bakimliyiz
Sponsor Reklamlar
Geri git   Bakimliyiz.Com > GENEL KÜLTÜR > Eğitim ve Öğretim > Türkçe ve Edebiyat

Kadın Portalı Kayıt Ol İletişim Forumları Okundu Kabul Et
Alt 28-04-2010, 10:39   #1 (permalink)
 
mormavi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Arrow Y...ile Baslayan Deyimler Ve Anlamlari

Ya Allah deyip (atılmak): Cenab-ı Hak`a sığınarak (atılmak)."Ya Allah deyip düşmanın üzerine atıldı."

Yabana atmak: Önem vermemek önemsiz görüp dikkate almamak üzerinde durmamak."Babanın sözlerini sakın yabana atayım deme."

Yabancılık çekmek: Bir iş ya da çevrede yabancı olmaktan dolayı ortaya çıkan zorlukların etkisinde kalmak."Ona hiç yabancılık çektirmedi."

Ya bu deveyi gütmeli ya bu diyardan gitmeli: "Bu işi mutlaka yapmalısın başka yolu yok aksi taktirde burada kalamazsın." anlamında kullanılır.

Ya devlet başa ya kuzgun leşe: "Giriştiğim iş beni ya büyük bir varlığa ve mevkiye ulaştıracak ya da mahvedecek batıracak" anlamında söylenir.

Yad eller: 1. Baba ocağından uzak yerler gurbet. 2. Yabancı kimseler yabancılar."Yiğidim yad ellerde kalmasın dönsün geri Rabbim."

Yâd etmek: Anmak hatırlamak."Seni her gün yad ederiz buralarda."

Yağ bağlamak: Semirmek üzerine biriken yağ katılaşmak.

Yağ bal olsun: "Yediğin içtiğin helâl ve afiyet olsun" anlamında söylenir.

Yağcılık etmek: Dalkavukluk etmek övmek pohpohlamak."Öğrenci öğretmenine yağ çekiyor gözünün içine bakıyor bu şekilde iyi not alacağını sanıyordu."

Yağlı ballı olmak: Araları çok iyi içli dışlı samimi olmak."Öyle yağlı ballı olmuşlardı ki birbirlerine her şeylerini anlatıyorlardı."

Yağlı kapı: Çalıştırdığı kimselere bol kazanç sağlayan kimse kuruluş aile ya da yer."Herkese nasip olmaz öyle yağlı kapı."

Yağlı kuyruk: Kolayca ve bolca yararlanılabilecek kaynak; basitçe sömürülebilecek iş veya kimse."Bulmuşsun bir yağlı kuyruk çek babam çek!"

Yağlı müşteri: Bol paralı çok alışveriş yapan zengin alıcı."İki üç yağlı müşterimiz de olmasa kapamak zorunda kalacağız bu dükkânı."

Yağma gitmek: Bir şey çok alıcı bulup çok satılmak kolay müşteri bulmak."Kapanın elinde kalıyor yağma gidiyor koş koş sen de yetiş!.."
Bilgicik.Com Türkçe Edebiyat Roman Özetleri Duvar Yazıları Atasözleri Hızlı Okuma Özlü Sözler Türk
Yağma Hasan`ın böreği: Hakkı olanın da olmayanın da kolayca yararlandığı kimsenin korumadığı her yanından sömürülen kaynak.

Yağma yok: "Öyle şey olmaz buna izin vermezler kolay kolay elde edemezsin" anlamında bir tutumun ya da davranışın yanlışlığı ifade etmek için kullanılır.

Yağmurdan kaçarken doluya tutulmak: Bir tehlikeden güç bir durumdan kaçarken daha kötüsüyle karşılaşmak.

Yağmur yağarken küpünü doldurmak: Kazanma fırsatı varken ondan yararlanıp para veya mal edinmek."Bana bak aslanım daha ne istiyorsun yağmur yağarken küpünü doldur yoksa pişman olursun."

Yağ tulumu: Çok şişman çok yağlı."Birkaç ay sonra yağ tulumu olacak şuna birisi söylese de çok yemese."

Ya herrü (herro) ya merrü (merro): "Tehlikeyi göze aldık giriştiğimiz işte ya batar ya da çıkarız" anlamında kullanılır.

Yahudi pazarlığı: Tarafların çıkarlarını düşünerek çekişe çekişe yaptıkları pazarlık."Benimle Yahudi pazarlığı yapmaya kalkma lütfen."

Yakadan atmak: Savıp kurtulmak başından atmak. "İnan onu yakamdan atmaya çalışıyorum."

Yaka paça: Hiçbir itiraz dinlemeden zorla kuvvet kullanarak (götürmek)."Polisler adamı yaka paça götürdüler."

Yakası açılmadık: Hiç duyulmadık bilinmedik ayıp söz küfür.

Yakasına sarılmak: İstediği şeyi almak ya da dövmek için tutup bırakmamak zorlamak."Çocuk annesinin yakasına sarılmış balon diye ağlıyordu."

Yakasına yapışmak: Hesap sormak ya da bir şey istemek için tutup bırakmamak."Beni de götüreceksin diye yakama yapıştı ben de getirmek zorunda kaldım."

Yakasını bırakmamak: Bezdirecek kadar üstüne düşmek ısrar etmek yanından ayrılmamak."Ne olursa olsun yakasını bırakmayıp paramı alacağım ondan."

Yakasını kaptırmak: Bir şeyin bir kimsenin etkisinden kendisini kurtaramamak ona bağlanmış olmak.

