde çok ama çok sevinirim


Jackz06 isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alt 28-12-2015, 06:44   #9 (permalink)
Avatar Yok
 
Standart

ödev son teslim tarhi 8 ocak yapa bilirseniz sevinirim

Dar kapısından başka aydınlık girecek hiçbir yeri olmayan dükkânında tek başına gece gündüz kıvılcımlar saçarak çalışan Koca Ali tıpkı kafese konmuş terbiyeli bir arslanı andırıyordu. Uzun boylu iri pençeli kalın pazılı geniş omuzlu bir pehlivandı. On yıldır bu karanlık in içinde ham demirden dövdüğü kılıç ve namluları tüm Anadolu’da tüm Rumeli’de sınır boylarında büyük bir ün kazanmıştı. Hatta İstanbul’da bile yeniçeriler satın alacakları kamaların saldırmaların yatağanların üstünde “Ali Usta’nın işi” damgasını arıyorlardı. O çeliğe çifte su vermesini biliyordu. Uzun kılıçlar değil yaptığı kısacık bıçaklar bile iki kat olur kırılmazdı “Çifte su vermek” sanatının yalnız ona özgü bir sırrı vardı. Yanına çırak almaz kimseyle çok konuşmaz dükkânından dışarı çıkmaz durmadan uğraşırdı. Bekârdı. Hısımı akrabası yoktu. Kentin yabancısıydı. Kılıçtan demirden çelikten ateşten başka söz bilmez pazarlığa girişmez müşterileri ne verirse alırdı. Yalnız savaş zamanları ocağını söndürür dükkânının kapısını kilitler kaybolur savaştan sonra ortaya çıkardı. Kentte onunla ilgili birçok hikâye söylenirdi. Kimi “cellat elinden kaçmış bir çelebi” kimi “sevgilisi öldüğü için dünyadan elini eteğini vakitsiz çekmiş garip” derdi. Siyah şahane gözlerinin mağrur bakışından soylu davranışlarından gururlu suskunluğundan düzgün sözlerinden onun öyle sıradan bir adam olmadığı belliydi… Ama kimdi? Nereliydi? Nereden gelmişti? Bunları bilen yoktu. Halk onu seviyordu. Kentte böyle tanınmış bir ustanın bulunması herkes için ayrı bir övünç kaynağıydı.

– Bizim Ali…

– Bizim koca usta…

– Dünyada eşi yoktur…

– Zülfikâr’ın sırrı ondadır!.. derlerdi.

Koca Ali en kalın en katı demirleri mısır yaprağı gibi incelten kâğıt gibi yumuşatan sanatını kimseden öğrenmemiş kendi kendine bulmuştu. Daha on iki yaşındayken sert bir beylerbeyi olan babasının başı vurulmuş öksüz kalmıştı. Amcası çok zengindi. Gösterişe düşkün bir vezirdi. Onu yanına aldı. Okutmak istedi. Belki devlet katında yetiştirecek büyük görevlere çıkaracaktı. Ama Ali’nin yaratılışında “başkasına gönül borcu olmak” gibi bir sızlanmaya yer yoktu. “Ben kimseye eyvallah etmeyeceğim” dedi. Bir gece amcasının konağından kaçtı. Başıboş bir adsız gibi dağlar tepeler dereler aştı. Adını bilmediği ülkelerde dolaştı. Sonunda Erzurum’da yaşlı bir demircinin yanına girdi. Otuz yaşına kadar Anadolu’da uğramadığı kent kalmadı. Kimseye boyun eğmedi. Gönül borcu olmadı. Ekmeğini taştan çıkardı. Alnının teriyle kazandı içinde “kutsal ateş”ten bir alev bulunan her yaratıcı gibi para için değil sanatı sanatının zevki için çalışıyordu. “Çeliğe çifte su vermek” onun aşkıydı. Gönüllü olarak savaşlara gittiği zamanlar yeniçerilerin sipahilerin sekbanların arasında Ali Usta işinin övgüsünü duydukça tadı dille anlatılmaz bir mutluluk duyardı. Ölünceye kadar böyle hiç durmadan çalışırsa daha birkaç bin gaziye kırılmaz kılıçlar kalkanlar parçalayan çelik yatağanlar zırhlar keskin ağır saldırmalar yapacaktı. Bunu düşündükçe gülümser tatlı tatlı yüreği çarpar ruhundan kopan bir atılımla örsünün üzerinde milyonlarca kıvılcım tutuştururdu.

