bakimliyiz
Sponsor Reklamlar
Geri git   Bakimliyiz.Com > GENEL KÜLTÜR > Eğitim ve Öğretim > Tarih

Kadın Portalı Kayıt Ol İletişim Forumları Okundu Kabul Et
Alt 24-11-2010, 02:00   #1 (permalink)
 
nimlahza - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Standart Dinler Tarihi: İslamiyet

Arapça "selem" kökünden alınmış olan İslam (Arapçası الإسلام) sözlükte "itaat etmek boyun eğmek teslim olmak kötülüklerden salim bulunmak selamete ulaşmak" vb. anlamlara gelen bir mastardır. İslam
Hami-Sami Dil Ailesi'nin Sami koluna mensup bir lisan. Arap Yarımadası ve Kuzey Afrika'da halkın çoğunluğunca Türkiye ve İran'da ise Arap azınlıklarca kullanılmaktadır.
Hz. Muhammed (s.a.v)'e
Hz. Muhammed Mekke’nin soylu Haşimoğulları ailesinden gelir. 571 yılında Mekke’de doğmuştur. Annesinin adı Amine babasının adı Abdullah’ tır. Hz. Muhammed daha doğmadan babası öldü. Yetiştirilmesini dedesi Abdülmuttalip üzerine aldı ve torununa o zamana kadar kimseye verilmemiş olan Muhammed adını verdi.

Allah tarafından vahiyle bildirilen son ve kâmil dinin adıdır. Bu dine uyanlara
Allah müslümanlar tarafından Tanrıya verilen isim Arapça'dır. Allah müslümanların yanısıra Hırıstiyanlar ve Yahudiler tarafından ve katolik Maltalılar tarafından da kullanılır.

Müslüman denir.

Genel manada Müslümanlık Allah'ın varlığına birliğine O'ndan başka ilâh olmadığına Hz. Muhammed (s.a.v)'in O'nun kulu ve elçisi olduğuna O'nun tebliğleriyle temellendirilen sisteme inanmak ve inandıklarını uygulamak yani amel etmek demektir. (

Müslüman isim din bilgisi Arapça muslim + Farsça -¥n (Türkçede teklik olarak kullanılır) kelimlerinden oluşmuştur. Aşağıdaki anlamlarda kullanılır:

Kelime-i Şehadet) Bu durumda olan kimseye Müslüman denir. İslâm adı İslam dininin Kutsal Kitabı
Kelime-i Şehadet “Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühu ve resulüh” ibaresinin tamamı. Şehadet kelimesi.

İslamın beş şartından birincisi ve esasıdır. Diğer şartlar namaz kılmak oruç tutmak zekat vermek hacca gitmektir. Müslüman olmanın ilk şartı iman etmektir (Bkz. iman). iman etmek için kelime-i şehadeti söylemek bunun manasını bilmek ve inanmak lazımdır. Müslüman olmak isteyen bir kimse önce kelime-i şehadeti ve manasını söyler. Sonra guslü namazı ve laz

Kuranı Kerim de şöyle yer alır: "Allah katında gerçek din İslam'dır." (002) "Allah kimi doğru yola eriştirmeyi dilerse onun kalbini İslam'a açar." (003) "... İşte bu gün sizin için dininizi kemâle erdirdim. Üzerinizdeki nimetimi tamamladım sizin için din olarak İslam'ı beğendim." (004)


Kur'an-ı Kerim'in birçok âyetinde İslam ve o kökten türeyen kelimeler geçmektedir. İslam anlayışına göre İslâm
Kuran KURAN: İslam’ın kutsal kitabıdır. Arapça bir sözcük olan “kuran” okumak ezbere okumak bir araya getirmek anlamına gelir. Arapça olan ve 114 surede toplanmış 6200’ün üstünde ayetten oluşan Kuran Hz. Muhammed’e peygamberliğin verildiği 610’dan 632’deki ölümüne kadar parça parça indirilmiştir.

Hz. Adem'den itibaren gelen bütün
İlk insan ilk peygamber insanlığın babası. Allah'u Teâlâ Hz. Âdem'i topraktan (turâbtan) yarattı. (Hûd 11/61; Tâha 20/55; Nuh 71/18) Yüce Allah yeryüzünde bir halife yaratacağını meleklerine bildirdiği zaman; ilim irade ve kudret sıfatlarıyla donatacağı bu varlığın yeryüzüne uyum sağlaması için maddesinin de yeryüzü elementlerinden olmasını dilemiştir

peygamberlerin tebliğ ettikleri dinlerin adıdır. Bir değişikliğe tahrif ve sapmalara uğramaksızın orjinal şekliyle kıyamete kadar baki kalacak son dinin Hz. Muhammed (s.a.v) tarafından bildirilen şekli İslâm'dır. Bir


ayet-i kerimede "O peygamberlerini hidâyet ve hak din ile gönderendir. Çünkü O bunu diğer bütün dinlerden üstün kılacaktır. Müşriklerin hoşuna gitmese de" (005) buyurulmuştur.

Herhangi bir kişinin Müslüman olabilmesi için Kelime-i şahadet'i kalben tasdik ve dil ile ikrar etmesi gerekir. Müslümanlığın esasları dörttür:

1-Kitap (Kur'an-ı Kerim)


2-Sünnet (Hz. Peygamber (s.a.v)'in örnek yaşayışı ve sözleri)
3-İcma-i ümmet (Din alimlerinin toplanarak kitap ve sünnete uygun şekilde dinî bir konuda karar vermeleri)
4- Kıyas-ı fukaha (Din alimlerinin daha önceki verilen hükümlerden faydalanarak yeni çıkan durumlar için kaideler koymaları).

İslâm açısından Kelime-i şahadet kesin kabul ve tasdik ifade eden imanın bir tezahürüdür. Kişi böylece Allah'ı ve peygamberi kabul etmiş demektir. Kur'an-ı Kerim iman kelimesini bazı ayetlerinde İslam kelimesiyle aynı anlamda kullanmıştır. Bu bakımdan imanın şartlarından biri veya bir kaçını inkâr eden imandan da İslam'dan da çıkmış olur. İslam müntesiplerinin dünya ve
ahiret saadetini sağlamak için bir takım temel prensipler koymuştur:

1-İtikadî hükümler (inançlarla ilgili)

2-Amelî hükümler (ibadet ve yaşayışlarıyla ilgili)
3-Ahlâkî hükümler (moral değerlerle ilgili).

Müslümanlık ilâhî dinlerin sonuncusu olarak Hz. Muhammed (s.a.v) tarafından tebliğ edilmiştir. İslâm

Ahiret (Arapça: الآخِرة Ukbâ Dâr-ı Bekâ) bazı dinlerde inanılan bu dünyadan sonraki nihayetsiz (sonsuz) alemdir.

7. yüzyılın başlarında

Arabistan'da doğmuştur. Bu sırada gerek Arabistan'da gerek dünyanın diğer yörelerinde birçok din mevcuttu. İslam önce
Arabistan Asya kıtasının güney batısında bir yarımada. Batısında Kızıldeniz ve Akabe Körfezi güneyinde Hint Okyanusu doğusunda Umman Denizi ve Basra Körfezi kuzeyinde Irak ve Ürdün yer alır. Kızıldeniz’i Hint Okyanusuna bağlayan Bab’ül-Mendeb Boğazı ile Afrika’ya yaklaşır. Toplam kıyılarının uzunluğu 9000 km yüzölçümü 2.590.000 kilometrekaredir.

Mekke ve
Mekke (Arapça: مكة) Arap Yarımadası'nda Hicaz eyaletinin başkenti ve Suudi Arabistan'ın en büyük şehri. İslam dini bu şehri kutsal kabul etmektedir ve 'Şehirlerin Anası' diye nitelemektedir.

Medine'de yayılmış sonraları Arap yarımadasının diğer bölgelerine girmiştir. Dünyanın birçok ülkelerinde İslam'ın yayılmasında
Medine Suudi Arabistan'ın Mekke kuzeyinde yer alan Mekke'den sonra ikinci büyük şehridir. Eski adı Yesrib'dir. Medine'ye Medirra Medirke Meddiyne Mezzine de denmiştir.

Türklerin büyük rolü olmuştur.