Yakayı sıyırmak: Kurtulmak kaçmak."Çok şükür şu adamdan yakayı sıyırdık."

Yaka silkmek: Bıkıp usanmak; bir iş durum yer ya da kimsenin olumsuz yanlarından tedirginlik duyduğunu belirtmek."Doğrusu yaka silkinecek bir iş seninki de."

Yakayı ele vermek: Yakalanmak kaçamayarak ele geçmek."Mahallenin hırsızı sonunda yakayı ele verdi."

Yakayı kurtarmak: Umulmazken bir işten ya da kimseden kurtulmak kaçmak."Bu pis işten yakayı nasıl kurtardık hâlâ anlayabilmiş değilim."

Yakınlık duymak: Birine karşı sevgi ve ilgi duymak yabancılık hissetmemek."Hayatta yakınlık duyduğum tek insandı."

Yakışık almamak: Yerinde olmamak uygun düşmemek yaraşmamak."Çocuğu herkesin içinde azarlaman hiç de yakışık almadı."

Yalancı pehlivan: Yapamayacağı bir işi yapabilecekmiş gibi görünen kimse palavracı."Yalancı pehlivanın biridir o ona güvenmeyin."

Yalancısı olmak: Doğruluğu bilinmeyen inanılmayacak sözleri bir başkasından işiterek söylemiş olmak."Ben şefin yalancısıyım müdür ihalelerde insiyatifini kullanıyor ve rüşvet yiyormuş."

Yalan dolan: Hile düzen dalavere yolsuz davranış"Yalan dolanla iş görmeye kalkanların başına işte bunlar gelir."

Yalan yere: Gerçeğe uygun olmayarak."Yalan yere adamı şikâyet ettiler."

Yalayıp yutmak: 1. İştahla hiçbir şey bırakmadan yiyip bitirmek. 2. Kötü bir söz ya da davranış karşısında sessiz kalıp kabullenmek."Sofradaki bütün yemekleri yalayıp yuttu."

Yalpa vurmak: İki yana sağa sola; bir o yana bir bu yana sallanarak yürümek."Nedendir bilmem yalpa vurarak yürüyordu."

Yalvar yakar olmak: Çok yalvarıp yakarmak.

Yan bakmak: Beğenmeyerek kötü niyetle düşmanca bakmak."Bu adamın her gün yan bakması artık canıma yetti!"

Yan basmak: 1. Aldanmak. 2. Kaypaklık edip dürüst davranmamak."Sana tanınan bu fırsatı iyi değerlendir sakın yan basayım deme."

Yan çizmek: Kendisine yüklenen bir görevden kaçmak."Üç kişi yan çizdi demek ki ikimiz taşıyacağız bu bidonları."

Yandan çarklı: 1. Şekeri yanına konmuş olan kahve veya çay."Usta iki yandan çarklı yap!" 2. Bir omuzu düşük olarak yürüyen. 3. Çarkı yanda olan gemi.

Yan gelip yatmak: Yapacak işleri olduğu hâlde yapmamak rahatına bakmak keyfince yaşamak."Hiç çalışmıyor yan gelip yatıyor akşama kadar."

Yangına körükle gitmek: Anlaşmazlığı gerginliği kargaşalığı artırıcı her iki tarafı kışkırtıcı söz ve davranışlarda bulunmak."Sen karışma çekil aralarından yangına körükle mi gitmek istiyorsun?"

Yan gözle bakmak: 1. Kötü niyetle düşmanca bakmak. 2. Göz ucuyla bakmak."Tezgâhtaki mallara yan gözle bakıp geçti."

Yanık ses: Hüzünlü çok dertli içindeki acıyı dile getiren ses.

Yanına bırakmamak: Kendisine yapılan kötülüklerin öcünü almak cezasını sert karşılıklarla vermek."Bunu onun yanına bırakmayacağım."

Yanına (kâr) kalmak: Kendisinden öç alınmamak yaptığı kötülük sert karşılık görmemek cezasız kalmak."Adamın yaptığı yanına kâr kaldı nasıl adalet bu?"

Yanına salâvatla varılır: Çok öfkeli kızgın ve kibirlidir.

Yanından bile geçmemiş: Hiç ilgisi yok en ufak benzerliği bile yok."Sen kardeşini bir görsen bu onun yanından bile geçmemiş."

Yanıp tutuşmak: 1. Elde etmek için güçlü bir istek duymak elde edemediği için de büyük üzüntü içinde olmak. 2. Kuvvetli bir aşkla sevmek."Bakan olmak isteğiyle yanıp tutuşuyordu."

Yanıp yakılmak: Sızlanıp şikâyet etmek derdini döküp durmak."Çoluk çocuk açtı kimse yardım elini de uzatmıyordu birine de yanıp yakılmayı bir türlü kendine yediremiyordu."

Yanlış ata oynamak: Kazanmak için giriştiği işte tuttuğu yol dayandığı kimse dayanıksız ve çürük çıkmak dolayısıyla aldanmış olmak.

Yanlış kapı çalmak: İsteğinin yapılamayacağı bir yere başvurmak."Meğer biz yanlış kapı çalmışız."

Yan tutmak: Taraflardan birini desteklemek onun söz ve davranışlarını benimsemek yansız olmamak."Yan tutmayıp tarafsız kalırsan senin için daha iyi olur."

Yan yan bakmak: Düşmanca kötü niyetle bakmak.

Yapmadığını bırakmamak: Bütün kötülükleri yapmak eziyet etmek.

