bakimliyiz
Sponsor Reklamlar
Geri git   Bakimliyiz.Com > GENEL KÜLTÜR > Eğitim ve Öğretim > Tarih

Kadın Portalı Kayıt Ol İletişim Forumları Okundu Kabul Et
Alt 13-09-2010, 03:34   #1 (permalink)
 
nimlahza - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Standart Mısır: Karun

Kârûn

Kârûn Kimdir?

Kârûn Hz. Mûsâ'nın ümmetinden ve akrabâlarından olduğu hâlde zenginliği yüzünden kibirlenip Hz. Mûsâ'ya karşı çıktığı için yerin dibine batan [1] ve Kurân-ı Kerîm'in üç âyetinde adı geçen zenginlik ve zenginliğe dayalı büyüklenmenin simgesi olan kişidir. [2] Bu ayetler şöyledir;
«Andolsun ki Musa'yı mucizelerimiz ve apaçık delillerle Firavun'a Haman'a ve Karun'a gönderdik de onlar 'bu çok yalancı bir büyücüdür' dediler.» (Mümin 24);

«Karun'u Firavun'u Haman'ı da yok ettik. Andolsun ki Musa kendilerine apaçık belgeler getirmişti de onlar Yeryüzünde büyüklük taslamışlardı. Oysa azabımızdan kurtulamazlardı.» (el-Ankebut 39);

«Gerçekten Karun Mûsâ'nın kavmindendi. Ama onlara karşı azdı. Biz ona öyle hazineler vermiştik ki anahtarları güçlü kuvvetli bir topluluğa ağır geliyordu. Hani kavmi ona 'Şımarma; çünkü Allah şımaranları sevmez. Allah'ın sana verdiği şeyde âhiret yurdunu gözet dünyadan da payını unutma. Allah'ın sana ihsan ettiği gibi sen de ihsanda bulun. Yeryüzünde bozgunculuk isteme; çünkü Allah bozguncuları sevmez' demişti de O 'Bu servet bana ancak bende olan bilimle verilmiştir' diye cevap vermişti. Bilmez mi ki Allah önceleri ondan daha güçlü ve topladığı şey daha fazla olan nice nesilleri yok etmiştir. Suçlulardan suçları sorulmaz. Derken debdebe içinde kavminin karşısına çıktı. Dünya hayatını isteyenler 'Nolurdu Karun'a verilen gibi bizim de olsaydı; doğrusu bu büyük bir hazdır' demişlerdi. Bilgilendirilmiş olanlar da ' Yazıklar olsun size; İnanan ve yararlı iş isleyen kimseye Allah'ın sevabı daha iyidir. Ona da ancak sabredenler kavuşabilir' demişlerdi. Derken kendisini de konağını da yerin dibine geçirdik. Şimdi Allah'tan başka kendisine yardım edebilecek kimseler de yoktur. Kendini savunabilenlerden de olamamıştır. Daha dün onun durumuna imrenenler "Vay demek ki Allah kullarından dilediğinin rızkını genişletiyor da daraltıyor da. Eğer bize lütfetmemiş olsaydı bizi de yerin dibine geçirirdi. Demek ki kâfirler gerçekten kurtuluşa erişmiyor' demeğe başladılar.» (el-Kasas 76-82).
Hakkında çoğu İsrailiyyat kökenli olmak üzere birçok rivâyetler bulunduğu gibi; Tevrat'ın "Sayılar" kitabının 16. bâbında bir kıssası bulunan "Korah"ın da Karun ile aynı kimse olduğu görüşü yaygın bulunmaktadır.[2] Babasının ismi Yasher'dir.[1] Hz. Mûsâ'nın amcası veya amcasının oğludur.[3] Önceleri fakir ve güzel huyluydu.[1] Başkalarının yardımlarıyla geçinirdi.[3] Tevrât'ı güzel okurdu. Hz. Mûsâ buna duâ etti ve simyâ ilmini öğretti.[1]
Karun Zenginliği ve hazinelerinin çokluğuyla meşhur olmuştur. Bu serveti "Kârûn kadar zengin" gibi ifadelerle deyimleşmiştir. Hazeri Musa (as) zamanında yaşamış servet ve ihtişama kavuştuktan sonra hırs gurur ve enaniyetinin esiri olmuştur. Mal ve servetini Allah'ın ihsanı olarak değil de kendisinde var olan ilim sayesinde verildiğini iddia etmiştir. Kasas Suresinde Hz. Musa (as) ile aralarında cereyan eden hadiselere yer verilmiştir. Risale-i Nur'da küfran-ı nimet olarak sarf ettiği sözlerine yer verilmiştir. Ayrıca maddiyatı ön planda tutan ve her yola başvurmayı mubah sayan Avrupa medeniyetinin menfi kısmının sebep olduğu iki dünya savaşı ile yerküreyi nasıl yangın yerine çevirdiklerine dikkat çekilmektedir.[4]
Kurân-ı Kerim'in ayetlerine bakıldığında Karun'a ilişkin olarak ilk belirlenecek bilgi onun Hz. Musa'nın kavminde oluşudur. İkinci nokta ise Firavun ve Haman ile bir ilişkisinin bulunuşu... Ayrıca büyük zenginliği kavminin karşısında böbürlenişi öğütlere kulak vermeyişi sonunda da Yüce Allah'ın cezalandırması ile-konağıyla birlikte- yerin altına geçirilişi de göze çarpan diğer hususlar olmaktadır. Kıssanın bunlara ek olarak göz önünde bulundurulması gereken başkaca önemli noktaları da vardır ve zaten bu önemli noktalar çerçevesinde yapılacak bir irdeleme iledir ki kıssanın Yüce Allah'ın kitabında zikrediliş hikmetlerinden bir bölümünden yararlanmak mümkün olacaktır. Bunları şöylece sıralamak mümkündür:

Hz. Musa'nın kavminden olan Karun onlara karşı azmış başına buyruk kimi davranışlar içine girmiştir. Onu bu noktaya getiren elinde tuttuğu zenginliğidir. Buna dayanarak böbürlenmekte gösterişler yapmaktadır. Ama bu kadarla da kalmasa gerek ki kavminden bazı kimselerin uyarısına yol açmaktadır. Anlaşılıyor ki Karun elinde bulundurduğu maddî güce dayanarak kimi taleplerde bulunmaktadır. Bu talepler ne olabilir? Sorunun yanıtı bellidir: Kavminden diğer kimseleri de kendisi gibi azmağa kendisine uymağa çağırmak.

Üstelik bu çağrının kendisiyle sınırlı bir kişisel çağrı olmadığını da düşünmek gerekecektir. Âyetlerde Karun ile birlikte Firavun ve Haman'ın da anıldığını göz önünde tutmak başkaca yorumlara da elvermektedir.

