bakimliyiz
Konu etiketleri: sosyolojinin gelişmesinde etkili olan olay ve olgular, sosyolojinin doğuşunda etkili olan olaylar, sosyolojinin doğuşuna etki eden faktörler, sosyolojinin gelişmesinde etkili olan olaylar, sosyolojinin gelişiminde etkili olan olay ve olgular, bilimsel gelişmeleri etkileyen tarihi olaylar, sosyolojinin dogusunda etkili olan olaylar, sosyolojinin doğuşunda etkili olan olayları sıralayınız, sosyolojinin doğuşunu etkileyen faktörler, sosyoloji in doğuşuna etki eden olaylar, sosyolojik düşüncenin doğuşu, bilimsel gelişmeleri etkileyen tarihi olaylar nelerdir, sosyolojiyi etkileyen faktörler, sosyolojinin doğuşu, sosyolojinin doguşunda etkili olan olaylar,
Sponsor Reklamlar
Geri git   Bakimliyiz.Com > Bakimliyiz.com Özel > LakLak Bölümü > Soru Cevap

Kadın Portalı Kayıt Ol Reklam Verin İletişim Forumları Okundu Kabul Et
Alt 07-10-2011, 05:31   #1 (permalink)
Kayıtsız Üye
Avatar Yok
 
Standart sosyolojinin doğmasını etkileyen olaylar nelerdir ?

sosyolojinin doğmasını etkileyen olaylar nelerdir ?

 

Alt 08-10-2011, 10:54   #2 (permalink)
Я
 
Я - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Standart

SOSYOLOJİNİN DOĞUŞU VE GELİŞİMİ

Toplumla ilgili fikir ve düşünceler insanlık tarihi kadar eskidir. Ancak toplumu ve toplumsal olayları bilimsel olarak araştırıp incelemeyi oldukça yeni bir gelişme olarak değerlendirebiliriz. Bu bağlamda sosyoloji ikiyüzyıllık bir geçmişe sahip bir bilim dalıdır. Sosyoloji 19.yy’da özellikle Batı Avrupa toplumlarında meydana gelen önemli siyasi sosyal ekonomik ve entelektüel gelişme ve değişmelerin sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Batı Avrupa toplumlarında meydana gelen büyük değişimler modern toplum denilen bir toplum biçimini ortaya çıkarmıştır. Modern toplum eski topluma ait birbirinden kopuk toplulukların bütünleşmesini gelenek ve dinden kopmayı bireyleşmeyi rasyonelleşmeyi kentleşmeyi eşitsizliği kapsayan bir dizi süreçle ortaya çıkmıştır. Bu karmaşık toplumu incelemek sosyolojinin konusu haline gelmiştir.

Modern toplumu oluşturan olaylar şunlardır:

1.Ulus devletin yükselişi.
2.Endüstrileşme
3.Kapitalizmin yükselişi
4.Sosyalist ülkelerin ortaya çıkışı
5.Temsili demokrasinin doğuşu
6.Bilim ve teknolojideki gelişmeler
7.Kentleşme
8.Kitle iletişim araçlarının gelişimi ve çeşitlenmesi
9.Rönesans
10.Aydınlanma
11.Fransız ve Amerikan devrimleridir.

Sosyoloji kelimesi Fransız sosyologu ve tarih felsefecisi A. COMTE tarafından icat edilmiştir. Comte sosyal olayları doğa bilimleri modelinde kurmayı amaçlayan bir sosyoloji kurmak istemiş ancak bunu başaramamıştır. Daha sonra Comte’u takip eden Fransız sosyologu E. Durkheim sosyolojinin konusu yöntemi ve akademik yaşamda yer alması konusunda önemli çalışmalar yaparak sosyolojinin gerçek olarak kurulmasını sağlamıştır. Daha sonraki gelişmeler sosyolojinin bütün dünyada giderek daha çok yayılmasına neden olmuştur. Sosyolojiye önemli katkı sağlayan başlıca düşünürler E. Durkheim K. Marks M. Weber V. ParetoG.SimmelW. Mills ve T. Parsons’dur.Türkiye’de sosyolojinin kurucusu ise Ziya Gökalp’dir.