İslâm'ın doğuşu sırasında Mekke'de

Türk kelimesinin aslı "türümek" fiilinden gelmektedir. Bu fiilden türetilmiş kişi ve insan anlamında "türük" ve nihayet hece düşmesiyle "Türk" kelimesi ortaya çıkmıştır. Nitekim Anadolu'da bir kısım göçebeler de yürümekten "yürük" adını almışlardır. Türk kelimesi ayrıca çeşitli kaynaklarda; "töre sahibi olgun kimse güçlü terk edilmiş usta demirci ve deniz kıyısında oturan adam" manalarında kullanılmaktadır.
putperestlik hâkimdi. Kabe 360 putun (006) merkezileştiği bir panteon idi. Araplar dini hayatta Allah'tan başka birçok mabutlara Tanrı diye tapıyorlardı. Mabutların başlıcaları Lat Menat Hübel ve Uzza idi. Kabe mukaddes bir ibadethane olmakla beraber Mekke'de ayrıca bir rahip zümresi vardı. Dinî hayat ve ibadetler kabile başkanlarınca idare edilirdi. Kâhinlerin de toplumsal hayatta özel bir yeri vardı. Yine İslam'ın doğuşu sırasında Mekke ve Medine'de az da olsa Yahudi ve Hıristiyan cemaati yaşamakta idi. Bununla beraber o bedevi toplumda Hanif denilen puta tapmayı reddeden Yahudi ve Hıristiyan da olmayan bir zümre yaşamakta idi. O sıralarda dünya genelinde tam bir kargaşa yaşanıyordu. Mevcut dinler insanlara huzur vermek onları manevi yönden tatmin etmekte yetersiz kalıyordu. İşte bu ortamda Arabistan'dan doğan İslam güneşi karanlıkların giderileceğine dair insanlara ümit vermiştir.

Mekke yüzyıllardır hem ticaret hem de din açısından merkezi bir hüviyete sahipti. Araplar genellikle göçebe olmalarına rağmen Mekke Medine Yemen vb beldeler şehir yaşayışına buyük ölçüde adapte olmuştu. İslam'ın Hz. Muhammed (s.a.v)'e bildirildiği dönemde Arap toplumunda putlara tapmanın ötesinde (008) insanlar hurafe ve batıl inançlarla iç içe yaşıyorlar adeta bütün hayatlarına sihirbazlar ve falcılar yön veriyordu. Araplar arasında puta tapıcılığın tabii bir sonucu olarak "Tağut" denilen tapınaklar da gelişmişti. Kâbe'ye gösterdikleri saygıya benzer tarzda bu tapınaklara da saygı gösteren Araplar bazı özel günlerinde bu tapınakların önünde kurban keserler tavaf ederler ve kur'a okları çekerlerdi. Ayrıca Araplar evlerinde de put bulundururlardı. Bunların putları Allah ile kendi aralarında ortak tutmalarına "müşriklik" denir. Her kişinin bir putu vardır. Kişi ancak kabilesini terk ettiği taktirde putunu değiştirirdi. Bunların dışında Araplar arasında yıldızlara ve atalara tapınma inancı da oldukça yaygındı.

Müşriklerin baskı ve zulümlerinden dolayı ilk müslümanlar ibadetlerini gizli yapmışlardır. Hz. Peygamber (s.a.v)'in İslam tebliğinin ilk üç yılı sonlarında


Hz. Ömer'in de Müslüman olmasıyla sayıları kırka ulaşmıştı. Hz. Ömer'in İslam'ı kabulü Müslüman topluma moral kazandırmıştır. Artık bu andan itibaren Müslümanlar hem inançları hem de ibadetlerini saklamamışlardır.

İslam nazil olduğundan günümüze kadar bir harfi bile değişmeyen ilâhî kitap Kur'an'a ve O'nun tebliğcisi Hz. Muhammed (s.a.v)'in hadislerine dayanmakta böylece bütün insanlığa hitap etmektedir. İslam evrensel bir dindir bir milletin bir zümrenin veya bir bölgenin dinî değildir.

İslam evrensel olduğu gibi O'nu tebliğ eden peygamber de bütün insanlığa gönderilmiştir: "Habibim seni müjdeci haberci ve bütün insanların Peygamber'i olmaktan başka bir sıfatla göndermedik. Fakat insanların çoğu bilmezler". (009)

İslam öncelikle fertlerin düzelmesini esas alır. Fertler düzeldiği ölçüde o toplum da düzelecektir. İdeal toplumun teşekkülü de böylece sağlanmış olacaktır. İslam bütün emir ve yasaklarında dünya-ahiret dengesini en iyi şekilde kurmayı hedef edinmiş bu hedefine de en mükemmel şekilde ulaşmıştır.

İnanç ve ibadet Sistemi

Eski dilde iman karşılığında kullanılan inanç "inanmak itimat etmek" anlamına gelir. Din terminolojisinde inanç "mutlak tasdik" manasındadır." (010) Gerçek manada tasdik dil ile kalbin birleşmesidir; buna erişen kişi de mü'mindir. Dil ile tasdiki kalbiyle pekiştirmeyen kişiye münafık denir. Halk deyimiyle iki yüzlülük halidir. İman amel ile birleştiği zaman daha da önem kazanır. İman amelle olgunluğa kavuşur. Ameli olmayan kişinin imanı bulunabilir. Hz. Peygamber (s.a.v)'in "Sizin iman bakımından en kâmil olanınız ahlâk bakımından en güzel olanınızdır. (011) Hadis-i şerifleri imanın ancak amel ile yüceleceğine dikkat çekmektedir.

İslam ilahiyatı ile ilgilenen araştırıcılar Kur'an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerde geçen iman ve İslam terimlerini ayrı ayrı inceledikleri gibi iki terimin birbiriyle olan münâsebeti üzerinde de durmuşlardır. Hadd-i zatında iman ile İslam kelimeleri arasında lügat açısından fark bulunmakla beraber bu daha çok özellik ve genellik yönündedir. İman daha özel İslam ise daha geneldir. Daha açık bir ifade ile iman tasdik İslam ise teslimiyet demektir. Bir bakıma tasdikin gerçekleşmesi teslimiyeti ister istemez akla getirmektedir. Ancak her teslimiyetin tasdik manasında algılanması da mümkün değildir.

Konu genel hatlarıyla ele alındığında İslam ile insanın bir olduğu görülmektedir. İslam nazarında mümin olsun müslim olsun aynı dinî hükümler uygulanır. Hz. Peygamber (s.a.v) insanları mümin kâfir ve münafık olmak üzere üç kısma ayırmıştır. İmam-ı Azam'a göre insan ile İslam arasında lügat açısından fark bulunmakla beraber din bakımından İslamsız iman imansız İslam mümkün değildir. İslam kelâmcıları iman esaslarını öncelikle ikiye ayırır:

1-İcmalî iman (toptan inanma Kelime-i Tevhid Kelime-i şahadet)


2-Tafsili iman (Amentü'de ifade edilen hususlara ayrıntılı olarak inanmak)

İslam Dini'nin iman esaslarını Kur'an-ı Kerim bildirmiştir. Amentü denilen imanın altı esasını bir arada Hz. Peygamber (s.a.v) açıklamıştır.

1- İnanç Sistemi

1.1. Allah'a iman

İslam Dini'nin temeli Allah'a inanç esasına dayanır. Bütün ilâhî dinler Allah'a inanmayı temel kabul etmiştir. İlâhî dinler dışındaki diğer bazı dinlerde de Allah'a inanç meselesi prensip olarak mevcuttur. Tarihin her döneminde Allah'a inanmayan fertler bulunmuştur; ama bütün bir toplum asla!

Kur'an-ı Kerim sayısız âyetinde Allah'a imanın önemini belirtmiştir. Kur'an-ı Kerim insanı Allah'ın zâtını düşünmekten menederken O'nun varlığı birliği yüce sıfatlarıyla güzel isimlerini düşünmeyi tavsiye etmiştir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v) bir hadis-i şeriflerinde "...ancak Allah'ın zatını düşünmeyin. Çünkü buna kudretiniz yetmez" buyurur. Aynı manayı kuvvetlendiren bir diğer hadis-i şerif şöyledir: "Kalbine ne gelirse Allah ondan başkadır."