Yara açmak: 1. Bir şeyin yüzünde özellikle de vücudun bir yerinde yara oluşmasına sebep olmak. 2. Büyük dert acı üzüntü vermek."Onun sözleri içimde bir yara açtı."

Yaraya merhem olmak: Acil ihtiyaçları karşılamak."Şu getirdiklerim yaraya merhem olur mu bilmem?"

Yardan atmak: Bir kimseyi aldatarak kazaya uğratmak tehlikeli bir durumun içine itmek türlü belâlara sokmak."İnsan dostunu yardan atar mıymış?"

Yarı buçuk: Tam değil çok az tamamlanmamış baştan savma.

Yarım adam: Güçsüz sakat zayıf hasta kimse."Ben bir yarım adamım diye beni hor göremezsiniz!"

Yarım ağızlı (söylemek): İsteksizce istemeye istemeye gönülsüzce (söylemek)."Demek sizi de yarım ağızla davet ettiler."

Yarım yamalak: Gelişigüzel üstünkörü eksik ve kusurlu."Ödevlerini bir daha yarım yamalak yapma!"

Yarından tezi yok: En kısa zamanda çok çabuk geciktirmeden.

Yarı yolda bırakmak: Verilen desteği yapılan yardımı sonuna kadar götürmemek."Sana nasıl güvenebilirim beni kaç kez yarı yolda bıraktın."

Ya sabır çekmek: Kötülüklere sıkıntılara üzücü olaylara karşı tepki göstermemeye çalışıp Cenab-ı Allah`tan kendisine sabır vermesini istemek.

Yaş Dökmek: Ağlamak."Senin için az yaş dökmedi ailen."

Yaşını başını almış (olmak): Yaşı epeyce ilerlemiş olmak yaşlanmış veya olgunlaşmış olmak."Yaşını başını almış bir adamdır çekinmeyin gidin size olgun davranacaktır."

Yaşını içine akıtmak: Hissettiği acıyı ızdırabı üzüntüyü belli etmemek; ağlamak isteğini bastırmak.

Yaş tahtaya (yere) basmamak: Kolay kolay tuzağa düşmemek uyanık davranmak."O benim yaş tahtaya basmayacağımı iyi bilir."

Yatağa düşmek: Hastalık yüzünden yatmak zorunda kalmak ayağa kalkamayacak durumda olmak."Sizin yüzünüzden yatağa düştü çocukcağız."

Yataklık etmek: Bir suçluya yardım etmek onu gizlemek barındırmak.

Yatak yorgan yatmak: Çok hasta olmak."Bizim adam yatak yorgan yatıyor ne yiyor ne içiyor."

Yatırım yapmak: Gelir amacıyla bir işe para yatırmak veya aynı amaçla önceden ortam hazırlamaya çalışmak."Biz o arsayı yatırım yapmak için aldık."

Yavaş gel: "Atıp tutma abartma ölçüsüz konuşma" anlamında kullanılır.

Yaya kalmak: 1. Taşıt ya da hayvana binmeden yürümek zorunda kalmak. 2. Yardımcısız kalmak güvendiği yer ve kişileri kaybetmek istediği şeyi yapamaz olmak."İşte şimdi yaya kaldın ne yapacaksın görelim?"

Yayan yapıldak: Çıplak ayakla yayan."Onca yolu yayan yapıldak yürüyecek."

Yaygarayı basmak: Bağırıp çağırmak önemli bir nedeni olmadığı hâlde feryat etmek."Elinden şekeri alınınca yaygarayı bastı."

Yaz boz tahtasına çevirmek: Bir konuda birbirine uymayan kararlar almak kararsızlık yüzünden bir konuda sık sık fikir değiştirmek.

Yedeğe almak: Bağlayarak arkasından çekip götürmek.

Yedi canlı: Pek çok ölüm tehlikesi geçirip sağ kurtulan insan ya da hayvan."Yedi canlı mısın nesin nasıl kurtuldun o kazadan?"

Yedi düvel: Bütün devletler herkes bütün dünya."İstiklâl Savaşı`nı yedi düvele karşı verdik biz."

Yediden yetmişe: En büyüğünden en küçüğüne eli ayağı tutan herkes."Halk yediden yetmişe silâhlanmış düşmanı bekliyordu."

Yediği naneye bak: Yersiz uygunsuz iş yapanlar için kullanılır.

Yedi iklim dört bucak: Hemen her yer bütün dünya."Yedi iklim dört bucak dolaştı durdu."

Yedi kat yabancı: El ne akraba ne tanıdık hiçbir yakınlığı yok."Yedi kat yabancıyla iş yapmam diyor."

Yeğ tutmak: Bir şeyi bir şeyden daha önemli görüp tercih etmek."Kim ki öbür dünyayı bu dünyaya yeğ tutar o kazanmıştır."

Ye kürküm ye: Saygının kişiliğe karşı değil zenginliğe varlığa giyim ve kuşama karşı gösterildiğini anlatmak için kullanılır.

Yele vermek: 1. Boşuna harcamak. 2. Savurmak."Bütün parayı yele vermek zorunda mıydın?"

Yelkenleri suya indirmek: Israrından iddiasından direnmekten vazgeçip karşısındakinin dediğini kabul etmek; yüksekten atıp tutmayı bırakarak yumuşamak."Yelkenleri nasıl da suya indi dediğini yaptıramayınca."

Yel yeperek yelken kürek: Telâş içinde çok acele olarak heyecanla.