Şöyle düşünülebilir. Firavun'a gönderilen Haman'a gönderilen Hz. Musa onlarla birlikte Karun'a da gönderilmiş olduğuna göre demek ki bu üçünün azgınlıkta ve bozgun çıkarıcılıkta ortak bir yanı vardır bir işbirliği içindedirler. Zaten hor ve hakir görülen arada bir kıyıma uğratılan tam bir denetim altında tutulan Firavun dönemi Mısır'daki İsrailoğulları'ndan herhangi birinin Firavun ve çevresiyle onların işine gelen bir işbirliği kurmamış olması durumunda böylesine bir zenginliğe kavuşması da mümkün olmayacağına göre açıktır ki Karun kavminin karşısına debdebe ile çıkarak onları da işbirliğine çekmek için akıllarını çelmeğe uğraşmaktadır.

Kavminden kimilerinin Karun'a verilen gibisini kendileri için de isteyip onu büyük bir haz saymaları karşısında bilgi verilmiş olan kimselerin inanç ve yararlı işe Yüce Allah'ın sevap vereceğini hatırlatarak uyarıda bulunmaları işte bu çekişmenin bu propaganda ve karşı propagandanın ipuçları olarak değerlendirilebilir. Kavim sabra çağrılmaktadır. Bu işbirlikçilik ve kavmin diğer kimselerini de aynı işbirliğine çağrı Karun'un içine düştüğü azgınlığın yalnızca bir yüzüdür. Diğer yüzü ise daha çarpıcı ve ilgi çekicidir. Özellikle de çağdaş düşünceler ve inanışlar bakımından ilginç olan bu olgu bilgi ve servet ilişkisi bazında gözlemlenmektedir.

Zenginliği ile böbürlenen Karun'a kavmi "Allah'ın sana verdiği şeyde ahiret yurdunu ara" uyarısında bulunur. Karun ise "Bu servet ancak bende olan bir bilimle verilmiştir " der ve kıssanın son âyetinde ise Yüce Allah'ın dilediğinin rızkını genişleteceği dilediğinin rızkını ise daraltacağı ölçüsü vurgulanır. Bu üç noktayı bir arada irdelediğimizde yapılabilecek belirlemeler şunlardır:

Kavmi Karun'un servetinin Allah vergisi olduğunu hatırlatınca Karun bu sözlere karşılık servetinin kendisinde bulunan bir bilgiden ötürü olduğunu öne sürerek hem Allah vergisini dışlamağa kalkışmış hem de "servet ve bilgi" arasında bir bağlantı kurmuştur. Bu ifade bugünkü ekonomizm hastalığına yakalanmış olanların 'ekonomi dini inananlarının büyük bir hazla tekrarlayıp durdukları cümlelerin aynısıdır. Ve Yüce Allah serveti ve imkânı kendisinden bilmeyip de bilgisinin verimi sayan Karun'u ondan önce de daha güçlü ve daha çok toplamış olan kimseleri yok ettiğini belirterek muaheze etmektedir.

Burada belirtildiği gibi çağın bu çağın hastalığının tanısı gözlenebileceği gibi 'servet'i kendi bilgi ve becerilerinin verimi sayanlar için bir de azap ve felâket uyarısı bulunmaktadır. Anlaşılıyor ki Karun'un yerin dibine geçirilmek suretiyle helâkine yol açan azaba uğratılmasının sebeplerinden biri onun bir işbirlikçi olarak Firavunla dayanışması ve bu doğrultuda azmış olması olduğu gibi diğeri de Yüce Allah vergisi olan zenginliğini kendindeki bilgiye bağlayarak bir bakıma bilgiyi tanrılaştırmış olmasıdır. Tevrat'ta anılan Korah adlı kimsenin Karun'la aynı kişi olduğu görüşü yaygın olmakla birlikte Kurân-ı Kerim ile Tevrat bir arada mütalaa edildiğinde bu kanı geçerliliğini yitirmektedir.

Kurân-ı Kerim'in verdiği bilgilerin ışığında olaya bakıldığında Karun'un İsrailoğulları'nın Mısır'dan çıkışından önce yaşayıp helâk olduğuna kail olmak gerekiyor. Bunun sebebi ikidir: Birincisi Samiri kıssasında açıkça görüleceği gibi İsrailoğulları Mısır'dan çıkışlarından sonraki zamanlarda zenginlik debdebe ve altına karşı pek ilgi duymamışlar hatta Samiri'nin çağrısı üzerine ellerinde bulunan ziynet eşyalarını onun yaktığı ateşe atmışlardır. Bu psikolojiyi yaşayan insanların bir başkasının zenginliği karşısında "bu büyük bir hazdır" imrenmesi içine girdiğini düşünmek mümkün değildir. Ayrıca çıkış halinde habire konup göçen ve gerçekten de alabildiğine perişanlık içinde günler geçiren bir topluluk içinde ve toplulukla birlikte herhangi bir kimsenin anahtarlarını güçlü bir topluluğun taşıdığı hazinelerini götürmesini varsâymak için de yeterli tutanak yoktur. Yere geçirilen konağa ilişkin ifadelerin bir çadırı anlatmada kullanılamayacağını da göz önünde tutarsak bu durum daha belirginleşir.

İkincisi maddenin başında ilk sıraya alıntıladığımız âyette "Firavun Haman ve Karun" sıralaması varken ikinci sıradaki âyette sıralama "Karun Firavun ve Haman" şeklindedir. İlkinde peygamberin gönderildiği kimseler sıralanmakta; ikincisinde ise helâk olanlar. İlkinde küçükten büyüğe bir sıralama varken ikincisinde bu yoktur. Bu farklılık Karun'un Firavun'dan önce helâk edildiğini belirleyebileceğimiz bir açıklık getirmektedir. Firavun İsrailoğulları'nın Mısır çıkışı sırasında helâk olduğuna göre Karun demek ki Mısır'daki dönemde helâk edilmiştir.

Kurân-ı Kerim'in yorumlarının bu doğrultuya elverici olmasına karşın Tevrat Karun diye kabul edilen Korah'ın helâkinin Mısır'dan çıktıktan sonra olduğunu anlatır. Sayılar kitabının 16. babında hikâye edilen Korah olayında üstelik Korah'ın zenginliğinden filan da söz edilmemektedir. Olay Korah ve avanesinin Hz. Musa'ya kâhinlik için başkaldırısı biçiminde gelişir. Kavmin yanında daha iyi bir konum ve daha geniş yetkiler istenmesi için Korah ve kendisi ile birlikte bulunanlar Hz. Musa'ya karşı çıkmışlar ve bunun sonucunda da o onun adamları evinin halkı ve çadırı yerin altına geçirilmiştir. İki olay arasında örtüşen yan yalnızca yerin altına geçirilme olmaktadır. Bu ise diğer farklılıklar göz önünde tutulduğunda Karun ile Korah'ın aynı kişi olduğunu söylemek için yeterli olmayacaktır. Mümkündür ki yere geçirme suretiyle helâk hem Karun için hem de Korah için gerçekleşmiş olsun. Zenginliğiyle azan ve çevresini de azdırmak isteyen bununla da kalmayıp servet i kendi bilgisine bağlayarak Allah'ın vermiş olduğu gerçeğini dışlayan işbirlikçi Karun ile Hz. Musa karşısında riyaset davasına kalkışan Korah biri Mısır'dan çıkış öncesi diğeri Mısır'dan çıkış sonrası ayrı ayrı aynı azaba uğratılmış olabilirler.