İslam'da Allah kavramını en güzel açıklayan âyetlerden bir kısmı ihlâs sûresindedir: "De ki O Allah'tır bir tektir. O Allah'tır sameddir. Doğurmamıştır doğurulmamıştır." (012)

Allah inancı konusunda ölçülü ve dengeli bir mantık sergileyen İslam O'nun sıfatlarını başka varlıklara vermediği gibi yaratılmışların sıfatları da Allah'a atfedilemez. İslam'a göre Allah her yerde hâzır ve nazırdır. şekilden zamandan ve mekândan münezzehtir. O insanlara şah damarından daha yakındır. Din gününün yegâne sahibi O'dur. Kişinin Allah'a imanı fıtratının bir gereğidir. Ergenlik çağına gelmiş akıllı kişi Allah'ın varlığına imanla yükümlüdür. İmam-ı Maturidi'ye (852-944) göre peygamberler tarafından dinî hükümler tebliğ edilmedikçe bu kişiler ahkâm-ı şeriyye ile mükellef tutulmaz. İslam bilginlerine göre Allah'ın varlığı birliği vahyin irşadı ve kalbin tasdiki ile açıklık kazanır fakat O yüce varlığın mahiyetini kavrayamayız.

1.2. Meleklere iman

İslam inançlarından biri de meleklere imandır. Kur'an-ı Kerim ye hadis-i şerifler melekleri onların varlık ve misyonlarını bize açıklamıştır.

Melekler erkeklik ve dişiliği olmayan yeme-içme vb.den uzak ruhanî ve nuranî varlıklardır. Gözle görülmezler. Evlenmek çoğalmak doğmak ölmek vb. İnsanlara has davranışlardan uzaktırlar. Daima Allah'ı tesbih ile O'na ibadet ederler; Allah tarafından verilen görevleri yerine getirirler günah işlemezler bir imtihana tâbi değildirler. Bu bakımdan günah işlemeye de müsait yaratılmış olan insan kendini günahlardan koruyabilirse Allah katında meleklerden de üstün olabilir. İnsanların masumiyet içinde hayat sürebilmeleri onların melekleşmesini sağlar.

Ayrı ayrı görevlerle mükellef dört büyük melekten (Cebrail israfil Mikail Azrail) başka insanların yaptığı işleri kaydeden Kiramen Kâtibin ile Münker Nekir melekleri de vardır. Melekler gözle görülmeyen varlıklar olmak itibariyle bu tür bir inanç diğer dinlerde de mevcuttur. Muharref ilâhî dinlerden olan Yahudilik ve Hıristiyanlık'ta meleklere inanılmakla beraber aralarında fark vardır. Yahudilik ve Hristiyanlık dinlerine nazaran melek inancını en güzel ve net şekilde açıklayan din İslam olmuştur.

1.3. Kitaplara iman

Müslümanlığın iman esaslarından biri de kitaplara imandır. (013) İslam'da kitaplara imandan kasıt dört ilâhî kitapla onlardan önce yine peygamberlere gönderilen sahifeler (suhuf)dir. (014) Bütün bu kitapları Allah peygamberlerine
Ömer bin el-Hattab (Arapça عمر ابن الخطاب) (581 - 3 Kasım 644) Sünni'ler 'Ömer Faruk adını da kullanmaktadırlar. Genellikle sadece Hz. Ömer olarak anılır. İkinci İslam Halifesidir (634-644).İslam kaynaklarına göre dört Raşit Halife (Hulefa-i Raşidin) arasında sayılmaktadır. Ayrıca Sahabe ve Aşere-i Mübeşşere dendir.
Cebrail aracılığı ile göndermiştir. İlâhî kitaplara
Cebrail Peygamberlere vahy getirmek Allahü teâlânın emir ve yasaklarını bildirmekle vazîfeli melek. Dört büyük melekten birisi ve en üstünü.

Cebrâil aleyhisselâmın ismi Kur’ân-ı kerîmde geçmekte olup ayrıca Cibrîl Rûh-ul-Emîn ve Rûh-ul-Kuds diye de zikredilmektedir. Cebrâil kelimesi lügatta "Allahü teâlânın kulu" mânâsındadır. Cebrâil’e ayrıca Nâmûs-ı Ekber de denilmiştir. Cebrâil aleyhisselâmın vazîfesi peygamberlere vahy getirmektir. Cebrâil aley

Kütüb-i Münzele ve Kütüb-i Semaviyye de denir.

Kur'an-ı Kerim ilâhî kitapların muhtevası hangi peygambere verildiği vb. hususlarda tatminkâr bilgiler vermektedir.
Zebur'un ise sadece
Zebur (İbranice: Mizmor מזמור Çoğulu: Mizmorim מזמורים Yunanca: Psalmoi harp eşliğinde söylenen şarkı) Tanah'ın Ketuvim kısmında bulunan Teilim (תהלים) bölümüne Türkçe'de verilen isim. Hıristiyanlık'ta Davut'un Mezmurları veya sadece Mezmurlar olarak anılır ve Eski Ahit'te bulunur.

Hz. Davud'a verildiğini açıklamıştır.
1.4. Peygamberlere iman

İslam'da inanç şartlarından biri olan peygamberlere iman sadece Kur'an-ı Kerim'de isimleri zikredilen peygamberleri değil gönderildikleri sabit fakat isimleri bilinmeyen peygamberleri de kapsar. Peygamberler Allah'ın emir ve yasaklarını insanlara ulaştıran elçilerdir. Bu bağlamda onlara nebi ve rasul de denir. İslam'a göre
İsrailoğullarına gönderilen ve kendisine Zebur adlı kitap verilen peygamberdir. Kur'an-ı Kerim'de Hz. Dâvud'dan söz edilir. Şeceresi Hz. İbrahim'e kadar uzanır.
peygamberlik Allah'ın seçkin kullarına verdiği bir imtiyaz ve özel görevdir. İnsan çalışıp çabalamakla peygamber olamaz.

Kur'ân-ı Kerim 25 peygamberi ismen açıklamış peygamber olup-olmadığı tartışılan üç kişi dışında her topluma peygamberler gönderildiğini bildirmiştir. İlk peygamber Hz. Adem son peygamber Hz. Muhammed (s.a.v) arasında kaç peygamber bulunduğu kesin olarak bilinmemektedir.

Müslümanlar ayırım yapmaksızın bütün peygamberlere inandığı halde

bkz. Peygamber


Yahudiler Hz. İsa ve Hz. Muhammed (s.a.v)'e Hristiyanlar ise Hz. Muhammed (s.a.v)'e inanmazlar.

Hristiyanlar da prensip olarak peygamberlere imanı kabul etmişler ancak bazı istisnalar koymuşlardır. Bundan ayrı olarak yine Hristiyanlar Hz. İsa'nın Havarilerini ve Pavlus'u da peygamber hatta peygamberlerden de üstün sayarlar. Hristiyanlara göre peygamberlik çalışmakla elde edilmez; o ancak Ruhu'l-Kuds'ün bir görevlendirmesiyle olur. Yine Hristiyanlık'ta Hz. İsa "Tanrı'nın Oğlu" diye nitelendirilirken O'nun havarileri de Hz. İsa'nın resulleri sayılmıştır. Hz. İsa'ya Mahkeme-i Kübra'nın yöneticisi olarak da inanırlar.

1.5. Ahiret Gününe iman

Allah ve O'nun peygamberi'nin bildirdiklerine inanan kişi için Ahiret Günü'ne iman zorunludur. Ahiret günü birinci nefhadan ikinci nefhaya sonra da cennet ehlinin cennete cehennem ehlinin cehenneme girmesine kadar geçer zamandır. Diğer bir ifade ile ikinci nefhadan sonra başlayan ve sonsuza kadar uzanan zamandır.

Müslümanların ahirete imanları Kur'an-ı Kerim ve hadis-i şeriflere dayanmaktadır. Bir ayet-i kerimede şöyle buyurulur: "Onlar san indirilenlere de senden evvel indirilenlere de inanırlar. Ahirete ise onlar şüphesiz bir bilgi ve iman beslerler." (016)

Ahiret Günü'ne tam anlamıyla inanan kişi dünya hayatını da düzene sokmuş günahlardan ve sapıklıklardan nefsini büyük ölçüde korumuş olur.

Kur'an-ı Kerim Allah'a imandan sonra çoğu kere Ahiret Günü'ne imanı zikreder. Ahiretin zamanını bilemeden her an o büyük güne hazırlanmak Müslümanın dünya hayatına bağlanmasını sağladığı gibi ona sorumluluk da yükler. İslam Ahiret Günü'nü ölümü kıyametin vukuunu sonra neler olacağını ölümden sonra tekrar dirilmeği hesaba çekilmeği ceza ve mükafat görüleceğini vb. ayrıntıları ile açıklamıştır.

Yahudilik ve Hristiyanlık'ta da ölümden sonra dirilme inancı vardır. Yahudilik'te ahiret konusu İslam ve Hristiyanlığa nisbetle fazla işlenmemiş onlar daha çok dünya hayatına önem vermişlerdir.

