bakimliyiz
Sponsor Reklamlar
Geri git   Bakimliyiz.Com > GENEL KÜLTÜR > Eğitim ve Öğretim > Tarih

Kadın Portalı Kayıt Ol İletişim Forumları Okundu Kabul Et
Alt 30-04-2010, 03:47   #1 (permalink)
 
mormavi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Arrow Padisahlar Neden Hacca Gitmedi?

Padişahlar neden hacca gitmediler?

Önümde iki soru var…

1. “Osmanlı padişahlarından hiç birinin hacca gitmediği doğru mu? Doğru ise çok dindar olduklarını bildiğimiz padişahlar neden hacca gitmediler?”

2. “Yazdığınız eserlerde idealize ettiğiniz padişahlardan pek çoğunun bu arada meselâ Sultan Dördüncü Murad’ın içki içip sarayda keyfettiklerini bir gazetede okudum. Gazetenin yazdıkları mı doğru yoksa sizin yazdıklarınız mı?”

Tarih bilgisinin gazetelerden değil tarihî belgelerden alınması gereğini hatırlattıktan sonra Osmanlı padişahlarının şarap içtikleri hem bir genelleme hem de bir aldatmacadır…

Bu iftira öncelikle Yıldırım Bayezid’e yöneliktir ki dini salâhatı yaşça geçkin olmasına rağmen “Bize böyle fâzıl ve kâmil bir damat gerektur” diyerek kızını büyük din bilgini Emir Sultan’a (asıl ismi Şemsüddin Muhammed Buharî) verecek kadar yüksek seviyededir.

Öte yandan Emir Sultan’ın dini hükümlere bağlılığını bilenler padişah bile olsa içki içerek dinin hükmüne karşı gelen birinin kızını almayacağını da iyi bilirler.

Sultan Dördüncü Murad’ın içki içtiği söylentisi ise Safevi casusları tarafından milleti padişahından soğutmak amacıyla çıkarılmış bir dedikodudur.

Sultan Murad “gut hastalığı”na müptelâ idi. Mafsallarında zaman zaman dayanılmaz ağrılar hissederdi. Biraz olsun rahatlamak için de doktorlarının tavsiyesiyle afyon alırdı. Afyonun uyuşturucu etkisi olduğu için bazen padişahın dengesi bozulur salınarak yürürdü. Osmanlı Devleti ile arası açık olan Safevi casusları işte bu görüntüyü kullanarak padişahın içki içtiğini yaydılar.



Neden hacca gitmediler?

Osmanlı padişahları tüm icraatlarını şeyhülislâmın fetvasına dayandırmak zorundaydılar…

Bu hükümden biraz olsun ayrılan padişahlar karşılarında şeyhülislamı buluyor şiddetli tepki görüyorlardı. Meselâ Yavuz Padişah düzeni bozan Hıristiyanların zorla Müslüman yapılmasını emredince Şeyhülislâm Zembilli Ali Cemali Efendi şiddetle buna karşı çıkmış böyle bir yetkisi olmadığını ısrar etmesi halinde ise tahttan indirilmesi için “fetva” vereceğini Yavuz Padişah’a söylemişti. Yavuz Padişah ancak bu ciddi tehdit karşısında verdiği karardan dönmüş iş tatlıya bağlanmıştı.

O kadar ki Kanuni Süleyman her icraatını Şeyh’in fetvasına uygun yaptığını göstermek için fetva dolu sandığın mezarına konmasını istemiş İslâm inancında buna yer olmadığını söyleyerek merak içinde sandığı açtıran Şeyhülislâm kendi fetvalarını görünce başını ellerinin arasına alıp şöyle mırıldanmıştı:

“Sen kendini kurtardın Süleyman ya biz kendimizi nasıl kurtaracağız!”

Böyle bir dünyada dinin hükmüne aykırı icraat yapmanın imkânsızlığı ortadadır. Demek oluyor ki padişahların hacca gitmemesi altı yüz yıl Osmanlı’yı İslâm çizgisinde tutmak için kılı kırık yaran İslâm âlimlerinin fetvasıyla gerçekleşmiştir.