Rivâyetlere gelince: Biraz Kurân-ı Kerim'den biraz Tevrat'tan alman bilgilere epeyce eklemeler ve yakıştırmalar yapılarak Karun hakkında çok detaylı bilgiler aktarılmıştır. Bir bölümünün akıl ve mantık kabûl eder yanı bile yoktur. Çoğu da Tevrat'tan çok Yahudi sözlü anlatımlarına dayanan İsrailiyyat ürünüdür ve bunlarla Tevrat arasında bile büyük çelişkiler bulunmaktadır. Kendi içinde çelişik olan bölümler de cabası.

Rızkın Allah'tan olduğunu hatırlatan. Zenginliği kendi bilgisinin verimi sayan. Firavunla işbirliği yaparak kendi kavmini sömüren ezen... Hz. Musa'nın çağrısı karşısında da düzenlediği gösterilerle kavmi kendi yanına çekip işbirlikçisi bulunduğu kimselerin safına katılmağa çağıran. Bütün bunları yapan ekonomi bilgini ve de kavmine karşı Firavun işbirlikçisi bir insanın helâkinin anlatılması yoluyla insanoğlunun helâkini gerektiren durumlardan haber veren Kurân-ı Kerim'in Karun hakkında anlattığı bilgi bundan ibarettir. Ötesi İsrailiyattır.[2]
Hayatı

Kârûn Hz. Mûsâ'ya îmân etmeden önce İsrâiloğulları'nın başında Mısır Firavun'unun temsilcisiydi. İdâresi altında bulunanlara zulüm ve eziyet ederdi. Hz. Mûsâ'ya inandıktan sonra kendisini ilim ve ibâdete verdi. Ondan pek çok şeyler öğrendi. Hz. Mûsâ ve kardeşi Hz. Hârûn'dan sonra İsrâiloğulları'nın en bilgilisiydi. Tevrât'ı ezbere bilir ve çok güzel okurdu. Şeytanın vesvesesine kapılıp ibâdeti terk etti. Dünyâ malı toplamaya başladı ve gittikçe hırsı arttı ve çok mal toplamak gayretine düştü. Hz. Mûsâ'dan simyâ ilmini öğrenmiş ve hayır duâsına kavuşmuştu. Kavuştuğu bu nîmetlerin kıymetini takdir edemedi. Bildiklerini dünyâ malı toplamak için kullandı. İnsanlara hizmet etmeyi hiç aklına getirmedi. Zenginliği ile dillere destân olup darb-ı mesellere geçti. “Kârûn gibi zengin.” sözü onun sahip olduğu mal sebebi ile ortaya çıktı. Mallarını hazînelere doldurdu. Hazînelerinin anahtarlarını kırk katır taşırdı.[1] Ancak melûn şeytan insan kılığında yanına geldi ve onunla arkadaş oldu. Sonra fırsatını bulduğu birgün dostâne bir tavırla:

“–Ey Kârûn! Başkalarından gelenlerle geçineceğimize gidip haftada bir gün çalışalım; altı gün de ibâdet edelim!” dedi. Bu fikir Kârûn'a uygun geldi. Şehre indiler ve bir gün çalıştılar. Bu bir günlük çalışmaları mukâbilindeki ücretle de altı gün geçinip ibâdet ettiler. İlk tâvizini koparmış olan şeytan bu sefer: “–Ey Kârûn! Bak; kimseye muhtaç olmadık! Gel; bundan sonra haftanın yarısında para kazanalım yarısında ibâdet edelim! Hem kazandığımız paranın fazlasını Allâh yolunda fakirlere infâk etme imkânımız da olur!” dedi. Artık tâviz yoluna girmiş bulunan Kârûn'a bu teklîf daha da câzip göründü ve bunu da kabûl etti. Şeytan hîlesini gerçekleştirmeye muvaffak olmuştu. Çalışma müddetini iyice artırdı: “–Daha fazla çalışıp daha çok para kazanalım! Bu parayla hem ibâdet eder hem de daha fazla fakiri sevindiririz!” dedi ve yavaş yavaş Kârûn'un kalbine dünyâ meyli ve muhabbeti girdi. Hz. Mûsâ'nın duâsıyla kendisine verilen simyâ ilmi ile de çok zengin oldu. Kalbi dünyevî ihtiraslarla doldu. Bu arada bütün güzel ve nezih hasletlerini de kaybetti. Gurur ve kibre kapıldı. Oysa zenginliği Hazret-i Mûsâ'nın öğretmiş olduğu ilim sâyesinde idi.[3]

Kârûn zengin olunca; fakirliğindeki iyi ve güzel hasletleri kaybetti. Taşkınlık yaptı ve haddi ziyâdesiyle aştı. Böylece zulüm ve haksızlık yapmaya başladı. Zîynetlerle süslü elbiselerle dışarı çıkar göğsü ilerde salınarak kibirle yürür ve elbiseleri yerlerde sürünürdü. Nitekim Kasas sûresinin 79. âyet-i kerîmesinde meâlen; “Kârûn ziynet ve ihtişâmı içinde kavminin karşısına çıktı.” buyrularak onun bu hâli haber verildi. Sonradan gördüğü için eyeri altından beyaz bir ata biner iki yanına süslü elbiseler ve zîynetlerle donatılmış yüzlerce köle ve câriyeler alır halka gösteriş yapardı. Bunun da ötesinde İsrâiloğulları'na ve Hz. Mûsâ'ya karşı kibirlenir işlerine karışarak muvaffak olmamaları için çalışırdı. Fakirleri aşağı görür mal ve mülkünün çok fazla olmasına rağmen cimriliğinden kıyıp birazını bile onlara veremezdi. Nasîhat edenleri hiç dinlemezdi. Hattâ duâsı ve öğrettiği ilim sâyesinde mal ve mülke kavuşmasına vesîle olan hazret-i Mûsâ'nın sözünün bile İsrâiloğulları tarafından dinlenmesine tahammül edemez oldu.

Kârûn Hz. Mûsâ'ya muhâlefette daha da ileri gidip altından binâ yaptı. İsrâiloğulları'nı yanına çekmeye çalıştı. Onlardan bir kısmı ona iltifât etmeye ziyâfetlerine gitmeye sözlerine kanmaya başladı. Şatafat ve malına imrenip onun gibi zengin olma hülyâlarına düşenler oldu. Hattâ bâzıları emrine girerek dediğinden çıkmaz oldu.