Hristiyanlar ise Ahiret Günü'nün hemen geleceği korkusu ile ruhbanlığa sarılmışlardır. Bu konuda da en sağlıklı dengeyi İslam kurmuştur. İslam'a göre "Hiç ölmeyecek gibi dünya için çalışılacak yarın ölecekmiş gibi ahirete hazırlanılacaktır".

Ahiret Günü'ne iman konusunun Yahudiliğe ne zaman girdiği kesin olarak bilinmemektedir. Zaten Tevrat'da da kıyamet mahşer cennet cehennem hakkında açık bir bilgiye rastlanmamaktadır. Ayrıca bu konudaki inançları da zaman zaman değişikliklere uğramıştır.


İncillerden elde edilen bilgilere göre Hz. İsa'nın ikinci kez dünyaya gelişiyle kıyamet vuku bulacak ölüler mezarlarından kalkarak dirilecekler (017) O da insanları hesaba çekmek üzere adalet kürsüsüne oturacaktır. Yine Hıristiyanlar Hz. İsa'nın yakın bir gelecekte yeryüzüne ineceğine ancak O'ndan önce Deccal'in ortaya çıkacağına inanırlar. Hıristiyanlara göre Allah hükmetme yetkisini Hz. İsa'ya vermiştir. Ölümden sonra ruh bedenden ayrılarak dünyadaki durumuna göre sevap veya cezaya çarptırılacaktır. (018) Ölülerin son mükâfatlandırılmasından önce berzah denilen yerde kalacaklardır. Hıristiyan inancında ölümden sonra cennette mutluluk cehennemde azap görecek olan yalnız ruhtur. 1.6. Kaza ve Kadere iman

İslam'da iman esaslarından biri de kaza ve kadere imandır: Gerçekte bu ifadenin kader ve kazaya iman şeklinde olması daha uygun ise de Türkçemiz de böyle yerleşmiştir.


Kader ileride meydana gelecek her şeyin önceden bilinerek Allah tarafından takdir ve tesbit edilmesi kaza da bilinen ve tesbit edilen her şeyin zamanı geldiğinde yine Allah tarafından yaratılmasıdır. Kader Allah'ın ilim sıfatına kaza da tekvin sıfatına racidir. Ehl-i sünnetin inancı budur.

İslam'a göre Allah'ın küllî iradesi yanında kulun cüz'î bir iradesi vardır. Kul bu iradesini hayra da şerre de yönlendirebilir. İyilik-kötülük hayır-şer belli olduğuna göre kula düşen görev aklını kullanarak iyi ve hayır olana yönelmektir. İnsan iradesiyle yaptıklarından sorumludur. İradesi dışında olan (hangi ana-babadan nerede ne zaman doğacağı boyu ve renginin ne olacağı vb.) hiçbir şeyden sorumlu değildir. Allah kişinin hür iradesiyle seçtiği şeyleri onun seçtiğine uygun şekilde yaratır. Kısaca seçen insan yaratan Allah'tır. İnsanın nasıl bir tercihte bulunacağını Allah ezelde bildiği için Levh-i Mahfuz'da bunlar yazılmıştır. "ilim malûma tabidir" cümlesinin anlamı da budur. Bu bakımdan bazı kişilerin sorumluluktan kurtulmak için "ne yapayım alın yazım bu imiş" tarzındaki itirazlarının geçerliliği yoktur. Kişi iradesini hayra yönlendirerek çalışacak iradesi dışındaki sonuçları da tevekkülle karşılayacaktır. İnsanın hayırlı zannederek bir işi yapmaya yönelmesi ancak sonucun dileği doğrultusunda olmaması halinde bu sonucun kendisi için hayırlı olduğuna inanması da onu kalben huzurlu kılar. Bu durumu açıklayan bir âyet-i kerimede şöyle buyurulur: "Ey müminler sizin hoşunuza gitmediği halde uhdenize savaş yazıldı. Olur ki bir şey hoşunuza gitmezken o sizin için hayırlı olur. Bir şeyi de sevdiğiniz halde o da hakkınızda şer olur. Allah bilir siz bilmezsiniz." (019)

İslam dışındaki dinlerde net bir şekilde kader anlayışı bulmak mümkün değildir. Hinduizmdeki "karma" inanışı kader olarak yorumlayanlar vardır.

Yahudilik'te alın yazısından çok olaylar Tanrı'nın çizdiği belirli bir gayeye göre şekillenir. İnsanların bu dünyadaki hayatı dine uygun yaşamak ve Tanrı'nın emirlerinden sapmamak temeline oturtulmuştur. Hayır ve şerri yaratan Allah'tır. Hayır mükâfat şer de ceza içindir. Kulların başına gelen felâketler Tanrı'nın bir çeşit imtihanıdır.


Hıristiyanlar insan hürriyetini sınırlandırdığı için kader ve kazaya fazla sıcak bakmamışlardır. Onlara göre Allah ancak hayrın yaratıcısıdır. şahit olduğumuz kötülükler Allah'tan değildir. Hayır ve şer Allah'ta birleşemez; çünkü Allah kötülüklerden nefret eder. (020) Bunlardan ayrı olarak Hristiyanlık'ta önemli bir yeri olan "Aslî Suç" (021) 'la kader arasında kurulan tuhaf ilgiye de bakılmalıdır. Burada tartışılan ana mesele "asli suç olduğu için mi insanlar kötülüğe meylederler yoksa kötülüğe meylettikleri için mi asli suç vardır?" cümlesinde özetlenebilir.


2- İbadet Sistemi

İbadet sisteminden kastedilen İslam'ın şartlarıdır. Hz Peygamber (s.a.v) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurur: "İslam beş temel üzerine kurulmuştur. Allah'tan başka ibadet olunacak Tanrı bulunmadığına Muhammed'in O'nun kulu ve Rasulü olduğuna şahadet etmek namaz kılmak zekât vermek oruç tutmak hacca gitmek." (022)


Yahudi halkının tarihi çok eskidir. Bu insanların M.Ö. 2000 senesine doğru Canaan (Kenani ülkesi) ve daha sonra Filistin adı verilen ülkeye gelmeleri ile başlar. Asırlar boyunca kabileler halinde yaşadılar. M.Ö. 11. yüzyılın ikinci yarısında Saul zamanında bir krallık haline geldiler. Davut zamanında ise Kudüs'ü merkez yaparak kuvvetlendiler. En parlak devrini Süleyman zamanında yaşadıktan sonra ikiye bölündüler: Juda ve İsrail.

Hadis-i şeriften de anlaşılmaktadır ki İslam'ın ilk şartı Allah'a ve O'nun peygamberine şahadettir. İslam'a girmek bu şartlarla olur ve bunlar yerine getirilmedikçe diğerlerini yapmanın hiçbir kıymeti olmaz. Bu ilk şarttan sonra namaz oruç hac ve zekât gelir.

Hemen bütün dinlerde ibadet vardır ve inançtan sonra gelir. Arapça'da ibadet "boyun eğmek itaat etmek kulluk etmek tapmak taat ve takva" mânalarını ifade eder. Genel olarak "Allah'a tapma" olan ibadet terimi "putlara tapma" (023) için de kullanılır. (024)

Bir başka açıdan ibadet sonsuz kudret sahibi Allah'a karşı gösterilen tevazu hürmet itaat ve ta'zimin en yüksek derecesidir. İbadet yalnız Allah'ın hakkıdır ve yalnız O'nun için yapılır. (025) Kur'an-ı Kerim'de ibadet kavramı genellikle "Kul olmak boyun eğerek itaat etmek ilâh tanımak" vb. manalarda kullanılmıştır; (026) ibadet kalb ve vicdanla hissedilen kulluk şuurunun dıştaki tecellisidir. Bu bakımdan ibadet insanın dinî şuurunu kuvvetlendiren bir cevherdir. şuurla ve hakkına riâyet edilerek yapılan ibadet imanı kuvvetlendirir.

Hemen bütün dinlerde cemaatle yapılan ibadet ferdî ibâdetten üstün tutulmuştur. İbadet yapılan yere mabed denir. Bazı araştırıcılara göre ilk mabed tabiatın kendisidir. Bütün dinlerde îman ile âmel arasında daima ilişki kurulmuş; imanını ameli ile bütünleştiren kişi övülmüştür. İbadetin bir parçası olan "dua"yı ibadetten ayırmak her zaman mümkün değildir.