Kavramsal İçeriği

Sosyoloji; “Toplum Bilimi” veya “sosyal olayların bilimi” ya da “sosyal örgütlenme ve sosyal değişimler bilimi” olarak da bilinmektedir.


Aslında sosyoloji sosyal hayatımızda var olan sosyal gerçekleri (sosyal hadiseler ve olgular) insanların meydana getirdiği grupları grupların davranışlarını ve sosyal kurumları olduğu gibi inceleyen pozitif bir sosyal bilim dalıdır. Bir başka ifadeyle sosyoloji bir takım varsayımlardan çok; var olan gerçekleri ortaya koymaya çalışan sosyal gerçeğe eğilen bir ilimdir.


Geniş anlamıyla sosyoloji insanların birbirleriyle kurdukları sosyal münasebetleri sosyal gruplar kurumlar ve örgütler arasındaki münasebetleri toplu eylem toplu direniş gibi topluluk ve fert davranışlarını değişik düzeylerde bütün sosyal etkileşim biçimlerini sosyal yapı özelliklerini ve bu yapıda ortaya çıkabilecek değişme temayüllerini belirli bir yöntem dahilinde inceleyen sosyal gerçekleri ve süreçleri sistematik ve bilimsel olarak mercek altına alan bir bilim dalıdır.


Sosyoloji hem insan davranışının yüz yüze etkileşim bağlamlarını (Mikro-Sosyoloji) hem de çok sayıdaki ve büyük ölçekli grupların örgütlerin veya sosyal sistemlerin (Makro-Sosyoloji) özelliklerini inceler.
Sosyoloji fertten ziyâde toplumun aynasıdır. İnsanın sosyal diye vasıflandırabileceğimiz bütün davranışları sosyolojinin ilgi alanına girmektedir. Her ne kadar insan ruhuna pek yakın olan ilgi alanlarını değerleri ve duyguları ihtiva eden sorunları ele alıyorsa da sosyoloji bir şeyin iyiliği veya kötülüğü uygunluğu veya uygunsuzluğu gibi hususlarda yargıda bulunmaktan uzak durmaya yani tarafsız kalmaya gayret etmektedir.



Sosyolojinin Tarihçesi

Sosyal olaylar her ne kadar insanlık tarihi ile başlatılmakta ise de hadiselere sosyolojik yaklaşım tarzı daha çok 18. ve 19. yüzyıllarda ortaya çıkmıştır.
Sosyoloji terimi ilk kez bir sosyolog olmaktan ziyâde bir bilim felsefecisi olan Fransız August Comte (1798-1857) tarafından kullanılmış ve İngiliz Herbert Spencer (1820-1903) tarafından da geniş kitlelere tanıtılmıştır.
Ancak sosyolojinin ilk temel esaslarını ilmî yöntemlerle ortaya seren ilk bilim adamı belki de İbni Haldun ‘dur (1332-1406). Prof. Dr. W. Barthold’a göre İbni Haldun tarih felsefesinin en mümtaz simalarından birisi olduğu kadar sosyolojinin ilk büyük kurucusudur. Sosyal kanunları tarihî hadiselerden çıkaran İbni Haldun cihan tarihinde büyük devlet ve medeniyetlerin kuruluşunda göçebe unsura yer verdiği bunların medeni halk içerisinde yaşayıp milliyetlerini kaybettikleri hakkındaki fikirleri bugün bile geçerlidir. Ayrıca sosyal psikoloji sosyal ekonomi tarih felsefesi etnografya sosyal coğrafya sosyal felsefe kentleşme sosyal antropoloji gibi sosyal bilim dallarına ait sosyal teorileri ciddî mânâda ancak 19. asırda kavranabilmiş ve bir çok Avrupalı bilim adamının çalışmalarına temel dayanak vazifesi görmüştür.