Hz. Mûsâ ona nasîhat ederek yaptıklarına son vermesini istedi. Allah'tan zekât emri gelinceye kadar bu hâl böyle devâm etti. Allah müminlere zekâtı farz kılınca Hz. Mûsâ Kârûn'a vereceği zekâtın miktârını söyledi. Fakat Kârûn eve dönüp mal ve parasını hesap edince vereceğini çok buldu. İsrâiloğulları'ndan kendisi gibi olanları etrâfına toplayıp Hz. Mûsâ'ya karşı çıkardı.

Bir fâhişeye bol para ve mal vaat ederek Hz. Mûsâ'nın kendisiyle zinâ ettiğini söylemesini istedi. Ertesi gün Kârûn İsrâiloğulları'nı topladı. Sonra Hz. Mûsâ'ya geldi. “İsrâiloğulları toplandı seni beklerler Allah'ın emir ve yasaklarını dinlerinin esaslarını şerîatlerinin hükümlerini onlara bildir.” dedi. Bunun üzerine Hz. Mûsâ onların yanına gitti. Anlatmaya başladı. “Hırsızlık yapanın elini keseriz; iftirâ edene seksen sopa vururuz; zinâ eden bekâr kimseye yüz sopa vururuz; evli olan kimse zinâ ederse ölünceye kadar onu taşlarız.” buyurdu. Kârûn; “Ya bu işi sen yapmış olursan?” dedi. Hz. Mûsâ; “Ben de yapsam durum aynıdır!” buyurdu. Kârûn; “İsrâiloğulları senin filân kadınla düşüp kalktığını söylüyorlar.” dedi. Hz. Musa; “Ben mi?” buyurdu. Kârûn; “Evet!” dedi. “Onu çağırın bakalım ne diyor? Şâhitlik ederse yâhut îtirâf ederse dediği gibidir.” buyurdu. Çağırdılar. Gelince Hz. Mûsâ ona; “Ey kadın! Ben sana bunların dediği gibi bir şey yaptım mı?” buyurdu. Sonra peygamberlik nûru ile ona bakıp; “Hz. Mûsâ'ya ve İsrâiloğulları'na denizi yarıp yol yapan ve Hz. Mûsâ'ya Tevrât'ı indiren Allah hakkı için doğru söyle.” dedi. Allah için doğruyu söylemesine yemin verince; Allah kadına tevfik ve yardım verdi. Kadın kendi kendine; “Bugün tövbe ile söze başlamam Allah'ın peygamberine eziyet etmemden iyidir.” diye düşündü ve; “Hayır onlar yalan söylüyorlar. Ama Kârûn bana benimle zinâ ettiğin iftirâsını söylemem için çok para verdi.” dedi. Bu sözleri söyleyince Kârûn şaşırdı ne yapacağını bilemedi. Orada bulunanları bir müddet sessizlik kapladı. Hz. Mûsâ hemen secdeye kapandı ağlayarak; “Yâ Rabbî! Senin düşmanın bana eziyet etti beni rezîl ve rüsvâ etmek isteyip çirkin bir fiille suçladı. Ey Allah'ım onun cezâsını ver.” diyordu. Allah Hz. Mûsâ'ya başını secdeden kaldırmasını emir buyurdu. Yere de Hz. Mûsâ'nın isteğine uymasını emretti. Mûsâ; “Ey İsrâiloğulları! Allah beni Firavun'a gönderdiği gibi Kârûn'a da gönderdi. Ona uyan onunla kalsın benimle olan ondan ayrılsın.” buyurdu. İki kişi hâriç hepsi Kârûn'dan ayrıldı. Sonra Mûsâ; “Ey toprak! Onları yut!” buyurdu. Dizlerine kadar yuttu. “Ey toprak onları yut!” buyurdu ve bellerine kadar yuttu. Sonra; “Ey toprak onları yut!” buyurdu. Boyunlarına kadar yuttu. Sonra; “Ey toprak onları yut!” buyurdu. Toprak onları içine alıp kapandı. Böylece yerin dibine geçtiler. Kârûn ve arkadaşlarından hiçbir eser kalmadı.

Allah Kârûn'u ve iki arkadaşını yere geçirince İsrâiloğulları kendi aralarında fısıldaşıp; “Mûsâ Kârûn'un evini mal ve hazînelerini elde etmek için ona bedduâ etti.” dediler. Hz. Mûsâ bunun üzerine Allah'a duâ edip evini malını ve hazînelerini de yere geçirmesini istedi. Bunun üzerine Hak teâlânın emriyle Kârûn'un sarayı mal ve hazîneleri de yerin dibine geçti. Nitekim Allah Kasas sûresi 81. âyetinde meâlen; “Nihâyet biz onu (Kârûn'u) ve sarayını yere geçiriverdik. Artık Allah'ın azâbından onu kurtarmaya yardım edecek hiçbir cemâatı da yoktu. Kendisi de o azâbı men etmeye kâdir değildi.” buyurdu.

Kârûn helâk olunca; Hz. Mûsâ'nın nasîhat edip Allah'ın azâbıyla korkuttuğu müminler Allah'a hamd ettiler. Önceden Kârûn'un malını saltanatını ve yaşayışını temennî edenler pişmân oldular. Allah bunu bildirerek aynı sûrenin 82. âyetinde meâlen; “Dün onun mal ve saltanatını temennî edenler; Vay demek ki Allah dilediği kimsenin rızkını genişletiyor ve daraltıyor. Eğer Allah bize lütfetmeseydi bizi de yere batırmıştı. Vay demek hakîkat şu ki kâfirler aslâ kurtulmayacak demeye başladılar.” buyurdu.

Allah peygamberi Hz. Mûsâ'yı ve müminleri her belâ ve sıkıntıdan kurtardı. Düşmanları olan Firavun'u Hâmân'ı ve Kârûn'u helâk eyledi. Nitekim Ankebût sûresi 39. âyet-i kerîmesinde meâlen; “Kârûn'u Firavun'u ve (onun vezîri) Hâmân'ı da helâk ettik. Gerçekten Mûsâ onlara apaçık delillerle gelmişti de onlar yeryüzünde kibirlenip baş kaldırmışlardı (îmân etmemişlerdi). Azâbımız onlara ulaşıp kurtulamadılar.” buyurdu.[1]
Karun'un Büyüklenmesi ve Cezalandırılması

Hz. Musa devrinde Firavun'un ve askerlerinin dışında helak edildiği bize bildirilen bir başka kişi ise Karun'dur. Kuran'a baktığımızda Karun'un hem Hz. Musa'nın kavminden (yani İsrail soyundan) olduğunu hem de Mısır'da büyük bir mülke sahip olduğunu görürüz.Aşağıdaki ayet Karun'un Firavun ile birlikte Hz. Musa'ya karşı cephe aldığını göstermektedir:

«Andolsun Biz Musa'yı ayetlerimizle ve apaçık bir delille gönderdik; Firavun'a Haman'a ve Karun'a. Ama onlar: (Bu) Yalan söyleyen bir büyücüdür" dediler.» (Mümin Suresi 23-24)

Firavun'la birlikte olan Karun'un aynı zamanda çok büyük bir hazinenin sorumlusu olması da dikkat çekicidir:
«Gerçek şu ki Karun Musa'nın kavmindendi ancak onlara karşı azgınlaştı. Biz ona öyle hazineler vermiştik ki anahtarları birlikte (taşımaya) davranan güçlü bir topluluğa ağır geliyordu...» (Kasas Suresi 76)

Karun'un Firavun yanında edindiği konum ve zenginlik onu kendi kavmine karşı azgın ve küstah yapmıştır. Hz. Musa'yı inkar ettiği gibi İsrailoğulları'na gösteriş yaparak onları dünya hayatına özendirmeye çalışmıştır. Allah Karun'un kibrini ve İsrailoğulları içindeki imanı zayıf kimselerin ona özenişini şöyle anlatır:

«Böylelikle kendi ihtişamlı-süsü içinde kavminin karşısına çıktı. Dünya hayatını istemekte olanlar: "Ah keşke Karun'a verilenin bir benzeri bizim de olsaydı. Gerçekten o büyük bir pay sahibidir" dediler.» (Kasas Suresi 79)

İsrailoğulları içindeki müminler ise Karun'a hiçbir şekilde özenmedikleri gibi gerçekte onun acınacak bir cehalet içinde olduğunu anlamış ve ona şöyle öğüt vermişlerdir:

«...Hani kavmi ona (Karun'a) demişti ki: "Şımararak sevinme çünkü Allah şımararak sevince kapılanları sevmez." "Allah'ın sana verdiğiyle ahiret yurdunu ara dünyadan da kendi payını (nasibini) unutma. Allah'ın sana ihsan ettiği gibi sen de ihsanda bulun ve yeryüzünde bozgunculuk arama. Çünkü Allah bozgunculuk yapanları sevmez." » (Kasas Suresi 76-77)

Aynı mümin kişiler Karun'a özenen Yahudilere de öğüt vermiş ve onları mümin şerefiyle düşünmeleri ve hareket etmeleri dünyanın geçici süsüne değil Allah'ın rızasına talip olmaları için uyarmışlardır:

«...Dünya hayatını istemekte olanlar: "Ah keşke Karun'a verilenin bir benzeri bizim de olsaydı. Gerçekten o büyük bir pay sahibidir" dediler. Kendilerine ilim verilenler ise: "Yazıklar olsun size Allah'ın sevabı iman eden ve salih amellerde bulunan kimse için daha hayırlıdır; buna da sabredenlerden başkası kavuşturulmaz" dediler.» (Kasas Suresi 79-80)
Karun'un sapmasının temel nedeni ise "kendisinde bir bilgi bulunduğuna" inanması yani kendisinin diğer insanlardan üstün olduğunu düşünerek kibirlenmesidir:

«Dedi ki: "Bu bende olan bir bilgi dolayısıyla bana verilmiştir." Bilmez mi ki gerçekten Allah kendisinden önceki nesillerden kuvvet bakımından kendisinden daha güçlü ve insan sayısı bakımından daha çok olan kimseleri yıkıma uğratmıştır. Suçlu-günahkarlardan kendi günahları sorulmaz.» (Kasas Suresi 78)

Ancak Karun'un büyüklenmesi kendisine yarar değil zarar getirmiştir. Allah'a başkaldırıp nankörlük ettiği sahip olduklarını kendinden bilerek büyük bir kibir içinde azgınlık yaptığı için kendi kendini azaba sürüklemiş Allah'ın karşısında yapayalnız ve aciz bir kul olduğunu anlamıştır. Çünkü Karun'un kibirlenmesine ve cahillerin de ona özenmesine neden olan malı ve mülkü Allah helak etmiştir:

«Sonunda onu da konağını da yerin dibine geçirdik. Böylece Allah'a karşı ona yardım edecek bir topluluğu olmadı. Ve o kendi kendine yardım edebileceklerden de değildi.» (Kasas Suresi 81)

Bu helakle birlikte artık Karun çevresindekiler ve aynı zamanda kendinden sonra gelenler için bir ibret ve düşünme konusu haline geldi. Bir gün önce ona özenenler hırsla istedikleri şeyin aslında geçici ve değersiz olduğunun farkına vardılar. Büyüklenenlerin sonunda kurtuluşa eremeyeceklerini gördüler ve Allah'a mutlaka hesap vereceklerini anladılar:

«Dün onun yerinde olmayı dileyenler sabahladıklarında: "Vay demek ki Allah kullarından dilediğinin rızkını genişletip-yaymakta ve kısıp-daraltmaktadır. Eğer Allah bize lütfetmiş olmasaydı bizi de şüphesiz batırırdı. Vay demek gerçekten inkâr edenler felah bulamaz" demeye başladılar.» (Kasas Suresi 82)

Böylelikle Karun da Firavun ve Haman gibi helake uğrayanlardan oldu:

«Karun'u Firavun'u ve Haman'ı da (yıkıma uğrattık). Andolsun Musa onlara apaçık delillerle gelmişti ancak yeryüzünde büyüklendiler. Oysa onlar (azaptan kurtulup) geçecek değillerdi.» (Ankebut Suresi 39)

Karun kıssası bizlere mal ve mülk dolayısıyla kibirlenen veya kendisini diğer insanlardan daha bilgili veya akıllı görerek büyüklenen insanların Allah katında kesinlikle sevilmediklerini göstermektedir. Karun dışında Allah bize geçmiş kavimleri de örnek vermektedir. Daha önce de bir çok medeniyet geçmiş ve bunlar çok büyük güçlere ve maddi saltanata ulaşmışlardır. Fakat şu anda hiçbiri yeryüzünde yoktur. Allah dünyaya hakim olduklarını düşünen o kişilerin de canını almış ihtişam dolu sarayları ise ancak harabe şekilde günümüze kadar kalmıştır:

«(Halkı) Zulmediyorken yıkıma uğrattığımız nice ülkeler vardır ki şimdi onların altları üstlerine gelmiş ıpıssız durmakta kullanılamaz durumdaki kuyuları (terk edilmiş bulunmakta) yüksek sarayları (çın çın ötmektedir).» (Hac Suresi 45)

Yine Karun kıssasında öğretilen bir diğer husus dünyanın geçici süsüne ve bu süse sahip olan insanlara imrenmemektir. Asıl imrenilecek insanlar Allah yolunda sıkıntılara göğüs geren mallarını ve canlarını O'nun yolunda kullanıp harcayan malla değil iman akıl ve takva yönünden zengin olan insanlardır. Dünyada çok büyük rahatlık ve ihtişam içinde gibi gözüken kibirli kişiler ise gerçekte manevi azaplar içinde yaşayan ve her gün cehenneme doğru sürüklenen kimselerdir. Allah bu durumu şöyle bildirir:

«Şu halde onların malları ve çocukları seni imrendirmesin; Allah bunlarla ancak onları dünya hayatında azaplandırmak ve canlarının inkâr içindeyken zorlukla çıkmasını ister.» (Tevbe Suresi 55)

Mal yalnızca ihtişam ve zevk için istenmez. Unutulmamalıdır ki Allah insanları mallarıyla da imtihan etmektedir. Bu mallar Allah'ın rızası için kullanıldığı ölçüde insana fayda getirir. Karun'a o kadar malın kontrolü verilmesine rağmen bunlar ona hiçbir yarar sağlamamıştır. Karun'un konumu aslında tüm nesiller için bir ibret vesilesi olmalıdır.[5]
Karun Öldü mü?