Yemeden içmeden kesilmek: Bir üzüntü korku ya da heyecan sebebiyle yiyemez duruma gelmek iştahı kapanmak."Yemeden içmeden esildi âşık mıdır nedir?"

Yeme de yanında yat: İstek uyandıran görünüşü çok çekici olan çok lezzetli yemekler için kullanılır.

Yemin etsem başım ağrımaz: "Gerçek olduğundan eminim bu konuda yemin de edebilirim" anlamında kullanılır.

Yenilir yutulur gibi değil: 1. Yenmeyecek nitelikte (yiyecekler için). 2. Aşırı çok pahalı. 3. Çok ağır kabul edilmez (söz). 4. Kendisiyle başa çıkılamayacak durumda olan."Doğrusu yenilir yutulur gibi değildi o sözler."

Yer almak: 1. Bir şey yapanların arasında bulunmak. 2. Adına ayrılan yerde bulunmak"Şiir komisyonunda sen de yer aldın mı?"

Yer cücesi: Ufak tefek olduğu gibi kurnaz fitneci çok bilmiş kimse.

Yer demir gök bakır: "Hiçbir yerden yardım alma umudu kalmadı bütün kapılar kapalı yardım imkânları ortadan kalktı kime baş vurdumsa elim boş döndüm" anlamında çaresizliği anlatmak için kullanılır.

Yerden yere çalmak: Çok hırpalamak acınacak duruma düşürmek zor durumlarda bırakmak."Bütün milletin içinde yerden yere çaldı delikanlıyı."

Yere bakan yürek yakan: Uslu uysal sessiz görünüp gizliden gizliye ve sinsice dolap çeviren kötülük yapan kimse."Desene yere bakan yürek yakan cinstenmiş o da."

Yere göğe koyamamak: Çok önem vermek nasıl ağırlayacağını ve memnun edip mutlu kılacağını bilememek.

Yer etmek: 1. İz bırakmak. 2. İyice yerleşmek."Bu sözler kulağına iyice yer eder umarım."

Yerinde duramamak: Sürekli hareket etmek kıpırdanmak sabırsızlanmak içi içine sığmamak eyleme geçmek için telâş içinde dolaşmak."Gelecekleri haberini alınca ne yapacağını şaşırdı; yerinde duramıyor sağa sola koşturup duruyordu."

Yerinden oynamak: 1. Bulunduğu bir yerden ayrılmak. 2. Hareketli heyecanlı gürültülü karışık bir zaman yaşamak."O büyük kahramanın dönüş haberi gelir gelmez şehir yerinden oynamıştı sanki!"

Yerinden oynatmak: Yerini değiştirip başka bir yere kaldırmak."Sakın bu vazoyu yerinden oynatmayın."

Yerinde saymak: 1. Yürür gibi yaparak hep aynı yerde ayaklarının birini kaldırıp birini basmak. 2. Hiç gelişme ilerleme gösterememek."Okullar neredeyse kapanacak ama bizim çocuk hâlâ yerinde sayıyor okumayı bir türlü sökemedi."

Yerinde yeller esmek: Yok olmak artık bulunmamak."Gittiğimde ayakkabıların yerinde yeller esiyordu."

Yerin dibine geçmek: 1. Çok utanmak sıkılmak. 2. Kaybolmak göze görünmez olmak."Şuradaydı ama bulamıyorum yerin dibine geçti sanki!"
Bilgicik.Com Türkçe Edebiyat Roman Özetleri Duvar Yazıları Atasözleri Hızlı Okuma Özlü Sözler Türk
Yerine geçmek: 1. Görevden ayrılan birinin yerine geçmek. 2. Bulunmayan bir nesnenin yerine kullanılabilmek."Emekli olan müdürün yerine geçmek için iki müdür yardımcısı yarışa tutuştular."

Yerini bulmak: 1. Aradığı bir yeri bulmak. 2. Yerine gelmek. 3. Kendine uygun durumu mevkiyi bulmak."Yerini bulursam kızımı vermekte gecikmeyeceğim."

Yerini doldurmak: 1. Daha önce görevinden ayrılan yerine geçtiği biri kadar başarılı olmak. 2. Yerinin adamı görevinin üstesinden gelir olmak."Bakalım yerini doldurabilecek mi?"

Yeri yurdu belirsiz: Serseri; ne iş yaptığı nerde kaldığı nereli olduğu bilinmeyen."Yeri yurdu belirsiz bu adama yüz verme demedim mi?"

Yerle bir etmek: Bir yeri yakıp yıkmak tahrip etmek temeline kadar söküp dağıtmak taş taş üstüne bırakmamak."Koca kenti bir saat bombalayıp yerle bir ettiler."

Yerli yersiz: Uygun olsun olmasın uygun zamanı kollamadan."Yerli yersiz konuşup duruyor geveze adam."

Yer tutmak: 1. Bir yeri kaplamak. 2. Birine bir yer ayırmak."Salonda yer tutmak yasaktır!"

Yer vermek: 1. Önemini belirtmek. 2. Kendi yerini bir başkasına vermek. 3. İmkân tanımak."Bu fikre de yer vermeliyiz."

Yer yarılıp içine girmek: 1. Çok utanmak. 2. Yitirilen şey bir türlü bulunamamak."Yer yarılıp içine girdi sanki önceki gün şurada duruyordu."

Yer yerinden oynamak: Bir olay toplumda telâş heyecan gürültü patırtı kargaşa oluşturmak."Bu kaleyi de zapdedersek yer yerinden oynayacak bizi kimse tutamayacak artık."