– Tak!

– Tak tak!…

– Tak tak!

İşte bugün de sabah namazından beri durmadan on saat uğraşmıştı. Dövdüğü eğri namluyu örsünün yanındaki su fıçısına daldırdı. Ocağının sönmeye başlayan ateşine baktı. Çekici bırakan eliyle terini sildi. Kapıya döndü. Karşıki mescitte dokunaklı dokunaklı akşam ezanı okunuyor bacasının tepesindeki yuvada leylekler sonu gelmez bir takırdı koparıyorlardı. İkindi abdesti daha duruyordu. Yalnız ellerini yıkadı. Kuruladı. Yenlerini indirdi. Saltasını omzuna attı. Dışarıya çıktı. Kapısını iyice çekti. Kilitlemeye gerek görmezdi. Uzun alandan mescite doğru yürüdü… Kentin kenarındaki bu gösterişsiz tapınağa hep yoksular getirdi. Minaresi sokağa bakan küçük bir pencereydi. Müezzin buradan başını çıkarır ezanını okurdu.

Koca Ali mescide girince her zamankinden fazla kalabalık gördü. Hep üç kandil yakılırken bu akşam ramazan gibi bütün kandiller yanmıştı. Daha namaz safları dizilmemişti. Kapının yanına çöktü. Yanında alçak sesle konuşanların sözlerine istemeye istemeye kulak kabarttı. Konya’dan iki garip dervişin geldiğini yatsı namazına kadar Mesnevi okuyacaklarını duydu.

Akşam namazı kılınıp bittikten sonra mescittekilerin bir bölümü çıktı.

Koca Ali yerinden kımıldamadı. Zaten biraz başı ağrıyordu. “Mesnevi dinler açılırım!” dedi. Büyük bir gönül rahatlığı içinde iki garip dervişin ruhu ürperten ezgileriyle kendinden geçti. Her âşık gibi onun yüreğinde de sonsuz bir kendinden geçiş bir coşku bir kaynaşma yeteneği vardı. En küçük bir nedenle coşardı. Anlamını çıkaramadığı bir dilin gizemli uyumu durgun kanını sular altında saklı derin bir su çevrintisi gibi kaynattı. Her yanı nedensiz bir sarsıntıyla titriyor sökülmez bir hıçkırık boğazına düğümlenir gibi oluyordu. Yatsı namazını kıldıktan sonra mescitten çıkınca doğru dükkânına giremedi. Yürüdü. Uykusu yoktu. Ilık yıldızlı bir yaz gecesiydi. Samanyolu sarı altın tozundan göz alabildiğine bir bulut gibi göğün bir yanından öbür yanına uzanıyordu. Yürüdü yürüdü. Kentten mandıralara giden yolun geçtiği tahta köprüde durdu. Kenara dayandı. Geniş derenin dibine yansıyan yıldızlar ışıktan çakıltaşları gibi parlıyor şırıldıyordu. Kenardaki karanlık top söğütlerde bülbüller ötüyordu. Daldı gitti. Saatlerce kımıldamadı. Dinlediği ezgilerin ruhunda kalan uyumlarını işitiyor tıpkı mescitteki gibi kendinden geçiyordu. Ansızın arkasından bir ses:

– Kimdir o?… diye bağırdı.

Daldığı tatlı düşten uyandı. Döndü. Köprünün öbür yanında iki üç karaltı ilerliyordu. Elinde olmadan karşılık verdi:

– Yabancı yok!

– Kimsin?

– Ali…

Gölgeler yaklaştı. Bir adım kalınca onu giyiminden tanıdılar:

– Koca Ali… Koca Ali be!