Kuran okurken en ziyade dikkat edilmesi gereken hususlardan biri âyetleri yalnız iniş anı ve iniş sebebiyle sınırlamadan düşünmektir. Bu hususa dikkat edilmezse bütün zamanlara ve bütün insanlara yönelik ilahî hitap belli bir andaki belli insanlara münhasır kalıverir.
Pek çok Kurân âyeti karşısında nefsimizin bizi dûçar kıldığı bu ciddi hata Peygamber kıssalarında özellikle yoğunlaşır. Meselâ Benî İsrail'e dair bahisler çoğu kez yalnızca o günün insanlarına münhasır kılınır. Bu tavrı aşabilen birçok insan ise bu kez aynı kıssaları yalnızca Yahudilere mahsus biçimde okuyarak bakışını sınırlar. Bu bakışla ilgili kıssalar en fazla Yahudilerin kötü haline ışık tutan bir delilden ibaret kalır.

Gerçekte ise bütün bu kıssaların her birinde hepimize tüm duygularımıza yönelik dersler vardır. Çünkü Kurân herhangi birinin sözü değildir. Küçücük bir incir tanesine koca bir incir ağacının programını yazan tek bir insanı koca kâinatın küçük bir misali hükmüne getiren bir Zât-ı Zülcelâlin kelâmıdır. Onda cüzî geçici ânlık bir şey yoktur. Tek bir âna tek bir olaya ve yalnızca belli insanlara bakan bir şey yoktur. Kurân'ın en hususî görünen âyetleri bile bütün zamanları kuşatan ve bütün insanlara bakan küllî dersler sunmaktadır.

İnsan bunun belki binlerce örneğinden biriyle Kasas sûresinin son âyetlerinde karşılaşır. Bu âyetler zahiren tek bir insanı Kârun'u anlatır; ve ona muhatap olan iki grup insandan söz eder. Ama kendine ve bugününe bu kıssanın dürbünüyle bakmayı denediğinde insanın kendi nefsinde saklı bir Kârun'u ve Kârunlaşmış bir çağın evrensel nefs-i emaresini keşfetmesi mümkündür.
Kârun Benî İsrail'den biridir ve Hz. Musa ile aynı dönemde yaşamıştır. Hatta kimi rivayetlerde Hz. Musa'nın amcası veya amcasının oğlu olduğu belirtilmektedir. Rabbi tarafından kendisine büyük bir servet verilmiştir. O kadar ki hazinelerinin değil kendisini anahtarlarını dahi güçlü-kuvvetli bir topluluk zor taşımaktadır. Fakat bu servet Kârun'u azdıracaktır. Hz. Musa ondan Rabbinin kendisine sunduğu bu servetten Allah yolunda infak etmesini ister. Bunu kendi namına da istemez. Elçisi olarak Rabbi namına Rabbinin emri olarak ister. Ama Kârun servetine sahip çıkarak Allah için tek kuruş harcamaya dahi razı olmaz. Bu tavrının gerekçesi şudur:

“Muhakkak ki bu bana kendimdeki bilgi sayesinde verildi.”
Kârun'un emr–i ilâhîye isyan ediş sebebi olarak Kurân'da aktarılan söz budur. Gerçekten bu sözde sonu isyana varacak manidar bir düşünce çizgisi sergilenmektedir. Bir bütün olarak Kurân âyetlerinden anladığımıza göre açık açık “Bir Yaratıcı yoktur” diye işe girişen hiçbir münkir yoktur. Çünkü bir Yaratıcının varlığını kabul etmemek hiçbir aklın kaldıramayacağı derecede ağır bir yüktür. O yüzden inkâr süreci ‘şirk'le Allah'ın uluhiyetine gizli-açık ortaklar koşmakla başlamakta; gerisi çorap söküğü gibi gelmektedir.

En başta İblis'i önce kibirli sonra kâfir ve en sonunda şeytan kılan hal budur. İblis şeytanlığa giden yoldaki ilk adımını zahiren doğru gibi gelen bir sözle “Beni ateşten onu topraktan yarattın” sözünün içerdiği “Ateş topraktan üstündür” gizli hükmüyle atmıştır. Allah'ın yaratışını alt-üst sıralamasına koyup kendisine bir üstünlük biçerek yolun dışına kaymaya başlamıştır. Ama bir kez daha vurgulayalım “Beni ateşten onu topraktan yarattın” sözünün zahirinde pek yanlış yoktur. İblis Yaratıcıyı kabul etmekte; Allah'ı kendisinin ve her şeyin Yaratıcısı olarak bilmektedir. Kendisinin ateşten insanın topraktan yaratıldığı da doğrudur. Yanlış olan bu doğruları yanlış bir yoruma tâbi tutmasıdır: “Ateş topraktan üstündür. O halde ben insandan üstünüm. O halde Allah ona secde etmemi istemekle hâşâ yanlış yapıyor.”
Kârun da tıpkı İblis gibi bir Yaratıcıyı kabul etmektedir. Kendisinden servetinin bir kısmını ona o serveti veren Allah için infak etmesi istendiğinde “Bunu ben kendim kazandım” demeyişi bunun delilidir. Bilakis Kârun zahirde masum yönler de barındıran bir söz söylemiştir. Kasas sûresinin 78. âyetinde geçen bu sözde dört manidar husus vardır:

(a) “Bu verildi.” Bu söz doğrudur. Kârun “Kendim ettim kendim buldum” dememekte; ondaki servetin Allah tarafından verildiğini kabul etmektedir. Ağzından hâşâ “Allah da kim oluyormuş? O mu verdi ki istiyor?” gibi bir söz çıkmamaktadır.