Çoğu zaman ibadetle dua içice bulunmuştur. İslam dışındaki bazı dinlerde ibadet nadir hallerde aletsiz bazan da aletli olarak müzikle karışık bir merasim şeklinde uygulanmıştır.

ibadetler bir bütün halinde Hz. Peygamber (s.a.v) tarafından tek tek uygulanarak müslümanların bu konudaki tereddütleri giderilmiştir. İslam Dini'nde ibadetler üç grupta incelenebilir:

1-Bedenle yapılan ibadetler (namaz oruç)


2-Malla yapılan ibadetler (zekât fitre sadaka)

3-Hem beden hem de malla yapılan ibadet (hac).

İslam'da ibadetin en yüksek derecesi Allah'a hiçbir menfaat beklemeksizin O'nun Allah olduğu şuuru ile inkıyad ve itaat etmektir. Kâinattaki bütün varlıklar kendi hallerine göre kendi dilleriyle ibadetlerini Allah'a karşı yapmaktadırlar. Allah kullarına güçlerinin yeteceğinden fazlasını yüklememiştir. (027)

Kur'an-ı Kerim'in birçok ayeti müminleri Allah'a itaate çağırmaktadır (028) İslam'da ibadet hayatın bir parçası olarak algılanmış ve kişinin idrakini geliştirmiştir. (029) ibn Teymiye'ye göre İslam bir bütün olarak Allah'a kulluk etmekten ibarettir. İbadet esnasında ırk ve renk farkı gözetmeyen İslam bu özelliği ile Allah huzurundaki eşitliği düşünce plânından hayata geçirmiştir.
2.1- Namaz

Namaz belirli vakitlerde yerine getirilen kendine hâs hareket okuyuş ve şartları bulunan bir ibadettir. Farz oluşu Kur'an sünnet ve icma ile sabittir. Bir ayet-i kerimede"Çünkü namaz müminler üzerine vakitleri belli bir farz olmuştur.'' (030) buyurulur. Hz. Peygamber (s.a.v)'de bir hadis-i şeriflerinde "Allah her Müslüman erkek ve kadına her gün ve gecede beş vakit namazı farz kılmıştır" buyurur.

Ergenlik çağına gelmiş aklı başında olan kadın-erkek bütün Müslümanlar üzerine farz kılınmış beş vakit namazın dışında cuma namazı da yalnız erkeklere farzdır. Yılda iki bayram (ramazan kurban) namazı vacib cenaze namazı ise farz-ı kifaye'dir. Beş vakit namaz Miraç Gecesi'nde farz kılınmıştır. Namaz mümini fenalıklardan ve günah işlemekten korur. Bu sayede mümin dünyadaki borcunu ödemiş ahiret için sevap kazanmış olur.

Dinin direği müminin miracı olan namaz İslam'ın bütün şartlarını toplayan ve kulu aracısız Allah'a ulaştıran bir ibadettir.

Namazın altısı daha başlamadan altısı da namazla birlikte yerine getirilen on iki farzı diğer hiçbir dinde bulunmayan bu en mükemmel ibadetin bir diğer özelliğini teşkil etmektedir. Diğer dinlerdeki ibadetlerin hiçbirinde namazdaki disiplini görmek mümkün değildir. Namazın beş ayrı vakitte farz kılınışı müminin bütün gün belli aralıklarla kendini kontrol etmesini sağlar. Kulun günahlarından pişmanlık duyarak af dilemesi Allah'ın huzurunda olduğunu idrak etmesinin en güzel vasıtası yine namazdır.

2.2- Oruç

İslam'ın beş şartından biri de yılda bir ay ramazanda oruç tutmaktır. Oruç Medine'de hicretin ikinci yılında farz kılınmıştır. Bir âyet-i kerimede şöyle buyurulur: "Ey iman edenler sizden evvelkilere yazıldığı gibi sizin üzerinize de oruç yazıldı. Ta ki korunasınız". (031)

Oruç niyet ederek tan yeri ağarmaya başladığı andan ta akşam güneşi batıncaya kadar yeme-içme ve cinsel ilişkiden uzak kalmak suretiyle eda edilen bir ibadettir. Büyük ölçüde bedenî bir ibadet olan orucun sayılmayacak kadar çok sıhhî faydaları da vardır. Bugün tıbben de sabit olduğu üzere birçok bedenî hastalıkların tedavisi ancak oruçla yani perhizle mümkün olmaktadır. Hz. Peygamber (s.a.v)'in "Oruç tutun ki sıhhat bulasınız" hadis-i şerifleri de buna işaret etmektedir. Oruç sayesinde yeme içme açısından zengin-fakir ayırımı büyük ölçüde giderilmektedir. Dinî bir görevi yerine getirmek gayesiyle tutulan oruç aynı zamanda iradeyi kuvvetlendirir. Açlığa susuzluğa dayanma gücü verir. Oruç sayesinde Müslüman haramları daha fazla terkederek helâlleri arar. Ramazanı takibeden aylarda da daha disiplinli ibadet etme alışkanlığını kazanır.

İslamın oruç ibadetinde diğer bazı dinlerin oruca benzer ibadetlerinden mevcut olan perhiz belirli gıdaların dışında bir şey yememe iki gün geceli-gündüzlü aç kalma vb. haller yoktur. Oruç tamamen müminin yemek ve ruhî disiplinini sağlamayı hedef almıştır. Yahudilik ve Hristiyanlık'ta Hz. Musa ile Hz İsa'nın uygulamalarından kalma 40 güne kadar varan ve perhizi esas alan bir anlayış İslam'ın orucunda görülmez. Müslümanlıktaki oruçta nefse eziyet yerine onu olgunlaştırmak esastır.

2.3-Hac

Hac bedenî ve malî gücü yerinde akıllı ergenlik çağına gelmiş hür müslümana ömründe bir kere olmak üzere farzdır. Bu şartlan taşıyan müslüman belirli zamanda ihramlı vaziyette Arafat'ta vakfe ve Kabe'yi tavaf ederek hac ibadetini yerine getirmiş olur. Bu farzların dışında haccın vacip ve sünnetleri de vardır. Yukarıda sayılan şartlar kendinde bulunan müslüman bir takım bahanelerle haccı geciktirmeyerek ilk fırsatta eda etmeye çalışmalıdır.

Hac dünyanın her tarafındaki müslümanları yılın belli günlerinde biraraya toplayan büyük bir ibadettir. İçtimaî mevkiî ne olursa olsun bütün hacı adaylarının kefene benzeyen ihram içinde boyunlarını bükerek "Lebbeyk" (Buyur Rabbim) yakarışlarıyla Allah'ın huzurunda bulunma gayretleri Hacca ayrı bir manevî hava verir. Hac sayesinde dünyanın dört bir yanındaki müslümanlar aynı makamlarda toplanarak âdeta büyük bir şûra meydana getirmiş olurlar. Birbirleriyle dertleşmek konuşmak problemlerine çareler bulmak imkânını elde ederler. İslam kardeşliğinin güzel bir dayanışmasını gerçekleştirmiş olurlar.

2.4-Zekât

Malî bir ibadet olan


zekât Kur'an-ı Kerim'de çeşitli isimlerle namazla birlikte 37 ayetle zikredilmiştir. Zekât dinen zengin sayılan müslümanın bir yıl dolduran 80.18 gr. altın 561 gr. gümüş bunların karşılığı para döviz veya ticarî eşyasının 1/40'ini fakirlere vermesidir. Kur'an-ı Kerim zekât verilmesi gerekenleri sekiz sınıfta toplamıştır. Zekât akıllı ergenlik çağına gelmiş hür nisab miktarı servete sahip ve bu malın üzerinden de bir yıl geçmiş olan müslümanlara farzdır.

Zekât sosyal dayanışmayı sağlayan müslümanlar arasındaki birlik ve sevgiyi kuvvetlendiren malî bir ibadettir. Fakirlerin zenginler üzerindeki haklarıdır. Kitap sünnet ve icma ile sabit olmuş bir farzdır.

Sözlükte "temizlik büyümek ve çoğalmak" anlamlarına gelen zekât bu manalara uygun olarak veren kişinin malını temizlemekte ve artarak çoğalmasını sağlamaktadır.

Zekâtın en büyük fonksiyonlarından biri de cemiyetlerdeki sınıf farklılaşmalarını gidermesi zenginlerle fakirler arasında bir orta sınıfın oluşmasını sağlayarak aşırı uçların teşekkülünü önlemesidir.

İslam'ın zekâtla getirdiği zorunlu ödemenin bir benzerinin diğer dinlerin hiçbirinde bu derece şümullü görmek mümkün değildir. İşte bundan dolayıdır ki müslüman toplumlarında farklı gelir gruplarındaki insanlar arasında daima sevgi ve saygı ortamı yaşatılabilmiştir.