Yeşil ışık yakmak: Bir şeyin olmasına izin vermek göz yummak."Onların bize yeşil ışık yakacaklarını hiç sanmıyorum."

Yılan hikâyesi: Bir türlü sonuca bağlanamayan çözümlenemeyen uzayıp giden (mesele ya da iş)."Yılan hikâyesine döndü iş ne yapacağız şimdi?"

Yılanın kuyruğuna basmak: Zararı dokunacak kötülük yapacak bir kimseye ilişmek ya da sataşmak yoluyla fırsat vermek.

Yıldırımları (veya şimşekleri) üstüne çekmek: Kimi davranışlarıyla pek çok kimseyi kızdırarak eleştirilere saldırılara yol açmak."Bu hareketlerinle şimşekleri üzerine çekiyor hepimizi tehlikeye atıyorsun."

Yıldırımla vurulmuşa dönmek: Ansızın ortaya çıkan kötü bir durum karşısında sarsılmak ne yapacağını bilemez olmak bitkin ve şaşkın bir duruma düşmek."İflas haberini duyunca yıldırımla vurulmuşa döndü oraya yığılıp kaldı."

Yıldızı barışmamak: Aralarında görüş düşünce ve duygu ayrılıkları bulunup birbirlerinden hoşlanmamak birbirleriyle iyi geçinmemek anlaşıp uyuşamamak."Şu adamla yıldızım bir türlü barışmadı gitti."

Yıldızı parlamak: Çok başarılı olup herkesin dikkatini çekecek duruma gelmek ün kazanmak."Yıldızı parladığı bir sırada hayata veda etti."

Yıldızı sönmek: Ününü ve itibarını kaybetmek."Yıldızının bu kadar çabuk söneceği kimin aklına gelirdi ki!"

Yiğitlik sende kalsın: "Karşısındaki anlamasa da hoşgörü göster özveride bulun ılımlı davran böylelikle soylu davranışını göstermiş olursun" anlamında bir anlaşmazlığa son vermek için taraflardan birine söylenir.

Yiyip bitirmek: 1. Parayı tüketinceye dek harcamak. 2. Yemeği sonu gelinceye kadar yemek. 3. Birini üzmek tedirgin etmek devamlı hırpalamak."Senin bu hareketlerin beni yiyip bitirdi!"

Yok canım!: 1. Gerçek mi öyle mi? 2. Hayır inanmam doğru değil bu!"Yok canım değil ona gitmek hiç görmedim bile."

Yok devenin başı!: "Daha neler çok abartıyorsun bu sözlere inanmam" anlamında söylenenlere inanılmayacağını anlatmak için kullanılır.

Yok pahasına: Son derece ucuz değerinin altında bir fiyata ölü fiyatına."Yok pahasına sattılar evi yazık oldu."

Yol açmak: 1. Yeni bir yol yapmak. 2. Herhangi bir sebepten ötürü kapanmış yolu açmak geçilir duruma getirmek. 3. Birinin geçmesi için kenara çekilip geçme önceliği tanımak. 4. Bir olayın başlamasına sebep olmak öncülük etmek."Onun bu çıkışı özgürlük hareketinin başlamasına yol açtı."

Yola çıkmak: 1. Bir yere gitmek üzere bulunduğu yerden ayrılmak."Sabah erkenden yola çıkacaklarmış."

Yola düşmek: Bir zorunluluk sebebiyle yola çıkmak yol almaya başlamak."Çabuk olun onlar yola düşmüşlerdir bile."

Yola gelmek: Ters tutumunu düzeltmek uslanmak istenilen biçimdeki davranışı kabul etmek."Kaygılanma eninde sonunda yola gelecektir."

Yola getirmek: Birinin bir konudaki ters tutumunu düzeltmek.

Yol almak: 1. Çıkılan yolda ilerlemek."Bir saatte epey yol alırız." 2. Mesleğinde ilerlemek."Kaynakçılığa başlayalı çok olmadı ama oldukça yol aldı."

Yol aramak: Bir meseleye çare bulmaya çalışmak imkân aramak."Bu çıkmazdan kurtulmak için bir yol arıyoruz fakat bulamıyoruz."

Yol bulmak: Bir çözüm bir çare bulmak."İnşallah bir yolunu bulur öderiz borcumuzu."

Yoldan çıkmak: 1. Bir taşıt bir sebeple yolundan ayrılmak gitmez olmak. 2. Kötü yola sapmak doğru yoldan ayrılmak azgınlığa düşmek."Komşunun çocuğu iyice yoldan çıkmış ne yaptığını bilmiyor."

Yoldan kalmak: Gitmek istediği yere gidememek alıkonmak bir engel dolayısıyla gecikmek."Çekilin önümüzden bizi biraz daha oyalarsanız yoldan kalacağız."

Yol geçen hanı: Hemen herkesin girip çıktığı uğradığı yer."Sanki bu ev yol geçen hanı hiç mi rahat etmeyeceğiz kendi evimizde!"

Yol göstermek: 1. Rehberlik etmek yolu bilmeyene tarif etmek nasıl gidileceğini anlatmak. 2. Nasıl davranılacağını ne yapılacağını öğretmek."Benim elimden bir şey gelmez patrona git o bir yol gösterir sana."

Yol iz bilmemek: 1. Bulunduğu yerde yabancı olup gideceği yolu ve yeri bilmemek. 2. Görgüsüz davranmak.