kaynak: toplumdusmani.net

Я isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alt 08-10-2011, 10:55   #3 (permalink)
Я
 
Я - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Standart

SOSYOLOJİNİN DOĞUŞU:

Sosyolojinin doğuşu; bir yandan endüstri hareketlerine ve endüstrinin yarattığı sosyal ekonomik ve siyasi olaylara diğer yandan sosyal ve felsefi fikirlerin birikimi sonucu meydana gelen sosyal düşünce ve oluşumuna bağlıdır.
Felsefi düşünüşteki oluşum sonucunda ihtisas dallarına ait birikimler felsefeden ayrılmışlardır. Felsefeden ayrılan bilimlerin hepsinin binlerce senelik tarihi vardır. Sosyoloji felsefeden çıkan en son bilimler arasındadır.
Sosyolojinin felsefeden nasıl ayrıldığını ve diğer bilimler arasındaki yerini incelemek için endüstri ihtilali üzerinde de durmak gerekir.
14. yy İngiltere’sinde hayvancılığın yanı sıra yüncülük faaliyeti de bir hayli ilerlemişti. 15. yy’da ise yünler ihraç edilmeye başlanmıştır. Böylece yüncülük büyük bir endüstri haline gelmiştir. Ailenin çoğu çiftçilikle beraber yüncülük de yapmaktadır. Ancak onun ticareti ile uğraşan hiçbir aile yoktur. Mahsül az olduğu ve çiftçiler zor durumda kaldıklarında borç para almak durumunda kalıyorlar. Buna karşılık da yünlerini dokumalarını daha ucuza tüccara satmak zorunda kalıyorlardı.
Yün ve dokumaların fazla olduğu dönemlerde köylüler mallarını kendileri satmıyor toptan olarak tüccarlara veriyorlardı. Böylece aracıların ortaya çıkmasıyla kapitalist / sermayedar bir sınıf doğmuştur.
Zaman zaman toptancı büyük tüccarların üreticilerin elindeki yün ve dokumaların tamamını alabilmek için çok büyük sermayeye ihtiyaç oldu. Bu durum sermayenin ‘üretim sermayesi’ haline gelmesini sağlamıştır. Britanya adasının güney batısında başka bir gelişme olmuş; kumaş tüccarları tüccarlığı bırakıp yün üreticiliğine başlamıştır.

Я isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alt 08-10-2011, 10:56   #4 (permalink)
Я
 