– Sen misin Ali Usta?

– Benim!

– Ne arıyorsun bu saatte buralarda?

– Hiç…

– Nasıl hiç? Suya çekicini mi düşürdün yoksa!…

Bunlar kent subaşısının adamları bekçilerdi. Kol geziyorlardı. Ne diyeceğini şaşırdı. Geceleri afyon yutan bu serseriler namuslular gözünde hırsızlardan uğursuzlardan daha korkunçtu. Kendilerinden başka dışarıda bir gezeni yakaladılar mı dayaktan canını çıkartırlardı. Ama ona kötü davranmadılar. Bekçibaşı:

– Ali Usta sen deli mi oldun? dedi.

– Yok.

– Böyle gece yarısına yakın değil hatta yatsıdan sonra sokakta hele böyle kentin kıyısında kimsenin dolaşmasına ağamızın izin vermediğini bilmiyor musun?

– Biliyorum.

– Ee ne arıyorsun buralarda?

– Hiç…

– Nasıl hiç…

Koca Ali yine ses etmedi. Bekçiler onun namuslu bir adam olduğunu biliyorlardı. Hırpalamadılar. Yalnız:

– Haydi yerine git dolaşma… dediler.





Geldiği yollardan hızlı hızlı dönen Koca Ali ruhunda demin dinlediği uyumu tekrarlıyordu. Bülbüller keskin keskin ötüyor uzaktan mandıraların köpekleri havlıyorlardı. Sokakta hiç kimseye rastgelmedi. Dükkânının önüne gelince durdu. Bacasının üstündeki leylek uyumamış kefenli bir görüntü gibi ayakta duruyordu. Kapısı aralıktı. Çıkarken sıkı sıkıya kapadığını hatırladı:

– Tuhaf rüzgâr açmış olacak!… dedi.

İşine yaramazdı ki hırsız aşırmak sıkıntısına girsin…

İçeriden kapıyı sürmeledi. Bekçilerin karışması canını sıkmıştı. İşte kentte yaşamak da bir türlü tutsaklıktı. Öte yandan da dağ başında köyde sanatı geçmezdi. Birden ağır bir yorgunluk duydu. Kandilini yakmaya üşendi. Ocağın soluna gelen alçak musandıraya el yordamıyla çıktı. Büyük bir ayı pöstekisinden oluşmuş yatakçığına uzandı.

Sıçrayarak uyandı. Kapısı vuruluyordu. Uyku sersemliğiyle:

– Kim o? diye haykırdı.

– Aç çabuk.

Sabah olmuştu. Kapının aralıklarında bembeyaz ışık çizgileri parlıyordu. O hiç böyle dalıp kalmaz güneş doğmadan uyanırdı. Doğruldu. Musandıradan atladı. Ayakkabılarını bulmadan yürüdü. Hızla sürmeyi çekti. Birdenbire açılan kapının dükkânı dolduran aydınlığı içinde palabıyıklı yüksek kavuklu Bekçibaşı’yı gördü. Arkasında keçe külâhlı çifte hançerli genç yamakları da duruyorlardı. “Ne var?” der gibi yüzlerine baktı. Bekçibaşı:

– Ali Usta dükkânı arayacağız! dedi. Koca Ali şaşkınlıkla sordu:

– Niçin?…

– Bu gece Budak Bey’in mandırasında hırsızlık olmuş.

– Ee bana ne?…

– Onun için işte dükkânı arayacağız.

– O hırsızlıktan bana ne?

– Hırsızlar çaldıkları bir kuzuyu köprünün altıda kesmişler. Meşin keselerin içindeki paraları alarak bir tanesini oraya bırakmışlar.

– Bana ne?…

– O keselerden bir tanesini de bu sabah senin dükkânın önünde bulduk… Sonra… Şu eşiğe bak. Kan lekeleri var!

Koca Ali kamaşan gözleriyle kapısının temiz eşiğine bakh. Gerçekten el kadar bir kan lekesi sürülmüştü. O bu kırmızı lekeye dalgın dalgın bakarken palabıyıklı bekçi:

– Hem bu gece geç saatte ben seni köprünün üstünde gördüm orada ne arıyordun? dedi.