Yol kesmek: 1. Birinin geçmesine engel olmak. 2. Issız yerlerde yollarda soygunculuk yapmak."Düğün alayının yolunu kesmiş eşkıyalar."

Yol tutmak: Yaşayışını inandığı doğru bildiği bir düzende sürdürmek."Sen de kendine özgü bir yol tuttun demek!"

Yolu (ayağı) düşmek: Yolu üzerinde bulunan o yerden geçmesi gerekmek; o yer yolu üzerinde bulunmak."Sizin köye de yolum düştü babanı gördüm sana selâm söyledi."

Yoluna çıkmak: 1. Karşılamaya gitmek. 2. Yolda karşısına çıkmak."Bütün kasaba halkı yeni gelen kaymakamın yoluna çıkmıştı."

Yoluna (rayına) girmek: İstenilen biçimi almak gerekli olan şekilde gelişmek.

Yoluna koymak: Bir işi olumlu bir duruma sokmak istenilen şekle getirmek."İşlerini kısa zamanda yoluna koymayı başardı."

Yolunu beklemek: Gelmesini beklemek."Az yolunu beklemedi oğlunun."

Yolunu bulmak: 1. Kanunî olmayan yollardan kazanç sağlamak. 2. Çözüme ulaşmak gereken çareyi bulmak."Onu razı etmenin yolunu buldum çabuk benimle gel."

Yolunu kaybetmek: Hangi yoldan gideceğini bilememek şaşırmak."Çocuklar yollarını kaybetmişler tam aksi yönde ilerliyorlardı."

Yolunu sapıtmak: Kötü yola düşmek doğru yoldan ayrılmak."Yolunu sapıtmış şu adamı Allah` tan başka kim doğru yola getirebilir?"

Yolunu yapmak: Bir işi olumlu sonuca ulaştıracak ya da mümkün kılacak girişimde bulunup hazırlık yapmak veya tedbir almak.

Yolu tutmak: Bir yoldan kimseyi geçirmeyecek biçimde düzen kurmak."Askerler tam teçhizatlı yolu tutmuşlar bekliyorlardı."

Yol yordam: Bir şey davranış ya da yapışın usul ve kuralları."Madem yol yordam bilmezsin neden kalkışırsın böyle bir işe."

Yorgan gitti kavga bitti: "Kavga çekişme anlaşmazlık nedeni olan şey ortadan kalkınca kavga da sona erdi." anlamında kullanılır.

Yorgunluğunu almak: 1. Yorgun kişi yorgunluğunu gidermek için dinlenmek. 2. Yorgun birini dinlendirmek.

Yorgunluğunu çıkarmak: 1. Dinlenmek. 2. Yaptığı işten dinlenmesini sağlayacak iyi bir haber alıp huzur içinde olmak.

Yörüngesine oturtmak:
1. (Uydu) istenilen yerde ve yönde hareket eder olmak. 2. Bir iş yoluna girmek rayına oturmak.

Yufka yürekli: Çok duygulu olup olaylardan hemen etkilenip ağlayan çok acıyan üzülen kimse."Senin bu kadar yufka yürekli olacağını düşünemezdim.

Yukarı tükürsem bıyık aşağı tükürsem sakal: İki davranış iki kimse iki karşıt şey arasında bir tercih yapamama zorluğunu anlatmak için kullanılır.

Yumruk kadar: 1. Küçücük bir yumruk büyüklüğünde ancak (nesne). 2. Küçük çocuk."Yumruk kadar çocuktan dayak yediğin doğru mu?"

Yumurta kapıya gelmek: Yapılması gereken bir iş için zaman daralmış olmak iş çok sıkışık zamana rastlamak."Sen hep işleri yumurta kapıya gelence mi yaparsın?"

Yumurtaya kulp takmak: Hemen her şeye bir kusur bulmak bahane bulmakta usta olup hiçbir şeyi beğenmemek.

Yumuşak yüzlü: Kendisinden istenilenleri geri çevirmeyen kimseyi gücendirmek istemeyen kimse."Yumuşak yüzlü olduğum için mi tepeme çıkıyorsunuz?"

Yuvarlak hesap: Ayrıntıya girmeden bir bütün sayıya yaklaşık olarak tamamlanabilen hesap."Aldığımız mallar yuvarlak hesap yüz bin lira tuttu."

Yuvarlanıp gitmek: Eldeki imkânlar içinde hayat sürmek."Yuvarlanıp gidiyoruz işte."

Yuvasını bozmak: Ev ve aile düzenini bozmak dağıtmak alt üst etmek."Hiç sebepsiz yuvasını bozdu nankör adam."

Yuvasını yapmak: Birinin hakkından gelmek hakettiği ceza ya da cevabı vermek."Onun yuvasını yapmak ancak bana düşer."

Yuvasını yıkmak: 1. Birinin eşinden ayrılmasına yol açmak. 2. Bir kimse eşinden ayrılarak aile düzenini bozmak yok etmek."Zorla kadıncağızın yuvasını yıktılar lânet olsun onlara."

Yük altına girmek: Sorumluluk gerektiren ağır bir görevi kabul etmek."Desene boş yere yük altına girmişiz biz."

Yük olmak: 1. Sıkıntılı bir işi başkasına yaptırmak. 2. Masraflarını başkasına ödetmek."Çocuklarım artık bana yük olmuyorlar."

Yükseklerde dolaşmak: Elde edilmesi zor şeyler istemek."Yükseklerde dolaşmayı bırak da olabilecek bir şey iste."