(b) “Bu bana verildi.” Allah'ın ona servet verdiği de doğrudur. Gerçekten başka birine değil ona bu servet verilmiştir. Meselâ Hârun'da Musa'da veya Yûşâ'da değil onda böyle bir servet vardır. Ancak “Bu bana verildi” ifadesi tıpkı İblis'in ateşten yaratılmış olmayı topraktan yaratılmış Âdem karşısında üstünlük gerekçesi kılması gibi bir seçilmişlik ve üstünlük iması taşımaktadır. Kârun ihtimal ki böylesi bir servetin kendisine verilmiş olmasında kendindeki bazı özelliklerin de rol oynadığını düşünmektedir. Bu bakımdan ‘bana verildi de tehlike çanları çalmaya başlamış; nefis kendine bir hisse koparmış sayılabilir. Allah'ın yarattığı bir kula Allah'ın yarattığı bir servet Allah'ın ihsanıyla verilmiştir; ama o nefsine bir pay vererek ‘şirk–i hafî'yi gerçekleştirmiştir.

(c) “Bu bana bilgi [ilm] sayesinde verildi.” Burada ise esbabperestliğin ayak sesleri duyulur. Gizli şirkin ardından sıra ‘esbâb şirki'ne gelir. Allah'ın bir şeyi ihsan etmesi ‘ilm' şartına bağlanır; ve bir kere ‘ilm' olduktan sonra Allah'ın servet vermeye mecbur olduğu düşünülür. Bu servet ‘bilgi sayesinde' veriliyorsa söz konusu olayda bilginin de hissesi vardır. ‘Bilgi sayesinde' ifadesiyle başlayan esbab şirki bekleneceği üzere bu bilgiyi edinme vasıtası olarak görülen akıl zeka anne-baba soy okul hayat tecrübesi ders kitabı öğretmen.. gibi bir dizi unsura da bir ‘etken faktör' pâyesi verilmesiyle uzayıp gidecektir.

(d) “Bu bana kendimdeki bilgi sayesinde verildi.” Bu söz ise nefis ve esbab şirkinin nasıl da birbiriyle kaynaştığının küçük âlemde ene ve büyük âlemde tabiatın nasıl beraberce bizim ‘tağut'umuz haline geldiğinin özetidir. Bu sözle özetlenen nihaî düşünceye göre Kârun'a bir şey verilmiştir; ama verilmesi ilim sayesindedir. O ilim olduktan sonra Allah vermeye mecburdur. Eh o ilim de Kârun'un kendisinde olduğuna göre Allah'a karşı bir borcu yok sayılır. İş kendindeki ilimde düğümlenmektedir. Kendindeki ilim Allah'ın olmadığına göre Allah adına bir infak zorunluluğu duyması da gerekmez! Allah'ın ondan böyle bir şey istemeye hakkı yoktur.

Kârun'a ait bu söz Kurân'da ibret için önümüze sunulan başka birçok ‘şirk' ve ‘tuğyan' örneğinde de görüldüğü gibi manidar bir karışım içerir—doğruyla yalanın asılla sahtenin hakla bâtılın garip bir karışımı. O yüzden ortada apaçık bir küfür tablosu görünmez. Apaçık bir küfür görülmediği için ne vicdan tam anlamıyla uyanır ne kalp tam anlamıyla titreşime geçer. Vicdana ve kalbe karşı cevap hazırdır: “Ben bunun bana verildiğini reddetmiyorum.” O halde bunu O'nun namına kullan çağrısı geldiğinde cevap yine hazırdır: “Ama bu bendeki ilim sayesinde bana verildi.”
Şirkin içerdiği bu ikili hal insanın önündeki en ciddi tehlike durumundadır. Bu hal ile bir yanda Samed âyinesi olan kalbin ve nokta-i istinat olarak yalnız Allah'ı bulduğunda huzura kavuşan vicdanın uyarıları “Ben O'nu inkâr etmiyorum” diyerek susturulur. Ama alttan alta şirk derelerinden küfür girdabına ve tuğyan batağına doğru o ölümcül yolculuk devam etmektedir.

Sûrenin sonraki iki âyeti bu çelişik durum karşısında iki grup insandan söz eder. Bir grup insan bu sözlerin sahibi olan Kârun karşısında onun servetinin zahirî büyüsüne kapılmış gibidir. Kârun bu servetin ‘kendindeki ilim sayesinde verildiği'ni anlatır ve servetini herkesin gözlerini kamaştırır biçimde sergilerken nefislerinin iştihası kabaran ve âyette ‘dünya hayatını arzulayanlar' diye tarif edilen pek çok insan Kârun gibi olmanın özlemi içindedir. Böylesi insanların bir sonraki adımda yapacağı şey Kârun'un bu servetin ona verilmesinde etken olarak gösterdiği ilmi edinmeye çalışmak; sonuçta kendilerine de servet verilecek olsa Kârun'un sergilediği tavrı ve ürettiği felsefeyi tekrarlamaktır.

Ama bir de kendilerine Kârun gibi servet verilmeyen ama ‘ilim verilen'ler (ûtu'l-ilm) vardır. Bu ifade pek çok Kurân âyetiyle birlikte Kasas: 80'de de geçer. Bu ilim elbette maddî ve zahirî bir mâlûmat değildir. İman ilmidir. Marifetullahtır. Cenab-ı Hakkın tüm isimleriyle bilinmesi; o imanî marifet ışığında küfranî fikirlerin incelikle tahlil ve teşhis edilmesidir. Kendilerine ilim verilenler başta nebiler olmak üzere nefisperestliği ve esbabperestliği vahyin aydınlığında aşmışlardır. Ve gerek gizli şirkten gerek esbab şirkinden uzaklaşmış insanlar olarak Kârun'un isyanını ve ‘dünya hayatını arzulayanlar'ın ona özenmesini esefle izlemekte; binler veyl ve teessüf ederek onları ‘iman edip iyi işler yapanlar'dan olmaya çağırmaktadırlar.

Sonuç âyetin hatırlattığı üzere ‘önceki nesillerden ondan daha güçlü ondan daha çok malı olan kimseleri helâk eden' Zât-ı Zülcelâl'in Kârun'u ve avenesini helâk etmesi; ve bu durum karşısında Kârun'un haline imrenenlerin Muhsin-i Kerîm ve Rezzak-ı Rahîm'in yalnız O olduğunu anlamaları; ‘kendilerine ilim verilenler'in ise imanlarına yeni bir delil ve şahit daha edinmeleridir. Manidar bir husus Kasas sûresinde yalnızca Kârun'a izafe edilen ilgili sözün Zümer sûresinin 49. âyetinde umumî bir ifade olarak belirtilmesidir. Bu ise söz konusu zihniyetin yalnızca Kârun'a has olmadığının; aynı tehlikenin her nefis için söz konusu olabileceğinin açık bir delilidir.

Bu ikinci âyetin ihtarını da hatırda tutarak bir an için Kârun'un ve o günün diğer insanlarının ortamından çıkalım ve bu kıssanın dürbünüyle şu günümüze bakalım:
Bugün de yeryüzünde bir dizi Kârun taslağı bulunuyor. Ve her biri bir yanda kendilerine verilmiş serveti başkalarının ağzının suyunu akıtırcasına sergiliyor öte yanda bu serveti nasıl hak ettiklerine dair her türlü ukalâlığı her yerde yapıyorlar. Ne kadar akıllı oldukları hangi durumda nasıl yatırım yaptıkları neyi nasıl keşfettikleri başarılarının sırrının nerede olduğu şu-bu derken ellerindeki serveti ‘aklımı seveyim' makamında açıklıyorlar. Ama hiçbiri vaktiyle onlardan da fazla serveti olduğu halde şu an müflis ve beş parasız kalan veya onca servetin ölümlerine mani olmadığı insanların durumunu bir ibret olarak hafızasına kaydetmiyor.