Peki ama neden böyle bir fetva verdiler?

Bu soruya çeşitli yayın organlarında defalarca cevap verdiğimi hatırlıyorum. Hatta bu konuyu son kitabıma (Biz Osmanlıyız Nesil Yayınları 0212 551 32 25) da taşıdım. Fakat Hazret-i Mevlâna’nın buyurduğu gibi “Okumayana hiçbir kitap yazılmamıştır.”



Üç temel sebep

Biliyorum bu yazı da bazıları tarafından okunmayacak bu yüzden aynı sual zaman zaman yine gündemime girecektir. Ne yapalım bu da yazarın kaderi işte!

Şimdi gelelim Osmanlı padişahlarının hacca neden gitmedikleri şeklindeki sualin cevabına

1. İletişim ve ulaşım imkânlarının son derece sınırlı olduğu bir savaşlar ve isyanlar çağında padişahların uzun süreli olarak başkentten ayrılmaları devletin varlığını tehlikeye düşürebilirdi.

2. Padişahların uzak bir yere gitmesi kuşkusuz herhangi birinin gitmesiyle aynı olamazdı. Uzun yol boyunca uğrayabilecekleri saldırıları püskürtmek için büyük bir orduyla hareket etmeleri gerekirdi…

Ayrıca da hanımlarını hizmetkârlarını aşçılarını muhafızlarını vezirlerini ve danışmanlarını beraberlerinde götürmek zorundaydılar…

Dahası gelip geçtikleri her beldenin önderleri devlet geleneğinin bir icabı olarak padişahı merasimle karşılayıp merasimle uğurlayacaklardı...

Bütün bunlar için büyük masraflara katlanmak lâzımdı. Gerçi devlet zengindi ancak padişah da olsalar kişisel ibadetlerinin faturasını devlete yükleyemezlerdi. Bu öncelikle hukuka sonra da millete haksızlık olurdu.

Kendi keselerinden karşılamaları ise mümkün değildi: Çünkü hiçbir padişahın büyük bir orduyu İstanbul’dan Hicaz’a götürüp getirecek parası yoktu.

3. Bütün bunları ve benzer mahzurları dikkate alan Osmanlı uleması (ki aralarında Molla Gürani Ak Şemsüddin Molla Zeyrek Molla Fenari Ebussuud Efendi Zembilli Ali Cemali Efendi Molla İbn-i Kemal gibi din ve hukuk bilgisi tartışılamaz âlimler de var) padişahların hacca gitmesine izin vermedi.

Dolayısıyla padişahlar da hacca gitmediler. (Gitmeye kalkıştığı için çıkan kargaşa yüzünden Sultan Genç Osman’ın kellesi gitti) “Fitne katilden eşeddir” hükmünce fitne çıkmaması bağlamında bir farzı terk etmek zorunda kaldılar.



Peygamber sevdası

Ancak dindarlıkları tartışılmaz gerçektir. Sultan Vahideddin’in şöyle dediği meşhurdur: “Ağabeyim Sultan Reşad bizim hanedan mensupları arasında en az dindar olanıydı ama o da Kur’an-ı Kerim’e sarılarak öldü.”

Ayrıca Peygamber-i Âlişan Efendimiz’i ashabını ve ailelerini çok sevdiklerine hayatları şahittir.

Örnek olarak: Fatih Bizans’ı O’nun aşkına (bir hadisinin ışığında) fethetti. Kendisine bir saray yaptırması gerektiğini söyleyenlere Ebu Eyyube’l-Ensari’yi kast ederek: “O güzel Peygamber’in mihmandarını bulup ona bir türbe yaptırmadan kendime bir saray yaptırmaya haya ederim” dedi.

Ak Şemsüddin Hoca Ebu Eyyub’un kabrini bulur bulmaz Padişah oraya koştu ve ceddi Osman Gazi’nin kılıcını Ebu Eyyub huzurunda kuşandı. Sünnete bağlı kalacağına huzurda and içti.