Я - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Standart

Bir yandan devlet ve din kendini güçlendirirken diğer yandan feodalizm de gücüne güç katmaktadır.
Kölelik sistemiyle büyük aileler güçlenirken 10.yy’da serf sistemiyle derebeyler güçlerini insanlar üzerinde hissettirmektedirler.
İnsanlar arasındaki emredenler ve emir alanlar durumu ilk zamanlarda kölelik kurumunu sürdürürken orta çağda ‘serf-senyör’ ilişkilerinde bu egemenlik bir kat daha kuvvet kazanmıştır. Özellikle 10. yy’da hakimiyet gaddarca ve zalimceydi. Bu asırda bir taraftan Roman – Germen imparatorluğu diğer taraftan papa kendi hakimiyetlerini sürdürmektedir.
Aile meseleleri ekonomik ilişkiler siyasi problemler hemen hemen bütün sosyal durumlar devletin içinde çözüme kavuşturuluyordu.
Esasen 1215 yılında zamanın “insan hakları beyannamesi” diyebileceğimiz ‘Magna Carta’ imzalanmıştır.
Ancak 15 16 ve 17. yüzyıllarda Rönesans ve reformun getirdiği yenilikler o çağın sosyal düşüncesini tamamen çökertmiştir. Rönesans Roma-Germen imparatorluğunun temellerini sarsmış reform da kilisenin egemenliğini bir hayli zayıflatmıştır.
Rönesans reform ve hümanizm hareketleri insanların düşüncelerini değiştirmeye başlamıştır. Böylece yeni bir sosyal düşünce sistemi oluşmaya başlar. Sonuçta Avrupa’daki büyük imparatorluklar parçalanıp birbirine eşit küçük prenslikler haline gelir.
Katolikler ile Protestanlar arasındaki 30 yıl savaşları Avrupa’yı acı ve felaketlere sürükler. Bu buhran döneminde düşünürler bütün çatışmaları ortadan kaldıracak bütün insanların üzerinde anlaşabilecekleri temel bir düşünce aramaya yöneldiler. Bu sorun tabii/doğal hukuk nazariyesinde cevabını buluyordu. Böylece sosyal düşüncenin gelişimi yeni bir çağa girmiştir. Bu dönem aynı zamanda hazırlık dönemini oluşturmaktadır.
Tabii hukukda insanları yöneten bir takım hukuk kuralları ahlak kaideleri ekonomik kaideler örfler gelenekler vardır. Bütün bunlar insanlar arası ilişkileri düzenlemeye yöneliktir. Fakat ister yazılı olsun isterse yazısız tüm kaideler zamandan zamana toplumdan topluma değişmektedir. Acaba bu değişen kuralların altında değişmeyen kurallar bulmak mümkün müdür?
Öyle kaideler prensipler bulunmalıdır ki bütün bu değişen çeşitlilik arzeden kurallar için bir ölçüm görevi görsün.
İşte bu ölçüm görevini görecek olan kurallara değişmez prensiplere ‘tabii hukuk’ denmiştir.
Hugo Grotius (1583-1642) T. Hobbes (1588-1679) J.J. Rousseau (1712-1778) Jean Bodin (1532-1596) Samuel Pafendorff (1632-1694) J.Locke (1632-1704).
Bunlar ‘tabii / doğal hukuk’ kavramı üzerine düşünen ilk isimlerdir. Bu düşünürlerin görüşlerinden sonra sosyoloji yeni bir hazırlık dönemine girmiştir.
Bütün bu düşünürler zamandan zamana değişen toplumdan topluma değişiklik gösteren ve insanlar arası ililşkileri düzenleyen yazılı yazısız kuralların bir başka değişle pozitif konuların temelinde değişmeyen herkesin üzerinde anlaşabileceği bir temel prensip aramışlardır. Yani doğal hukukun ne olduğu sorusuna cevap aramışlardır.
Söylenenleri özetleyecek olursak doğal hukuk:
a) İnsanın iç aleminden mevcuttur b) daimidir c) değişmezdir d) her insanda aynıdır e) kökü insanın oluşumundadır f) akıl aracılığı ile bilinçli hale getirilebilir.