Geri kalan milyonlarca milyarlarca insan ise dünyanın neresinde olursa olsun zenginliğe ulaşmış bu insanların şirk kokan gevezeliklerini izleyerek ‘milyarder olma kitabı' alarak ekonomi dergileri ve yönetim kitapları okuyarak işletme eğitimi görerek muhakkak aynı sonuca ulaşmaya çalışıyor. Birçok insan bu kitapları okur ve bu eğitimi görürken mülkün asıl Sahibinin O olduğunu aklına bile getiremiyor. İnsanı yaratanın; insana o aklı hafızayı kolu gözü verenin; insanın sahiplendiği ama tek bir zerresinin işleyişini bile elinde tutmaktan aciz olduğu onca serveti de yaratıp verenin Kim olduğu unutuluyor. Sonuçta ortalık nefislere ve sebeplere mal edilmiş servet manzaralarıyla dolup taşıyor. Bir tarafta Kârun misali zenginler birer Kârun edasıyla dolaşırken öte tarafta nice insan Kârun'lar misali bir hayata özeniyor.

Bir bütün olarak dünyanın şu an içinde olduğu hal Hz. Musa döneminden farklı olmadığı gibi kendi iç dünyamıza baktığımızda da aynı kıssanın bir özetini kendi iç dünyamızda yaşadığımızı görüyoruz. Samed âyinesi olan kalp zîşuur fıtratımız olan vicdan Rabbimizin emrinden olan ruh birer ‘ilim verilenler' nümunesi olarak bize Rabbimizi her daim hatırlatırken nefis Kârun gibi çalışıyor. Akıl gibi bazı duygularımız ise akıntıya göre yön rüzgâra göre taraf değiştiriyor. Kâh nefsin güdümüne giriyor kâh kalp ve ruhun ikazlarıyla hakikate uyanıyor. Ve bu hengâmda ya kendi kalp ve ruhumuzdan ya da ‘ûtu'l-ilm'den olarak marifetullaha mazhar olmuş insanlardan imanî bir uyarı geldiğinde nefsimizin Kârun'u hiç mi hiç aratmayan felsefeler geliştirdiğini görüyoruz. Bize verilmiş olan bir nimet karşısında nefsimiz Kârun'un çizdiği tavrın bir benzerini sergiliyor. Meselâ Rabbimiz bize servet mi vermiş? Vicdanımız ya da vicdanlı bir muhatabımız “Allah'a şükret O'ndan bil ve O'nun adına sarf et” mi dedi? Hemencecik o tehlikeli “İyi ama...” çarkı dönmeye başlıyor. “İyi ama Allah çalışmayana vermez. Ben de iyi çalıştım.”

Veya Rabbimiz bizi insanların imrendiği bir makama mı ulaştırmış? Kendisine ilim verilen esbab perdesinin gerisinde Müsebbibü'l-Esbâbı gören her şeyde Rabbine giden bir yol bulan hakikatli bir muhatabımız “Bu makam O'nun ihsanıdır” diyecek olsun. İç dünyamızdan anında itiraz sesleri yükseliyor: “İyi ama çok emek verdim. Gayret göstermesem olmazdı.” Ve bu ilk cevabın ardından nefsimizi binlerce kez kendileriyle okşadığımız notlar sıralanıyor. Çocukluktan beri bu işe nasıl gönül verdiğimiz ne şekilde çalıştığımız kaç geceler nasıl uykusuz kaldığımız hangi zorlukların üstesinden geldiğimiz hangi hallere karşı mücadele ettiğimiz ne gibi uyanıklıklar sergilediğimiz nasıl da tedbirli davrandığımız.. çoğu kez dilimizde ama en azından zihnimizde kırık plak gibi dönüp duruyor.

Bu bakımdan insanın Kârun kıssasından hisse kapıp şunu her daim akılda tutması gerekiyor: Eğer bu asrın Kârun'ları karşısında bir özenti duyuyor; ve büyük ya da küçük bize bir şeylerin ihsan edildiği herhangi bir noktada zihnimizin kıvrımlarında ‘bendeki ilim sayesinde' türünden kayıtlar taşıyorsak Kârun'un akıbetine açık bir vaziyetteyiz demektir. Bu kapıyı kapayıp Kârun'un akıbetinden kurtulmak ise öncelikle bu vâkıayı dürüstçe tespit etmemizle mümkündür. İkinci adım Rabbimizden Kârun'un nefislerin gözünü kamaştıran serveti karşısında kalp gözlerinin açıklığı sayesinde zerre kadar ubudiyet tavizi vermeyen Musa'nın dirayetinden Hârun'un ferasetinden Yûşâ'nın sadakatinden bizi de hissedar kılmasını istemek ve yönümüzü buna göre çizmek olacaktır.

Böylece umulur ki Rabbimiz bize de bir asâ-yı Musa versin. Umulur ki Rabbimizin bize verdiği her nimet her ihsan her servet bize O'nu bildirsin O'nu sevdirsin…




Alıntı.


nimlahza isimli Üye şimdilik offline konumundadır  





Hızlı Cevap

Doğrulama Sorusu
Mesajınız:
Yazı şeklini sil
Kalın
Eğik yazı
Altı çizik

Grafik ekle
Alıntı yap [QUOTE]
 
Alanı Küçült
Alanı Büyült

Seçenekler
Stil


Mısır: Karun

Mısır: Karun konusu, Eğitim ve Öğretim / Tarih forumunda tartışılıyor.



Benzer Konular

Konu Konuyu Başlatan Forum Cevap Son Mesaj
Mısır: Antik Mısır Tanrısı Aton nimlahza Tarih 0 13-09-2010 02:51
Mısır: Antik Mısır Tanrısı Amen nimlahza Tarih 0 13-09-2010 02:50
Mısır: Antik Mısır Dini nimlahza Tarih 0 13-09-2010 02:49
Sütlü Mısır Çorbası Tarifi-Sütlü Mısır Çorbası Yapılışı elif Çorbalar 0 22-06-2009 07:14
Mısır Çorbası Tarifi-Mısır Çorbası Yapılışı elif Çorbalar 0 22-06-2009 01:08

Üye olmadan soru sorabilirsiniz!

Bütün Zaman Ayarları WEZ +4 olarak düzenlenmiştir. Saat şuan 08:17 .


Powered by vBulletin® Version 3.8.7
Copyright ©2000 - 2017, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO 3.5.2 ©2010, Crawlability, Inc.
Web Stats