Yavuz Padişah adı hutbede “Hicaz’ın hâkimi” diye okununca şöyle feryat etti: “Hayır hâkimi değil hadimiyiz hizmetkârıyız!”

Zaten Mısır Seferi’ne Efendimizin rüyasına girip talimat vermesiyle çıkmış Cengiz Han ve Büyük İskender gibi cihangirlere diz çöktüren Sina Çölü’nü Peygamberinin aşkıyla geçerken önünde zaman zaman Efendisini görmüş ata binmesini isteyen hocası İbn-i Kemal’e ağlayarak şöyle demişti:

“Peygamberim önümde yaya yürürken ben hangi yüzle ata bineyim!”

Ve Kâbe'nin avlusunu süpürttüğü tavus kuşu tüylerinden birini tacına takmıştı…

Ayrıca bir süpürge şeklini “Hicaz’ın hizmetkârıyım” anlamında hayatının sonuna kadar sorgucunda taşımıştı.

Çoğu Peygamber Efendimiz’in yadigârı olan Kutsal Emanetler’in başında kesintisiz yirmi dört saat Kur'ân okunması için otuz dokuz hafız görevlendirmiş kırkıncı hafız olarak da listeye kendini yazdırmıştı: Elfakir Selim. Kendine “fakir” diyen adam hem Osmanlı Padişahı hem Doğu Roma İmparatoru hem de Emir-el Mü’minindi. (Mü’minlerin Emiri)

Sultan Birinci Ahmed Resulüllah’ın mescidine yedinci minareyi ekletmeden kendi adını taşıyan altı minareli camiini yaptırmadı. (Sultan Ahmed Camii)

Ve Efendisinin mübarek ayak izini “N’ola tacum gibi başımda götürsem daim” diyerek sorguç niyetine tacının üzerine koydu.



Peygamber mirasına bağlılığın göstergesi: Sürre Alayı

Osmanlıların Peygamber sevdasını sadece “Sürre Alayı” ile dahi örneklemek mümkündür…

Halifeliğin Osmanlılara geçişinden yani Yavuz Sultan Selim’in Mısır Sefer-i Hümâyunu sonrasından itibaren Osmanlı Devleti her yıl Haremeyn'e (Mekke ve Medine’deki kutsal mekânlara) armağan olarak para ve örtüler gönderirdi.

Gönderilen paralar başta Peygamber Efendimiz’in ve ashab-ı kiramın torunları olmak üzere bütün Medineli fakirlere dağıtılırdı.

İstanbul her sene Peygamber diyarına hizmet edebilmenin hazzını yaşar lezzetini duyardı.

İşte bu armağanları Hicaz’a “Sürre-i Hümayun” da denilen “Sürre Alayı” Eskişehir Seyitgazi Bayat Bolvadin Akşehir Konya güzergâhını takip ederek Suriye yolundan Mekke'ye götürürdü.

Sürre Alayı her yılın hac mevsiminde İstanbul’dan büyük merasimlerle uğurlanır padişah İstanbul çıkışına kadar refakat eder bu esnada mutlaka yaya yürürdü.

Bu merasim İstanbul halkı için çok büyük bir olaydı. Kutsal beldelere milletin ortak yüreğini götüren Sürre Alayı’nı seyretmek için büyük kalabalıklar toplanırdı...

Merasimi seyredenler sevinçle ağlama arasında kalır bazen kutsal mekânların hasretiyle gözyaşı dökerken bazen de kutsal mekânlara armağan gönderen büyük bir millete mensup olmanın huzur ve neşesini yaşarlardı.

Sürre Alayı’nın götürdüğü armağanların en önemlileri hiç kuşkusuz Kâbe örtüsüyle üzerinde devrin padişahının adı olan “Kâbe Kuşağı”ydı.

Onların yanı sıra Medine'ye (Ravza-i Mutahhara ve sahabe mezarlarına) de yeni örtüler gönderilirdi.