2.5- Kelime-i şahadet

İslam'ın beş temel üzerine bina edildiğini açıklayan hadis-i şeriften anlaşılacağı üzere bu beşinci esas "şahadet" cümlesini yani "Allah'tan başka ilâh olmadığını Hz. Muhammed'in Allah'ın kulu ve Rasulü olduğunu" söylemektir. Bu kalb ile tasdik dil ile ikrar etmek suretiyle gerçekleşir.

İslam'dan başka bir dinden İslam'a girmek (ihtida) isteyen her kişinin ilk söylemesi gereken cümle de budur.

Kutsal Kitabı

İslam'ın kutsal kitabı Kur'an-ı Kerim'dir. (032) O bir vahiy eseri olduğunu (033) bizzat açıklar. Kur'an Hz. Muhammed (s.a.v)'in kalbine (034 Ruhu'l-Emîn (035) Ruhu'l-Kuds (036) vasıtasıyla ramazan'da nazil olmaya başlamıştır. (037) Kur'an-ı Kerim 114 sûre ve 6000 küsur ayetten meydana gelmiştir. Mekke ve Medine'de nazil olmuştur. (038 Dört unsuru vardır: 1- Lafız olması 2- Arapça olması 3- Hz. Muhammed (s.a.v)'e inzal edilmiş olması 4- Hz. Peygamber (s.a.v)'den bize kadar tevatür yoluyla nakledilmiş olması. Bu dört unsurdan biri eksik olunca Kur'an olamaz. (039)

Dinler Tarihçilerinin de ittifakla belirttikleri üzere mukaddes ve ilâhî kitap olan Kur'ar Allah'ın kadîm ve ezelî kelâmıdır. Bunda melek ve peygamber sadece birer vasıtadır.

Hz. Peygamber (s.a.v)'in Allah'tan vahiy suretiyle nakletmiş olduğu ayetler o zaman da binlerce sahabe tarafından ezberlenerek vahiy kâtipleri tarafından yazılmış ve böylece tevatür yoluyla nakledilmiştir. Otuz cüzden oluşan Kur'an-ı Kerim'in her cüzü dörder "hizb"e ayrılmıştır. Kur'an-ı Kerim azar azar nazil olarak 22 yıl 2 ay 22 günde tamamlanmıştır. (040)

Nazil oluşu Hz. Peygamber (s.a.v) daha hayatta iken tamamlanan Kur'an-ı Kerim'in tertibi de yine O'nun tarafından vahye dayanılarak yapılmıştır. Bu tertibe göre Hz. Ebu Bekir Kur'an'ı bir cilt haline getirmiş Hz. Osman'da o nüshayı çoğaltarak önemli merkezlere göndermiştir. (041) Kur'an'ın muhafazası "Kur'an'ı biz indirdik O'nun koruyucuları da şüphesiz ki biziz" (042) ayeti gereğince Allah'ın garantisindedir.

Kur'an kendinden Önceki ilâhî kitapların mahiyetinden bahseden dinler arasındaki çelişkileri gideren bir ilâhî kitaptır. (043) Hz. Peygamber (s.a.v)'in en büyük mucizesi olan Kur'an Kitab-ı Mukaddes'in bazı peygamberlere iftira atmasına karşın onlara isnad edilen iftiraları kesinlikle reddetmiştir.

Kur'an-ı Kerim'de çeşitli vesilelerle en çok âdı geçen ilâhî kitap yine Kur'an'dır. (044) Kur'an Kur'an'dan başka Furkân Kitab-ı Mübin Mushaf kelimeleriyle de anılmaktadır. Kur'ân-ı Kerîm anlaşılması için Arapça olarak gönderilmiş (045) çelişki ve ihtilâflârdan korunmuştur. (046)

İlâhî kitaplar içinde üslûbunun akıcılığı ve dile kolay gelişinden dolayı ezberlenmesi de en kolay kitap Kur'an-ı Kerim'dir. (47) O kesin bilgi için tek kaynaktır. (48) Doğru ile eğriyi ayıran (049) ve doğruluk isteyenler için bir öğüttür. (050) Açıklamaları genellikle özlü olan Kur'an geçmişte cereyan etmiş hadiselerin nerede ve nasıl olduğundan çok niçin vukua geldiğine dikkat çekerek doğabilecek kötü sonuçlar için insanları tedbir almaya yöneltmiştir.

Mezhepleri

Mezhep kelimesi Arapça'da gitmek anlamındaki "zehab" kökünden gelir. Bu kelime ile "gidilecek yol gidilecek yer" kastedilmiş olur. İslam'ın zuhurundan günümüze kadar birçok mezhep doğmuş gelişmiş zamanın geçmesiyle bazıları kaybolup gitmişlerdir. Mecazi olarak mezhep görüş kanaat inanç ve doktrin" demektir. Türkçe'de itikadî amelî siyasî ve fıkhi ekollerin hepsi "Mezhep" kelimesiyle karşılanmıştır.

Dinler ve Mezhepler Tarihi ile ilgili ilk dönem kaynak eserlerde "Fırka" ve "Nıhle" kelimeleri mezhep kavramını da içine alacak tarzda kullanılmıştır.

Mezhep kavramının doğmasında en büyük etken dinin yorumu konusundadır. Bu manada batıl dinlerin bile mezhepleri olmuştur. Mezheplerin çıkış sebeplerini 1-İç sebepler 2- Dış sebepler olarak iki ana noktada toplamak mümkündür.

Mezhep vakıası dinî yoruma elverişli aynı konudaki aksi bir yorumla çatıştığı zaman daha belirgin bir hal almıştır.

İslam Dini'nde mezhepler 1- itikadî 2- Fıkhî 3- Siyasî olmak üzere üçe ayrılmaktadır. şu noktayı da belirtmeliyiz ki mezhep sahibi olan imam ve müçtehidler hiçbir zaman "Biz bir mezhep kuruyoruz bize uyun bizim mezhebimizi kabul edin" dememişlerdir. Kendilerine bir dinî mesele sorulduğunda cevap vermişler o cevabı kabul eden topluluk o mezhebi oluşturmuştur.

İlâhî dinleri tebliğ eden peygamberlerin yaşadıkları devir bir bakıma tam inanç ve bağlılığın sağlandığı devirdir. Hz. Peygamber (s.a.v)'den sonraki devirlerde zaman geçtikçe din üzerinde birtakım ihtilâflar ortaya çıkmış çeşitli görüşler tartışılarak anlaşmazlık ve aykırı görüşler mezheplerin doğmasına sebep olmuştur. Denebilir ki İslam'da ilk fikir ayrılığı Hz. Peygamber (s.a.v)'in vefatından sonra birtakım siyasî meseleler bahane edilerek çıkmıştır. İslam Dini büyük ölçüde Hz. Ömer'den itibaren diğer ülkelerde yayılmağa başlayınca oralardaki insanların farklı inanç ve adetleriyle karşılaşan müslümanlar birtakım problemlerle ilgilenmek zorunda kalmışlardır.

Mezhepler arasındaki farklar bilgi anlayış zaman ve mekân değişiklikleriyle orantılı bir gelişme göstermiştir. İslam mezheplerinin ortaya çıkmasındaki âmiller şöyle sıralanabilir:

1-Ölçü ve metod farklılıkları


2-Hilâfet konusundaki tartışmalar
3-Müslümanların dahili çekişmeleri
4-Müslümanların farklı ülke kültürleriyle karşılaşmaları
5-Yunan felsefesi Yahudilik iran ve Hind dinlerine ait düşünce ve inançların müslümanlar arasında yayılması
6-Cahillerin hüküm ve fetva vermeğe kalkışmaları
7- İlmin çeşitli branşlarında ihtisas ve derinleşme elde edilen malzemenin derlenmesi.
8- Ayet ve hadisler ışığında ortaya çıkan durumlara göre yeni hükümler çıkarmak zorunluluğu.
9- Kadıların ekseriyette hak ve adaletten sapmaları.

Ana hatlarıyla özetlenen bu sebebler öncelikle itikadî ve amelî mezheplerin doğmasına sebep olmuştur. (051)

İtikadî mezhepler de 1-

{{İslam}}

Ehl-i Sünnet 2-
Ehl-i Sünnet Alm. Der Weg der Sünniten Fr. la voie d ahl-i Sunnat İng. The Sunni Path. İslam dininde doğru itikat üzere olanlar. Peygamber efendimiz Muhammed aleyhisselamın ve Eshabının (aleyhimürrıdvan) yolunda bulunanlar bildirdikleri itikat üzere inananlar.