Koca Ali yine verecek bir karşılık bulamadı. Önüne baktı:

– Arayın… diyerek geri çekildi. Bekçiyle yamakları dükkâna

girdiler. Örsün yanından geçen yamaklardan biri haykırdı:

– Ay! İşte işte…

Koca Ali elinde olmadan bekçinin baktığı yana gözlerini çevirdi. Yeni yüzülmüş bir deri gördü. Şaşırdı. Yamaklar hemen deriyi yerden kaldırdılar. Açtılar. Daha ıslaktı. Bir ağalarının bir de suçlunun yüzüne bakıyorlardı. Bekçibaşı köpürerek sordu:

– Çaldığın paraları nereye sakladın?

– Ben para çalmadım.

– İnkâr etme işte kuzunun derisi dükkânında çıktı.

– Ya kim koydu?

– Bilmiyorum.

Koca Ali öyle uzun boylu konuşmazdı. Subaşının karşısına çıkartıldığı zaman da gece geç saatte köprünün üstünde ne aradığını anlatamadı. Bekçilerin bulduğu bütün kanıtlar aleyhine çıkıyordu. Budak Bey’in yeni sattığı beş yüz koyunun parası da mandıradan çalınmıştı. İki güçlü hırsız bekçi çobanı sımsıkı bağlamışlardı. Sonra canını çıkarıncaya kadar dövmüşler hatta işkence için bir kolunu da kırmışlardı. Ertesi gün yargıcın önünde bu çoban hırsızın birini Koca Ali’ye benzettiğini söyledi. Gece geç saate kadar dükkânına gelmemesi derinin dükkânda para keselerinden birinin kapısı önünde bulunması Koca Ali’nin suçlanmasına yetti. Ne kadar inkâr etse hırsızlık suçunu silemiyordu. Üstelik nereden geldiği nereli olduğu da belli değildi.

Sol kolunun kesilmesine karar verildi.

Koca Ali bu kararı duyunca ömründe ilk kez sarardı. Dudaklarını ısırdı. Karara boyun eğmekten başka yolu yoktu… Sendeleyerek ayağa kalktı. Yargıca dik bir sesle:

– Kolumu bırakın kafamı kesin! diye dilekte bulundu.

Bu ömründe onun ilk dileğiydi. Ama yaşlı yargıç hak yemez biriydi.

– Hayır oğlum dedi. Sen adam öldürmedin. Eğer çobanı öldürseydin o zaman kafan giderdi. Ceza suça göredir. Sen yalnız hırsızlık ettin. Kolun kesilecek Hak böyle istiyor. Yasaların kestiği yer acımaz…

Koca Ali’nin kolu kafasından çok değerliydi. Çeliğe “çifte su”yu bu iki koluyla veriyor bu iki eliyle sınırlarda dövüşen binlerce gaziye çelik kalkanları kıran ağır zırhları yırtan demir tolgaları ikiye biçen tüy gibi hafif kılıçlar yetiştiriyor yok pahasına pir aşkına çalışıyordu.

Onu Ağa kapısında bekçilerin odası altına kapattılar. Cezanın uygulanacağı günü burada bekliyor hiç sesini çıkarmıyor çolak kalınca örsünün başında çekiç vuramayacağını düşünerek tanrısı ölen inançlı bir kişinin yasını duyuyordu. Kolunun diyetini verecek on parası yoktu… Şimdiye kadar para için çalışmamıştı.

Bütün kent halkı Koca Ali gibi büyük bir ustanın kolu kesileceğine acıdı. Bu kadar yakışıklı mert çalışkan güçlü güzel bir adamın ölünceye kadar sakat sürünmesine en duygusuz gönüller bile dayanamıyordu.

İşte herkes onu seviyordu.