Eski Kâbe örtüleri

Eski örtüler Mekke Emiri tarafından kara yoluyla İstanbul’a gönderilirdi. (Örtüler hacc-ı ekber [Hac zamanında Cuma hutbesiyle Arafat'ta okunan hutbenin aynı güne rastlaması] olduğu yıllarda bütün olarak saklanmış diğer zamanlarda kesilip parçalanarak hacılara dağıtılmış camilere türbelere gönderilmiş levha halinde asılmış veya sandukalar üzerine örtülmüştür)

Örtülerin İstanbul’a gönderilen kısmı önce Üsküdar’a oradan da merasimle Eyüp Sultan’a nakledilir Hazret-i Halid’in türbesine konurdu.

Daha sonra âlimlerden şeyhlerden ve devlet büyüklerinden oluşan bir topluluk taraflarından tehlil ve tekbirlerle Hazret-i Halid türbesinden alınıp Edirnekapı yoluyla Topkapı Sarayı’na götürülürdü.

Saraya getirilen bu örtülerin bakımını Hazine Kethüdası denetiminde “avadancılar” yapardı. (İyi sayılabilecek durumda günümüze kadar gelen bu örtüler Topkapı Sarayı Müzesi Emanet Hazinesi'ne kaydedilmiş ve önceleri Hırka-i Saadet Dairesi'nin Silahdar Hazinesi'nde saklanmış 1959-1960 yıllarında sarayın mutfaklar kısmındaki eski yağhane binası onarılıp kumaş deposu haline getirilince örtüler de buraya nakledilmiştir)



Osmanlı Devleti’nin varlık sebebi

Sürre Alayı ile Hicaz’a yıllar boyu gönderilen yardımı “Anadolu’nun mali kaynaklarını Arap çöllerine gömmek” olarak görüp eleştirenlere şu kadarını söyleyeyim ki Osmanlı Devleti’nin varlık sebebi “İ’lâ-yı Kelimetullah”tı (Allah adını yüceltme ve yayma). Varlık sebebi böyle özetlenebilen bir devletin o inancın kalbine hizmet etme mükellefiyeti olur...

Bu inançla Yavuz Sultan Selim Mısır fethi esnasında okunan bir cuma hutbesinde kendisinden “Hâkimul Haremeyn” (Mekke ve Medine’nin hâkimi) olarak bahsedilince ağlayarak itiraz etmiş “hâkim değil hâdim” (hizmetkâr) olduğunu söylemişti.

Osmanlı Sürre Alaylarıyla Peygamber mirasına sadakatini vurguluyordu.

Bu konuda daha pek çok örnek var: Ama yerimiz müsait değil. Kısaca söylemek gerekirse çoğu Osmanlı Padişahları Resulullah’a ve sünnetine yürekten bağlıydılar.

O kadar ki Osmanlı Devleti için “Sünnetin devletleşmiş hali” demek hiç yanlış olmaz.


mormavi isimli Üye şimdilik offline konumundadır  





Hızlı Cevap

Doğrulama Sorusu
Mesajınız:
Yazı şeklini sil
Kalın
Eğik yazı
Altı çizik

Grafik ekle
Alıntı yap [QUOTE]
 
Alanı Küçült
Alanı Büyült

Seçenekler
Stil


Padisahlar Neden Hacca Gitmedi?

Padisahlar Neden Hacca Gitmedi? konusu, Eğitim ve Öğretim / Tarih forumunda tartışılıyor.


Konu etiketleri: osmanlı padişahları neden hicaza gitmediler,

Benzer Konular

Konu Konuyu Başlatan Forum Cevap Son Mesaj
Neden? mormavi Diyet Tarifleri, Zayıflama ve Sağlıklı Beslenme 0 24-04-2010 04:17
EMZİRME ve ANNE SÜTÜ NEDEN ÖNEMLİDİR? İŞTE 49 ÖNEMLİ NEDEN... Forum Ana Gebelik 0 01-03-2008 12:00

Üye olmadan soru sorabilirsiniz!

Bütün Zaman Ayarları WEZ +4 olarak düzenlenmiştir. Saat şuan 03:29 .


Powered by vBulletin® Version 3.8.7
Copyright ©2000 - 2017, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO 3.5.2 ©2010, Crawlability, Inc.
Web Stats