Demek ki doğal hukuku her insan iç dünyasında ve kendi aklı ile bulabilir. O zaman değişmez ölçüler bulunmuş olacaktır.
Örneğin hakkaniyet duygusu insanın kendi tabiatında yatmaktadır Bu tabii hukukun özüdür. ‘Ahlaki duygu’ da insanın iç aleminde yatmaktadır. Bu da ‘tabii ahlakı’ temsil edebilir.
17. ve 18. yüzyıllarda tabii hukuk düşüncesi Avrupa’da en parlak dönemini yaşamıştır. Tabii hukuk ve ahlakın her zaman geçerli olacağı kabul edilmiştir.
İnsanlar eşit doğmuşlardır. Bu insanın tabiatında bulunan hak ve hukuk anlayışıdır. Buna göre insanlar arasında tatbik edilen çeşitli idari sosyal ve siyasi düzenler de tabii hukuk prensiplerine göre düzenlenmelidir.
17. ve 18. yy’da bu sorun gündeme gelmiştir. Devlete nasıl bir şekil verelim ki insanı insan yapan vasıf bozulmasın zedelenmesin. İnsanı insan yapan bu vasıf tabii hukuktur. İnsanın iç aleminde bulunan hukuk ve hukuğun da kaynağıdır.
İnsanı insan yapan bu vasıf bulunduktan sonra artık devlete ve insanlar arası ilişkilere bir şekil vermek mümkün olacaktır. Bu arayışta ‘toplumsal sözleşme’ görüşünü ortaya çıkarmıştır. Bu konuda Rousseau’nun ‘Toplum Sözleşmesi’ adlı eseri en ünlülerindendir.
Rousseau’nun toplum sözleşmesinin esası insanların doğuştan hür yaratılmış olduğu ve bu tabiatları sayesinde içinde bulunmuş oldukları düzene şekil verebilirler tarzında açıklanabilir. Ona göre siyasi düzen insanların anlaşmasının bir eseridir. O halde yine anlaşarak bunu değiştirebilirler yani yeni baştan şekil verebilirler. Ona göre insanı insan yapan birlikte yaşama duygusudur. Çünkü insan tabiatı itibariyle iyidir sosyalleşme duygusuna sahiptir.
Hobbes bu konuda Rosseau’dan daha farklı düşünmektedir. Ona göre insan tabiatı icabı hiç de sosyal değildir. İnsan yapısı itibariyle birlikte yaşamaya da hiç uygun değildir. İnsan yaratılışından kötüdür.
Ona göre “homo homini lupus” yani “insan insanın kurdudur”. İnsan daima menfaati peşinde koşan bir varlıktır. Bu nedenle insanlar arasında her zaman savaş durumu mevcuttur. İnsanı bu tehlikeli savaşçı tabiatından uzaklaştırmak için ona sınırsız özgürlük vermemek gerekir. İnsanı insan yapan vasfı kötü olduğuna göre onun elinden sınırsız özgürlükleri alarak kayıtsız şartsız bu özgürlüklerden fedakarlık edeceği bir idari sistemi geliştirmek lazımdır.
Locke’da mülkiyet idaresini tavsiye etmiştir. Ona göre devlet ve onun başındaki hükümdar sınırsız güce sahip olmalıdır. Bireylerin isyanına karşılık despotik bir idare olmalıdır.
Sosyal düşüncenin gelişmesiyle bizi ilgilendiren yön artık devlet düzeni için tabii hukuk görüşüyle birlikte insanın kendisi ölçü olarak alınmaya başlamıştır. Ölçü bir yerde gökyüzünden yere inmiş ve sonra insanın kendisine kadar gelmiştir.
Özet olarak ilk zamanlar devlette model; ideler aleminden alınmış sonra bu model ilahi içerikle doldurulmuş daha sonra da gerçek hayatta aranmış ve insanın tabiatı yani kendisi ölçü olarak alınmıştır.
Bu kadar uzun bir süre içerisinde üzerinde anlaşılacak bir ölçünün bulunamamış olmasının nedeni; ‘insan’ kavramı felsefi bir kavram olduğundan bütün bu düşünürler toplum felsefesi yapmışlardır. Olanı olduğu gibi değil de olması gerekeni hep konu edinmişlerdir. Bu yüzden bütün bu çalışmaları sosyolojinin hazırlık safhası olarak görüyoruz.