Sipahiler onlara çok ucuza kılıç döven bu adamı kurtarmaya sözleştiler. Kentin en büyük zengini Hacı Mehmet’e başvurdular; bu adam Karun kadar mal sahibi olduğu halde son derece cimriydi. Hâlâ kentin pazar yerinde küçük bir dükkânda kasaplık yapıyordu. Düşündü taşındı; nazlandı. Suratını ekşitti. Başını salladı: Ama sipahilerle iyi geçinmek gerekiyordu.

– Değil mi ki siz istiyorsunuz dedi. Ben de onun kolu için diyet veririm. Ama bir koşulum var.

– Ne gibi? diye sordular.

– Varın kendisine söyleyin. Eğer ben ölünceye kadar bana hiç para almadan hizmetçilik çıraklık etmeye yanaşırsa…

– Pekâlâ pekâlâ…

Sipahiler Ağa kapısına koştular. Hacı Kasap’ın önerisini Koca Ali’ye söylediler. O önce “kasaplık bilmediğini” ortaya sürdü. Kabul etmek istemiyordu. Sipahiler:

– Adam sen de! Kasaplık iş mi? O kadar savaş gördün. Kılıç salladın. Bağlı koyunu yere yatırıp kesemez misin? diye üstelediler. “Kula kul olmak” ölümlü dünyada “birisine gönül borcu duymak” acıların en büyüğüydü.

O daha çok gençken vezir amcasının kayırmasını bile çekememiş gönül borcu altında kalmamak için aile ocağından kaçmış gurbet ellerine atılmıştı. Şimdi kör talihi onu bak kime köle edecekti? Sipahiler:

– Hacı’nın yaşı yetmişi aşmış… Zaten daha ne kadar yaşar ki… O ölünce yine sen özgür kalır bize kılıç yaparsın. Haydi düşünme usta düşünme! diyorlardı.

Hacı Kasap kesilecek kolun diyetini yargıca saydığı gün Hoca Ali’yi arkasına taktı. Dükkânına getirdi. Bu adam pek titiz pek huysuz oldukça çekilmez biriydi. Hiç durmadan dırdır söylenirdi. Cimriliğinden şimdiye kadar bir hizmetçi bir çırak tutamamıştı. Koca Ali’yi eline geçirince hemen dükkânının köşesinde bir set yerleştirdi. Üstüne bir şilte koydu. Geçti oraya oturdu. Her şeyi ona yaptırmaya başladı. Ama her şeyi… Sabah namazından beş saat önce kentten iki saat ötedeki mandırasından o gün satılacak koyunları ona getirtiyor ona kestiriyor ona yüzdürüyor ona parçalatıyor ona sattırıyor… ta akşam namazına kadar durmadan buyruklar veriyordu. Zavallıya yedirdiği içirdiği yalnız bulgur çorbasıydı. Bazen kendi artıklarını köpeğe verir gibi önüne atardı. Geceleri dükkânı baştan aşağı yıkatıyor uykuya yatmadan ertesi sabah için koyun getirmek üzere mandırasına yolluyordu. Odununu bile ormandan ona kestiriyor suyunu ona taşıtıyor her işi her işini ona gördürüyordu. Hatta evinin bahçesindeki lağım kuyusunu bile ona temizletti.

Koca Ali sade suya bulgur çorbasıyla bu kadar sıkıntıya yıllarca göğüs gerebilecekti. Ama Hacı Kasap’ın ikide bir:

– Ulan Ali!… Kolunun diyetini ben verdim. Yoksa çolak kalacaktın!… diye yaptığı iyiliği tekrarlamasına dayanamıyordu. Bir gün iki üç gün dişini sıktı. Durmadan çalıştı. Gece uyumadı. Gündüz koştu. Efendisinin karşısında elpençe divan durdu. Yine:

– Kolunun diyetini ben verdim.

– …

– Şimdi çolak kalacaktın ha…

– …

– Benim sayemde kolun var.