Eshab-ı kiramın Peygamber efendimizden naklen bildirdiklerini olduğu gibi hiçbir şey ekleyip çıkarmadan kabul edip böylece inanıp onların yolunda olup onlar gibi inananlara Ehl-i sünnet

Ehl-i Bid'at şeklinde ikiye ayrılmıştır. Ehl-i Sünnet de kendi içinde 1- Selefiyye 2-
Selefiyye (Arapça: السلفية) bir İslam dini mezhebi. Ehl-i Sünnet mezhebidir.

Selefiyye mezhebi akıl ve nakil (Kur'an ve Sünnet) konusunda mutlak nakle inanır akli çıkarımları kabul etmez. İman esasları ile ilgili konularda Kur'an ve Sünnetteki açıklamalar ile yetinip bunları aynen kabul eder. Bu kabule müteşâbihler de dahildir te'vîl (görünür anlam dışında bir başka anlamda kabul etme1) etmemekle beraber cisimleştirme (yani tecsîm) de yapmazlar.

Maturudiyye 3- Eş'ariyye diye üçe ayrılır. Ehli Bid’at (
Eş'ariyye veya Eş'arilik (Arapça: الأشاعرØé) İtikadi Mezhepler|İslam itikadi mezheplerinden birisidir. Ehl-i Sünnette Selefiyye ve Maturidilik ile birlikte yaygın olan üçüncü mezheptir. Aklı Mu'tezile kadar önemsememekle birlikte Selefiyye kadar da küçük çapta ele almaz. Genellikle itikadda aklın yeri hususunda orta bir konumda olsa da sıklıkla Selefiyye ucuna Mu'tezile uzundan daha yakındır. Ebu Hasan Eş'ari'nin (ölüm: MS 935) kurduğu

Ehli Beyt) mezhebi üyelerinden bazıları farklı inanç ve ibadetlere sahip olduğundan ayrıca ele alınacaktır.

İslam mezhepleri arasında zuhur eden fikir ihtilâfları İslam'ın iman ve ibadet esaslarını inkâr etmemiştir. İslam Tarihi'nde mezhepler arasındaki farklar anlayış bilgi üstad zaman ve mekân farklarından çıkmış temele inmemiştir. Bütün ehl-i sünnet imamları Allah'ın kitabını Peygamberin'in sünnetini sahabenin icmaını ittifakla rehber edinmiş ayrıca yekdiğerine karşı da saygı ve sevgi hisleriyle dopdolu bulunmuş zaman zaman bunu açıkça ifade etmiş hiçbiri diğerini sapıklıkla suçlamamıştır. (052) Bu kısa girişten sonra İslam dünyasının her köşesinde müntesipleri bulunan dört fıkıh (amel) mezhebini özet halinde vermeye çalışacağız.

1-Hanefî Mezhebi

Ehli Beyt bir İslam dini terimi. İslam dininin son peygamberi Muhammed'in ev ahalisi ve akrabalarını kısacası ailesini tanımlamak için kullanılır.

Hanefî Mezhebi'nin kurucusu

Ebu Hanife'dir. İmam-ı Azam Ebu Hanife diye şöhret bulmuştur. Ebu Hanife Kufe'de (80/ 699) doğmuş Bağdat'ta (150/ 767) vefat etmiştir. İmam-ı Azam aslen Türktür. Sahabe devrine yetişmiş tabiîndendir. Kufe'deki büyük fakihlerden okumuştur. Önceleri ticaretle meşgul olmuş sonra büyük fakihlerden şa'bi'nin teşviki ile ömrünü ilme vermiştir. Önce "Tevhid" ilmini okumuş ve yüksek bir mertebeye ulaşmıştır. Fıkh-ı Ekber ile el-Alim ve'l-Müteallim adlı eserlerini yazarak İslam inancını savunmuştur. Basra'ya kadar giderek orada İslam inancı konusunda tartışmalara katılmıştır.

Ebu Hanife hocası Hammad'ın ölümü üzerine O'nun yerine geçmiştir. İmam-ı Azam geniş ve sağlam karihası kuvvetli fikir ve mütalâası kitap sünnet ve bunlardaki inceliklere derin vukufu ile temayüz etmiştir. Fıkıh ilminde pek yüksek seçkin bir mevkii vardır. Çok fazla Hacca gittiği rivayet edilir. İmam-ı Malik O'nun hakkında "Ebu Hanife'nin mantığı o kadar kuvvetlidir ki eğer şu direk altındır derse onu isbat edebilir" demiştir. İmam-ı Azam'ın kitap ve sünnetten beşyüzbin mesele ortaya çıkardığı altmışdört bin fetva verdiği rivayet edilir. O seçme kırk büyük âlim yetiştirmiştir. İmam-ı Ebu Yusuf İmam-ı Muhammed ve İmam-ı Züfer bunların en meşhurlarındandır.

Hanefî Mezhebi önce
Irak'ta çıkmış oradan Mısır Doğu ve Batı'ya yayılmıştır. Irak Şam Afganistan Doğu ve Batı Türkistan Kafkasya Anadolu Rumeli Türkleri ve Balkanlardaki Müslümanların hemen tamamı Hanefî'dir.

Ebu Hanife
İslam Hukuku'nun kurucusudur. O'nun mezhebi en önce takarrür eden en kuvvetli en sahih en açık kitap sünnet ve sahabe görüşüne en uygun bir mezheptir.

İmam-ı Şafiî "insanlar fıkıhta Ebu Hanife'nin iyalidir" der. O fıkhı düşünceye yepyeni bir metod getirmiştir. Metodu içtihadın bütün türlerini içine alır. İmam-ı Azam metodunu "Ben Allah'ın kitabıyla hüküm veriyorum. Kitapta bulamazsam Rasûlüllahın sünnetine sarılıyorum. Allah'ın kitabında ve Rasûlü'nün sünnetinde bir hüküm bulamadığım zamanlarda da sahabilerin sözlerine bağlanıyorum" (054) sözleriyle açıklar. Bunlara ilave olarak Ebu Hanife kıyas istihsan icma ve örfe de fetvalarında önem vermiştir. O'nun fıkhında



1- Ticarî bir ruha sahip oluşu

2- şahsî hürriyeti himaye edişi belirgin iki vasfı teşkil eder.

Osmanlı İmparatorluğu'nun resmî mezhebi Hanefîlik'tir. Mahkemeler ve fetvalar bu mezhebe göre yürütülmüştür. Nitekim bazı ülkelerde Hanefi Mezhebi için Türklerin Mezhebi sözü gelenek haline gelmiştir. Amelde Hanefî Mezhebi'ne bağlı olanlar itikad konusunda Ebu Mansur Mâturidi'ye uymuşlardır. 3- Maliki Mezhebi

Malikî Mezhebi'nin kurucusu Malik b. Enes'tir. Medine'de (93/ 711) doğmuş yine orada (179/ 765) vefat etmiştir. İmam-ı Azam ve İmam-ı Yusuf'la görüşmeleri olmuştur. Malikî Mezhebi Medine'ye gelip gidenler vasıtasıyla Batı'da Endülüs'te yayılmıştır. Bu bölge halkının bedevi mizaçlı olmaları ve Hicazlılara mütemayil bulunmaları Malikî Mezhebi'ni tercihlerinde önemli rol oynamıştır. İmam-ı Malik hadis ilminde çok kuvvetli idi. Muvatta adındaki hadis kitabı meşhurdur.

İmam-ı Malik Medine'de Rebiatü'r-Rey'den ilim tahsil etmiş mezhebini kitap sünnet icma ve kıyas üzerine kurmuştur. O'nun fıkhi görüşlerini Mısır'a intikal ettiren Abdurrahim b. Halit'tir. En çok yayıldığı yer de Yukarı Mısır'dır. Malikî Mezhebi'nin Endülüs'te yayılmasında halkının bedevi olması büyük rol oynamıştır. Malikî Mezhebi
Yemen Katar Bahreyn ve Sudan'da yaygındır. (055)

İmam-Malik ile ilim tahsili yolunda hiçbir fedakârlıktan kaçınmayarak evini bile satmıştır. O'na göre ilim iki kısma ayrılır:


1-Bütün insanlara anlatılan mevzularla ilgili olan bilgiler.
2-Seçkin kişilere özgü olan bilgiler.