SOSYOLOJİNİN DOĞUŞU:

Sosyolojinin doğuşu; bir yandan endüstri hareketlerine ve endüstrinin yarattığı sosyal ekonomik ve siyasi olaylara diğer yandan sosyal ve felsefi fikirlerin birikimi sonucu meydana gelen sosyal düşünce ve oluşumuna bağlıdır.
Felsefi düşünüşteki oluşum sonucunda ihtisas dallarına ait birikimler felsefeden ayrılmışlardır. Felsefeden ayrılan bilimlerin hepsinin binlerce senelik tarihi vardır. Sosyoloji felsefeden çıkan en son bilimler arasındadır.
Sosyolojinin felsefeden nasıl ayrıldığını ve diğer bilimler arasındaki yerini incelemek için endüstri ihtilali üzerinde de durmak gerekir.
14. yy İngiltere’sinde hayvancılığın yanı sıra yüncülük faaliyeti de bir hayli ilerlemişti. 15. yy’da ise yünler ihraç edilmeye başlanmıştır. Böylece yüncülük büyük bir endüstri haline gelmiştir. Ailenin çoğu çiftçilikle beraber yüncülük de yapmaktadır. Ancak onun ticareti ile uğraşan hiçbir aile yoktur. Mahsül az olduğu ve çiftçiler zor durumda kaldıklarında borç para almak durumunda kalıyorlar. Buna karşılık da yünlerini dokumalarını daha ucuza tüccara satmak zorunda kalıyorlardı.
Yün ve dokumaların fazla olduğu dönemlerde köylüler mallarını kendileri satmıyor toptan olarak tüccarlara veriyorlardı. Böylece aracıların ortaya çıkmasıyla kapitalist / sermayedar bir sınıf doğmuştur.
Zaman zaman toptancı büyük tüccarların üreticilerin elindeki yün ve dokumaların tamamını alabilmek için çok büyük sermayeye ihtiyaç oldu. Bu durum sermayenin ‘üretim sermayesi’ haline gelmesini sağlamıştır. Britanya adasının güney batısında başka bir gelişme olmuş; kumaş tüccarları tüccarlığı bırakıp yün üreticiliğine başlamıştır.

DOKUMA ENDÜSTRİSİNE MAKİNENİN GİRİŞİ:

Makinenin endüstri hayatında kullanılması her ne kadar tam anlamıyla endüstri ihtilali değilse de endüstrideki gelişmeyi hazırlayan en önemli faktördür.
Makineyi dışarıdan aldığı bir hareket ettirici kuvvetle teknik bir işlemi başarıya ulaştıran bir alet olarak tanımlayabiliriz.
Bu tanımın özelliği ilkçağdan beri her aletin makine kavramı içerisine alınmamış olmasıdır. Aynı zamanda makine endüstrisinin kendisi de insan ve toplum bakımından dünya görüşü davranış ve yaşayış tarzları bakımından farklılıklar doğurmuştur. Makinenin endüstri hayatına girişi ilk defa tekstil endüstrisinde olmuş ve ipek dokumacılığına büyük etki yapmıştır.
1769 yılında James Watt tarafından icat edilen; ‘buhar makinesi’ İngiltere’nin dokuma işine yepyeni bir boyut kazandırmıştır. 1780 yılında Richard Arkright tarafından icat edilen; ‘pamuk eğirme makinesi’ bugün bile kullanılmaktadır. Böylece giderek dokumanın tamamını makineler yapmaya başlamıştır.
Buhar makinesiyle birlikte ulaşım nakliye faaliyetleri büyük önem kazanmıştır. Lokomotifin icadıyla da ticaret işi çok büyük hamle yapmıştır.
Düzgün imal edilen kumaşlar Avrupa’ya ihraç ediliyor ve orada büyük değer kazanıyordu.
İcatlar ve fabrikalar sosyal hayatı değiştirmeye başlamıştır. Fabrikalar etrafında meydana gelen büyük kalabalıklar büyük endüstri merkezlerini meydana getirmiştir. Giderek endüstri merkezleri de sanayi merkezlerine dönüşmüştür.

MAKİNENİN SOSYAL HAYATA ETKİSİ:

1773 de Mancesther’in nüfusu 30.000 civarında iken 1920 yılında bir milyona yükselmiştir. Liverpool’da başlayan ticaret civarda fabrikaların kurulmasına yardım etmiş ve daha sonra o bölgeyi tam anlamıyla bir endüstri merkezi haline getirmiştir.
İcatlar birbirini izlemiş ve ‘büyük endüstri devrimi’ olmuştur. Nerede endüstri faaliyeti başlamışsa orada ‘şehirleşme’ hareketi görülmüştür. Bu kaçınılmaz gerçek sosyolojik bir kuraldır.
Endüstri merkezleri köylüleri ve çiftçileri kendisine çekmiş küçük küçük aileler halinde sanayi merkezlerine doğru bir iç göç başlamıştır. Böylece ailenin yapısı da değişmiş eskinin ‘büyük aile’si yerini endüstri toplumlarının ‘küçük aile’ tipine bırakmıştır.
Yüzyüze ilişkiler kader birliği ve insanlar arasındaki ‘biz’ duygusu zayıflamış ‘ben’ duygusu insanlara hakim olmuştur. Rekabet bireycilik artmıştır. Büyük sosyal gruplar meydana gelmiş büyük şehirlerde büyük pazarlar iş merkezleri ve çok uzak yerlerle haberleşmeler telefon telgraf telsiz ve nihayet basın hayatının büyük insan toplulukları üzerindeki dinamik etkileri dünyanın çehresini değiştirmiştir. İnsanların günlük hayatları ve davranışları da değişmeye başlamıştır. İnsanlar üzerlerinden cemaat desteğinin kalkmasıyla yalnız kalmaya ve işlerini tek başına yapmaya başladılar. Bununla beraber huzursuzluklar da giderek artmaya başlamıştır.

Endüstri Devriminin Sonuçları:

1- Teknik imkanlar fabrika sistemini doğurmuştur.
2- İlmi buluşlar teknik icatlara yol açmıştır.
3- Endüstri ihtilali büyük ölçüde sermaye birikimi sonunda meydana gelmiştir.
4- Ticaretin ve kredinin gelişmesi endüstri ihtilalini hazırlığına yardımcı olmuştur. Daha sonraları sermayedarlar ticaret alanından sanayi alanına kayarak endüstrileşmenin önemli bir hazırlayıcısı olmuşlardır.
5- Endüstri ihtilali bir süreç içinde gelişmiştir. Bütün bunlar iki ikibuçuk asır içinde olmuştur.
6- Endüstrileşme süreci halkın kendi kendine yeten tarım alanlarından pazarların üretimin hakim olduğu şehir merkezlerine akınlarla devam etmiştir.
Endüstrileşme şehirleşmeyi de beraberinde getirmiştir.
7- 18.yy da şehirleşme kendine has birçok sosyal problemler ortaya çıkarmıştır. Bu problemlerle dolu ortamda bireye bir şahsiyet kazandırılmaya çalışılmıştır.
8- Üretim ve nakliyenin birlikte oluşturdukları ekonomik kalıp endüstri gelişiminin temelinde bulunan önemli sistemlerden biri olmuştur. Üretim ve nakliye sonunda elde edilen gelir yine üretim için harcanarak sermaye artışı sağlanmaktadır.
9- Bütün bunların sonunda ortaçağın mesleki zümreleri yerini endüstri çağının modern toplumunun sosyal sınıfları ve bu sınıfların içinde yer aldığı sosyal tabakalara bıraktı.
10- Devletten çok toplum önem kazandı. Toplum meselelerini artık devlet güçleriyle siyasi ve idari kanunlarla anlama olanağı kalmamıştır.
Toplum olaylarını da tıpkı tabiat olayları gibi anlamak ve incelemek gerekiyordu. Nasıl bir fizik tabiat varsa onun gibi bir de sosyal tabiatın varlığı kabul edildi. İşte bu yeni tabiatı anlamak için yeni bir bilime gereksinim duyuldu. Bu bilim; sosyolojiydi.