– …

Hacı Kasap bu sözleri âdeta “aferin” dercesine diline dolamıştı. Her buyruğunun yerine getirilmesinden sonra kır sakallı çirkin sıska yüzünü ekşiterek mavi çukur gözleriyle onu tepeden tırnağa kadar süzer “Aklında tut benim tutsağımsın!” der gibi verdiği diyeti hatırlatırdı. Koca Ali susar yüreğinin parçalandığını göğsüne sıcak sıcak bir şeyler yayıldığını kilitlenen çenelerinin çatırdadığını şakaklarının attığını duyardı. Geceleri uyuyamıyor gündüzleri uğraşırken mandıraya gidip gelirken salhanede koyunları yüzerken müşterilere et keserken “Ne yapacağım ne yapacağım?” diye düşünüyor hiçbir şeye karar veremiyordu. Dünyada kimseye eyvallah etmeyerek azla yetinip gururun mutluluğu için yaşamak isterken başına gelen bu bela neydi?

Kaçmayı namusuna yediremiyordu. İşte o zaman gerçekten hırsızlık etmiş olacaktı. Ama bu herifin ikide bir de yaptığını başa kakmasına dayanmak ölümden pek güç ölümden pek acı ölümden pek ağırdı…

Hacı Kasap’a köle olduğunun tam haftasıydı. Günlerden cumaydı. Yine erkenden mandıraya gitmiş koyunları getirmiş salhanede yüzmüş dükkândaki çengellere asmıştı. Tezgâhın solundaki büyük yağlı siyah taşta satırları biliyor yine “Ne yapacağım ne: yapacağım?” diye düşünüyor dudaklarını ısırıyordu. Daha efendisi gelmemişti. Satırları bitirince büyük bıçakları bilemeye başladı.

“Ne yapacağım ne yapacağım?” diye düşünmeye öyle dalmıştı ki kasabın geldiğini duymadı. Ansızın uğursuzun boğuk sesi yüreğini ağzına getirdi:

– Ne yapıyorsun be?…

Döndü. Efendi köşesine oturmuş çubuğunu tüttürüyordu:

– Bıçakları biliyorum dedi.

– Hay tembel miskin hay!… Sabahtan beri ne yaptın?

Ses çıkarmadı. Kapakları çürümüş bu küçük bu hain bu yılan gözlere kırpmadan baktı baktı. İhtiyar beklemediği bu acı bakışa kızdı. Sordu:

– Ne bakıyorsun?

– …

Koca Ali sesini çıkarmıyor bir hafta içinde belki beş yıllık hizmetini durup dinlenmeden gördüğü halde onu yine “tembel miskin” diye kötülemekten sıkılmayan bu kötü insanı ezici bir bakışla süzüyordu. Yine yüreği parçalanır gibi oluyor göğsüne sıcak bir şeyler yayılıyor çeneleri kilitleniyor şakakları zonkluyordu. Bir anda bu titreme durdu. Koca Ali gözlerini açtı. Bir hafta buna nasıl dayanmıştı? Şaşırdı. Hacı Kasap çubuğu yanına bıraktı. Hizmetçisinin bu ağır bakışından kurtuluvermiş gibi dırlandı:

– Kolunun diyetini benim verdiğimi unutuyorsun galiba! dedi. Ben olmasaydım şimdi çolak kalacaktın…

Koca Ali yine karşılık vermedi. Acı acı gülümsedi. Kızardı. Sonra birden sarardı. Hızla döndü. Bilediği satırların en büyüğünü kaptı. Sıvalı kolunu yüksek kıyma kütüğünün üstüne koydu. Kaldırdı ağır satırı öyle bir indirdi ki… O anda kopan kolunu tuttu. Gördüğü şeyin ürperticiliğinden gözleri dışarı fırlayan Hacı Kasap’ın önüne:

– Al bakalım şu diyetini verdiğin şeyi! diye hızla fırlattı. Sonra giysisinin kolsuz kalan yenini sıkı bir düğüm yaptı. Dükkândan çıktı.