İmam Malik hadis-i şeriflerin yanında sadece sahabi ve tabiîlerin fıkhını öğrenmekle yetinmemiş aynı zamanda rey'e dayanan fıkha da yönelmiştir. Hocaları genellikle

1-Fıkıh ve re'y üstadları


2-Hadis ve rivayet üstadlarıdır

İmam Malik ancak meydana gelmiş meseleler hakkında fetva verir muhtemel problemler hakkında görüş bildirmekten çekinirdi. Bilmediği bir mesele için "Bilmiyorum" demeyi prensip edinmişti. Fetva konusunda çabuk cevap vermezdi. O'na göre işlerin en hayırlısı sünnet en kötüsü de uydurma ve bidatlardır. O'na göre birinci kaynak Kur'an ikinci kaynak sünnettir. O Kıyas'ı da kabul etmiştir. En meşhur eseri bir hadis ve fıkıh kitabı olan Muvatta'dır. Öğrencisi Abdullah b. Vehb O'ndan dinlediği ders ve takrirleri toplayarak Mücalesat adında bir kitap meydana getirmiştir.
3-Şafıî Mezhebi

Şafiî Mezhebini İmam-ı Muhammed b. İdris eş-Şafiî kurmuştur. İmam-ı Şafiî Gazze (150/ 767)'de doğmuş Mısır (204/ 819)'da ölmüştür. Üstün akıl sahibi şiir ve lügatte gayet kuvvetli büyük bir müctehid idi. Mekke'ye götürülmüş oradaki büyük âlimlerden okumuş ve yirmi yaşında iken fetva vermeye başlamıştır. Ayrıca yine burada hadis tahsil etmiştir. İmam-ı Şafiî İmam-ı Azam'ın öğrencisi olan İmam-ı Muhammed'in meclislerinde bulunmuştur. En meşhur eserleri er-Risale ve el-Üm'dür.

Şafiî Mezhebi ilk olarak Irak'ta yayılamamıştır. Çünkü irak'ta Hanefî bilginleri çoktur. Sonra Irak'tan Mısır'a gidince mezhebi orada yayılmıştır. O zamanlar Mısır'da Şafiî çapında büyük fakih yoktur. Bu sayılan ülkeler dışında şafiîlik
Horasan Şam ve Yemen'in bazı bölgelerinde yayılmıştır. Fatımîler devrinde Mısır'da sönmeye yüz tutan Şafiî Mezhebi'ni Selahaddin-i Eyyûbî yeniden ihya etmiştir. Mısır ve Arabistan halkının çoğu Şafiî'dir. İmam Şafiî başlangıçta Malikî etbaından sayılırdı. Çünkü O mezhebini İmam-ı Malik'ten almıştır.

Fakir bir hayat süren Şafiî'ye ömrünün sonuna doğru beytü'l-mâl'dan tahsisat bağlanmıştır. O İmam-ı Muhammed'ten yalnız rey ve kıyas fıkhını tahsil etmekle yetinmemiş Iraklılarca meşhur olan rivayetleri de öğrenmiştir. Şafiî Mezhebi'nde tahriç de büyük bir yer tutmaktadır. Kuvvetli hafızası yanında Şafiî'nin hazır cevaplığı da bilinmektedir. O hocası imam Malik gibi keskin bir görüş sahibidir.

Şafiî'nin döneminde çeşitli fikirler ve birbirine zıt mezheplerle temellerini Mu'tezile'nin attğı ilm-i Kelâm'da doğmuştur. İmam-ı Şafiî tesbit ettiği usul-i fıkıh kaidelerini iki maksatla kullanmıştır:


1-Bu kaideler sağlam görüşleri tanımak için bir ölçüdür.

2-Yeni hükümler çıkarılırken bu kaideler küllî bir kanun olarak ele alınacaktır.

Genellikle kabul edildiğine göre Şafiî Mezhebi'nin yayılması; 1- Bağdat 2-Mısır olmak üzere iki devreye ayrılır.
4- Hanbelî Mezhebi

Ahmed b. Hanbel Bağdat (164/ 780)'da doğmuş orada (241/ 855) vefat etmiş büyük müctehidlerden biridir. (057) O'nun hadis ve fıkıhta hocası imam Ebu Yusuftur. Bağdat'a geldiğinde Ahmed b. Hanbel ile görüşen imam Şafiî O'nun hakkında "Bağdat'ta bundan efdal bundan daha fakih ve âlim bir kimse görmedim" demiştir. En meşhur eseri Müsned'tir. O sözlerinin yazılmasını istememesine rağmen söz ve fetvalarından otuz ciltlik bir eser meydana getirilmiştir. Kendine has bir ictihad tekniği vardır. O'nun metodu daha çok imam Şafiî'ye benzemektedir. Diğerlerine nazaran Hanbelî Mezhebi'nin mensubu o kadar çok değildir. Önceleri Bağdat'ta Hanbeliler çoğunlukta iken Hülâgu'nun istilâsından sonra azalmışlardır. Günümüzde Suriye Irak ve Necid az sayıda da olsa Katar ve Bahreyn'de Hanbelî vardır.

Ahmed b. Hanbel küçük yaşında ilim tahsili için şam Hicaz ve Yemen'e gitmiş Bağdat'ta bulunduğu sürece imam Şafiî'den ayrılmamıştır. Mezhebini şu temeller üzerine kurmuştur:

1-Fetva kitap ve sünnet'e istinat etmelidir.


2-Sahabenin fetvalarına bakmalıdır.
3-Bir konu hakkında mürsel ve zayıf hadisi bertaraf eden bir şey olmadığı zaman mürsel ve zayıf hadis alınmalıdır.
4-Aksi bir söz veya icma bulunmayan sahabi fetvasıyla amel edilmelidir.

Ahmed b. Hanbel hakkında nass yahut seleften eser bulunmayan bir meselede fetva vermeği hoş görmeyerek bunu önleme konusunda çok titiz davranmıştır.

Ahmed b. Hanbel hadisi muhaddislerden tahsil etmek için Bağdat Basra Kufe Mekke ve Medine ile yetinmeyerek Yemen'e dahi gitmiştir. Rivayet ilmi O'nu fıkha ulaştırmıştır. Verdiği fetvaların yazılarak nakledilmesini yasaklamış "yazılması gereken din ilmi ancak kitap ve sünnettir" demiştir. Hayatında daima kıt kanaat geçinen başkasına muhtaç olmamak için daima çalışan Ahmed b. Hanbel şu hususlara çok özen göstermiştir:

1-Devlet memuru olmak.

2-Vali veya halifenin ihsanını kabul etmek.

Ahmed b. Hanbel'in fıkhı hakkında münakaşaya girişenler O'na şu noktalarda itiraz etmişlerdir:

1-Rivayeti fetvaya tercih etmiştir.

2- Fetvalarının yazılmasını yasaklamıştır.
3-ihtilâfa düşen sahabilerin görüşlerini ayrı ayrı kabul etmiştir.
4- Bilginlerden çoğu bazı fıkhî meseleleri O'na nisbet etmede şüpheye düşmüşlerdir.
Diğer mezhep imamları gibi Ahmed b. Hanbel de kitap ve sünnetten faydalanarak Müslümanların dinî meselelerini çözmekle uğraşmıştır.

Alıntı.


nimlahza isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Teşekkür Edenler:
Я (26-11-2010)





Hızlı Cevap

Doğrulama Sorusu
Mesajınız:
Yazı şeklini sil
Kalın
Eğik yazı
Altı çizik

Grafik ekle
Alıntı yap [QUOTE]
 
Alanı Küçült
Alanı Büyült

Seçenekler
Stil


Dinler Tarihi: İslamiyet

Dinler Tarihi: İslamiyet konusu, Eğitim ve Öğretim / Tarih forumunda tartışılıyor.



Benzer Konular

Konu Konuyu Başlatan Forum Cevap Son Mesaj
Dinler Tarihi: Helenizm nimlahza Tarih 0 24-11-2010 01:16
Dinler Tarihi: Urartılarda Din nimlahza Tarih 0 24-11-2010 01:15
Dinler Tarihi: Hurufilik nimlahza Tarih 0 24-11-2010 01:11
Dinler Tarihi: Maroniler nimlahza Tarih 0 24-11-2010 12:36
DiNLeR TaRiHi кєℓєвєк Tarih 13 07-12-2008 04:49

Üye olmadan soru sorabilirsiniz!

Bütün Zaman Ayarları WEZ +4 olarak düzenlenmiştir. Saat şuan 01:19 .


Powered by vBulletin® Version 3.8.7
Copyright ©2000 - 2017, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO 3.5.2 ©2010, Crawlability, Inc.
Web Stats