SOSYOLOJİNİN FELSEFİ TEMELİ:

Fransa’daki pozitivistler 1717-1783 yılları arasında yayınlamış oldukları ‘Büyük Ansiklopedi’ adlı felsefi yayında pozitivist fikirlerini yaymaktaydılar. Saint Simon dahil olmak üzere sosyolojinin adını anmamakla beraber sosyal meseleler üzerine fikirler ileri sürmekteydiler. Bunlar ‘sosyal filozifi’ yapmaktaydılar. O zamanlar ‘sosyal fizik’ ve ‘sosyal ahlak’ gibi kavramlarla sosyolojiye bir yaklaşım içerisindeydiler.
İlk kez ‘sosyoloji’ terimini Fransız pozitivistlerinden Auguste Comte kullanmıştır.
Pozitivistlere göre olaylar önemlidir. İçinde yaşadığımız görünen somut olaylar esas alınmalıdır. Olayların maddenin özünü aramakla vakit kaybedilmemelidir. Yapılacak şey olaylar arasında değişmez ilkeleri bulmaya çalışmalıdır. Onlara göre fizikte olduğu gibi “varolan yok olamaz yok olan da varolamaz”. Sosyal olaylar dahil bütün olaylar arasında sıkı bir ‘determinizm’ vardır.

POZİTİVİZMİN ÖZELLİKLERİ :

1- Görünen somut olaylar gerçekten göründükleri şekilde ve aralarındaki düzenliliklerle beraber gözlem ve deney yoluyla tespit edilmelidir. İşin içine metodoloji de girmiştir.
2- Maddenin ve olayların gizli kuvvetlerini keşfetmeye gerek yoktur. Esasen onu bulamayız.
Comte göre bilgi üç aşamadan (3 Hal Kanunu) geçmiştir:
a) Teolojik devir b) metafizik devir c) pozitivist devir.
3- Bütün pozitif bilimlerde önceden görmek ve bilmek esastır. Bunun içinde olaylar arasında değişmez prensipleri tespit etmek gerekmektedir.
4- Sonuçtan emin olunmalı ve pozitif bilimler sayesinde bilgiden bilgiye geçişler sağlanmalıdır. Bu aynı zamanda bilgisel ilerlemeyi de mümkün kılacaktır.

Pozitivistlere göre astronomi fizik kimya biyoloji bir sıra içinde kurulmuşlar ve en son olarak da sosyoloji kurulmuştur. Her bilim kendinden önceki bilime muhtaçtır. Bu şekilde birbiri üzerine kurulan bilimler organik esastan doğmuştur.
Böylece pozitivizm; din büyü hurafe gibi konulara savaş açmıştır.

Я isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alt 08-10-2011, 10:57   #5 (permalink)
Я
 
Я - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Standart

Ayrıca aşağıdaki başlığa bakabilirsiniz.

http://www.bakimliyiz.com/odevler/82...-nelerdir.html

Я isimli Üye şimdilik offline konumundadır  




Hızlı Cevap

Doğrulama Sorusu
Mesajınız:
Yazı şeklini sil
Kalın
Eğik yazı
Altı çizik

Grafik ekle
Alıntı yap [QUOTE]
 
Alanı Küçült
Alanı Büyült

Seçenekler
Stil


sosyolojinin doğmasını etkileyen olaylar nelerdir ?

sosyolojinin doğmasını etkileyen olaylar nelerdir ? konusu, LakLak Bölümü / Soru Cevap forumunda tartışılıyor.



Benzer Konular

Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
İnsan Sağlığını Etkileyen Faktörler Nelerdir? elif Sağlığımız 3 23-12-2013 04:39
Tarihte Bilinmeyen Küçük ve İlginç Olaylar Nelerdir? elif Tarih 0 21-06-2011 12:49
Sosyolojinin Doğuşuna Etki Eden Olaylar Nelerdir? elif Eğitim ve Öğretim 0 13-06-2011 02:23
Bağışıklık Sistemini Etkileyen Hastalıklar Nelerdir? elif Sağlığımız 0 14-03-2011 02:32
Yerleşme ve Yerleşmeyi Etkileyen Faktörler Nelerdir? elif Coğrafya 0 05-02-2011 12:12

Üye olmadan soru sorabilirsiniz!

Bütün Zaman Ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 03:20 .


Powered by vBulletin® Version 3.8.7
Copyright ©2000 - 2014, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO 3.5.2 ©2010, Crawlability, Inc.
Web Stats