Onun bir zamanlar geldiği yer gibi şimdi gittiği yeri de kentte kimse öğrenemedi.


yusuf123414 isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alt 21-11-2016, 05:21   #10 (permalink)
Avatar Yok
 
Standart

Çok eskiden köyün birin de bir yaşlı evliya ve fukara oğlu yaşarmış bu köyün
hemen karşısın da da çok ama çok yüksek bir de dağ varmış ve bu dağın tam
tepesin de için de bir yılan bulunan bir kuyu var imiş ne zaman bu yaşlı
evliyanın başı derde girse bu yılanın yanına gider ve yılan da ona bir altın
lira verirmiş gel zaman git zaman artık yaşlı adam oraya çıkamaz hale gelmiş
ve bir gün oğlunu yanına çağırmış ve demiş ki bak oğlum o dağın tepesin de
bir kuyu var oraya git kuyudan bir yılan çıkacak benim oğlum olduğunu söyle
ve sana vereceği emaneti al ve bana getir demiş oğlu da tamam baba deyip
koyulmuş yola kuyunun başına gelince yılan çıkmış oğlan anlatmış her şeyi
yılan da uyuya inmiş ve bir altın vererek bunu babana götür demiş oğlan da
için den söyle düşünmüş eğer ben bu yılanı öldürürsem kuyudaki bütün
altınları alır ve çok zengin olurum demiş ve yerden aldığı bir taşı yılana
fırlatmış taş yılanın kuyruğuna gelmiş ve can havliyle oğlanı ısırmış derken
epey zaman sonra oğlan zehirlenerek ölmüş adam iyileşmiş ve doğru yılanın
yanına gitmiş her şeyden haberi olan adam başlamış yılana anlatmaya işte
öyleydi böyleydi o cahildi falan
filan demeye ve demiş ki gel tekrar eskisi gibi dost olalım. yılan şöyle
cevap vermiş "yooooookkkkkk olmazzzzzzzzz bende bu kuyruk acısı sende de bu
evlat acısı varken biz artık dost olamayız"

SEs olaylarını bulurmussunuz


HackerZ isimli Üye şimdilik offline konumundadır  




Hızlı Cevap

Doğrulama Sorusu
Mesajınız:
Yazı şeklini sil
Kalın
Eğik yazı
Altı çizik

Grafik ekle
Alıntı yap [QUOTE]
 
Alanı Küçült
Alanı Büyült

Seçenekler
Stil


bir metin üzerinde ses olayları incelemesi

bir metin üzerinde ses olayları incelemesi konusu, LakLak Bölümü / Soru Cevap forumunda tartışılıyor.


Konu etiketleri: ses olayları ile ilgili metinler, bir metindeki ses olayları, bir metin üzerinde ses olayları, içinde ses olayları olan metinler, metinde ses olayları, çeşitli metinlerden ses olaylarına örnekler, ses olayları örnek metin, bir metinde ses olayları, ses olaylarına örnek metinler, metin üzerinde ses olayları, http wwwbakimliyizcom soru cevap 120146 bir metin uzerinde ses olaylari incelemesihtml, ses olayları metin örnekleri, ses olayları olan metinler, bir metin uzerinde ses olaylari, ses olaylarıyla ilgili metinler,

Benzer Konular

Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Türkçedeki Ses Olayları Nelerdir?-Ses Olayları Hakkında elif Türkçe ve Edebiyat 6 17-12-2015 08:36
Doğa Olayları Maddeleri Nasıl Etkiler? -Doğa Olayları elif Soru Cevap 1 30-01-2015 10:05
Herhangi Bir Metin Üzerinde Belli Başlı Ses Olayları gizem Soru Cevap 14 03-06-2014 10:32
Kitap incelemesi örneği-Ana (Maksim Gorki) ebush Eğitim ve Öğretim 0 13-04-2013 03:11
öğretici metin ve sanatsal metin arasındaki farklar nelerdir? Я Genel Kültür Paylaşımlarınız 0 11-10-2010 11:29

Üye olmadan soru sorabilirsiniz!

Bütün Zaman Ayarları WEZ +4 olarak düzenlenmiştir. Saat şuan 01:49 .


Powered by vBulletin® Version 3.8.7
Copyright ©2000 - 2016, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO 3.5.2 ©2010, Crawlability, Inc.
Web Stats