Yüksek perdeden konuşmak: 1. Yüksek sesle konuşmak. 2. Meydan okurcasına sert konuşmak. 3. Yapılması güç şeyleri yapacakmış gibi abartılı konuşmak."Bu adam yüksek perdeden konuşmaya bayılıyor."

Yüksekten atmak: Yapamayacağı şeyleri söylemek."Amma da yüksekten atıyor."

Yükte hafif pahada ağır: Taşınması kolay değerli eşya (altın elmas gibi.)

Yükün altından kalkmak: 1. Üzerine aldığı ağır bir işi başarmak. 2. Gördüğü bir iyiliğin karşılığı olarak bir şeyler yapmak."Onu bu yükün altından kalkamaz sananlar nasıl da yanıldılar."

Yükünü tutmak: Çok zenginleşmek para ve mal kazanmış olmak."Kısa zamanda yükünü tuttu bizim komşu."

Yüreği ağzına gelmek: Birden bire çok korkmak kalbi yerinden fırlayacakmış gibi hızlı hızlı atmak."Karanlık ve ıssız sokakta yürürken bir çığlık duydu yüreği ağzına geldi o an."

Yüreği cız etmek: Çok acımak içi sızlamak."Eşinin o hâlini görünce yüreği cız etti."

Yüreği çarpmak: 1. Korku ve kaygı duyup merak etmek bu sebeple tedirgin olmak. 2. Yüreği hızlı vurmak.

Yüreği dayanmamak: Çok acı duymak acısına katlanamamak."Ailesinin son ferdini de kaybedince yüreği dayanmadı ihtiyar kadının yatağa düştü."

Yüreği ezilmek: 1. Üzülmek çok acı duymak. 2. Çok acıkmış olmak."İçim eziliyor bir şeyler yemeliyim."

Yüreği hop etmek: Bir olay karşısında birdenbire korkup heyecanlanmak.

Yüreği ferahlamak: İçi kaygıdan sıkıntıdan kurtulmak.

Yüreği kabarmak: 1. Midesi bulanmak. 2. Merak kaygı korku ve sıkıntı yüzünden derin bir soluk alma gereği duymak.

Yüreği kalkmak: Heyecanlanmak."Tekne sallandıkça yüreği kalkıyordu."

Yüreği kararmak: İçine bir karamsarlık bir sıkıntı çökmek; iyimserliği ortadan kalkmak."Yüreğin kararmasın onu bulacağımızdan emin ol."

Yüreği katı: Acımasız acıma duygusundan yoksun kimse.

Yüreğine (içine) dert olmak: Birine karşı ya da birinin kendine karşı yaptığı bir davranış sonradan kendisi için acı üzüntü kaynağı olmak."Ona yemek vermedim ama yüreğime dert oldu."

Yüreğine inmek: 1. Birdenbire ölmek. 2. Büyük ölçüde üzülmek."Bu acı haberi verip de yüreğine indirmek mi istiyorsun?"

Yüreğine (içine) işlemek: Çok tesirli olmak derinden acı vermek.

Yüreğine od düşmek: Yüreği yanmak belli bir sebep sonucu büyük bir acı duymak çok üzülmek."Kim ki başkasının uğradığı felâket onun yüreğine od düşürür işte adam odur."

Yüreğine su serpilmek: Duyduğu üzüntüyü hafifletecek bir haberle karşılaşmak ferahlamak."Demek mahkemeye başvurmaktan vazgeçmiş yüreğime su serpildi doğrusu yoksa olayı hemen herkes duyacaktı."

Yüreği küt küt atmak: Korku ve heyecandan yüreği hızlı hızlı çarpmak.

Yüreği oynamak: Ansızın heyecanlanmak veya korkmak tedirgin olmak.

Yüreği (içi) parçalanmak: Çok acımak karşılaştığı bir durum sebebiyle çok üzüntü duymak."Zavallının o hâlini görünce içim parçalandı."

Yüreği pek: 1. Korkusuz yürekli çok cesaretli. 2. Yüreği katı."Onca insanla baş etmeyi göze alıyor yüreği pek bir insanmış demek ki."

Yüreği yanmak: 1. Çok fazla acımak. 2. Bir felâkete uğramak."Yüreğim yanıyor acısını bir türlü unutamıyorum."

Yürükten bağlanmak: İçten samimi olarak sevgi ve saygı duymak.

Yürürlüğe girmek: Bir kanun ya da kararname uygulanmaya başlamak.

Yüzünü ağartmak: Yakınlarının övünç duymasına neden olacak beğenilir bir iş yapmak.

Yüz bulmak: Kendisine gösterilen hoşgörüden yararlanma yoluna gidip şımarmak hoşa gitmeyen davranışlarda bulunmak.

Yüze gülmek: 1. Sevimli çekici görünmek. 2. Yalandan dost görünmeye çalışmak."Yüze gülüp arkadan insanın ekmeğini alır onlar."

Yüze vurmak: İşlediği bir suçu ya da kabahati birinin açıkça yüzüne söyleyip onun utanmasına yol açmak."Suçunu sakın yüzüne vurup da utandırma onu."

Yüze yüze kuyruğuna gelmek: Uzun süren bir işin sonuna yaklaşmış olmak.

Yüz görümlüğü: Güveyin gelinin duvağını açarken verdiği armağan.

Yüz göz olmak: Senli benli olmak ve birbirinden çekineceği kalmamak aradaki mesafe kalkmış olmak lâubalileşmiş olmak."İyice yüz göz olduk beni artık dinlemiyorlar."

Yüz karası: 1. Utanılacak bir durum. 2. Ailesi çevresi için utanç verici bir iş yapmak."Ailemizin o yüz karasını hiç kimse görmeye gitmeyecek anladınız mı?"

Yüz kızartıcı: Çok utandırıcı hareket veya durum.

Yüz dökmek: Zorlanarak utanmayı ve sıkılmayı göze alarak yalvararak bir kimseden ricada bulunmak.
Bilgicik.Com Türkçe Edebiyat Roman Özetleri Duvar Yazıları Atasözleri Hızlı Okuma Özlü Sözler Türk
Yüz tutmak: Bir şey olmak üzere bulunmak."Hava kararmaya yüz tuttu."

Yüzde kalmak: 1. Derinleştirmemek. 2. Önemli şeyler meydana getirmemek.

Yüzü ak: Suçu utanılacak durumu bulunmamak; temiz ve saf olmak."Alnım açık yüzüm aktır."

Yüzü görmemek: Kimi şeylere hiç sahip olamamak onlardan uzak bulunmak."Çocuklar günlerdir et yüzü görmediler."

Yüzü gözü açılmak: 1. Çevresi ile ilişkilerini geliştirmeye başlamış olmak dünyayı anlamaya başlamak. 2. İyiyi kötüyü kendine yarayanı ayırt edici duruma gelmek.

Yüzü gülmek: 1. Sevinci yüz hatlarında anlaşılır olmak. 2. Neşelenip sıkıntıdan kurtulmak feraha kavuşmak."Bakıyorum yüzün gülüyor sebebi ne ola ki?"

Yüzü kalmamak: Bir kimseye karşı pek borçlu bulunmak ve ondan artık bir şey isteyecek hâli kalmamak."Bu güne kadar ne istedimse verdi. Artık yüzüm kalmadı git isteyebileceksen sen iste."

Yüzü kara: Utanacak bir durumu olan.

Yüzü kasap süngeri ile silinmiş: Utanacak sıkılacak arlanacak yanı kalmamış; arsız.

Yüzünden (suratından) düşen bin parça olmak: Sıkıntısı öfkesi ve küskünlüğü yüz ifadesinden belli olmak."Babamın yüzünden düşen bin parça ne oldu yine?"

Yüzünden okumak: 1. Ezberden değil yazılı kâğıttan ya da kitaptan okumak. 2. Neler hissettiğini durumunu yüzünden anlamak."Onun ne mal olduğu yüzünden anlaşılıyor."

Yüzüne bir daha bakmamak: Darılıp küsmek bir daha konuşmamak; önemsemeyip ilgisiz kalmak.

Yüzüne kan gelmek: Benzi beti yerine gelmek sağlığına kavuştuğu yüzünün kızarmasından belli olmak; soluk rengi geçmek."İki şişe serum verdiler sonunda yüzüne kan geldi."

Yüzünü ağartmak: Yakın çevresinin övünç duymasına neden olacak bir iş yapmak veya başarı kazanmak."Uluslararası maratonda birinci gelerek milletin yüzünü ağarttı bu çocuk."

Yüzünü ekşitmek: Rahatsız olduğunu hoşnut olmadığını öfke duyduğunu yüz ifadesiyle belli etmek."Haydi kalk yüzünü ekşitme öyle çok kalmayacağız onlarda."

Yüzünü gören cennetlik: Uzun bir süre ortalıkta görünmeyen kimseler için kullanılır.

Yüzünü kara çıkarmak: Yaptığı bir iş ya da davranışla birini utandırmak mahçup duruma düşürmek."Sakın onu gönderme yüzünü kara çıkarır yoksa pişman olursun!"

Yüzünü kızartmak: Birini utandırıp yüzünün kızarmasına yol açmak."Onun utanacağı sözleri söyleyip de yüzünü kızartmadan duramaz mısın sen?"

Yüzünün akıyla çıkmak: Bir işe girip o işten başarı elde ederek onurunu zedelemeden utanılacak bir duruma düşmeden çıkmak.

Yüzü sirke satmak: Yüzünden hoşnut olmadığı anlaşılmak asık yüzlü olmak."Baksana yüzü sirke satıyor adamın."

Yüz üstü bırakmak: Tamamlanmamış bir durumda yarı yolda bırakmak."İşleri yüz üstü bırakıp gitti."

Yüzü soğuk: Ürküntü veren hoşnutluk vermeyen sevimsiz"Aman ne yüzü soğuk adamdı o öyle!"

Yüzü suyu hürmetine: Bir kimsenin hatırına değer verildiği için."Hz. Peygamber`in yüzü suyu hürmetine Cenab-ı Allah bizleri inşallah bağışlar."

Yüzü tutmamak: Bir şey istemeye ya da söylemeye çekinmek cesaret edememek."Babamdan para isteyeceğim ama bir türlü yüzüm tutmuyor."

Yüzü yerde: Alçakgönüllü.

Yüzü yok: "Bir şeyi yapmaya cesareti yok öyle yanlışlıklar yaptı ki teklif etmeye utanıyor." anlamında kullanılır.

Yüz vermek: Her istediğini yerine getirerek şımartmak; yakınlık göstererek hoş görülü davranarak ölçüsüz hareketler yapmasına sebep olmak.

Yüz yüze bakmak: Yakın ilişki içinde bulunup bu ilişkileri bir süre devam etmek."Birbirimize iyi davranalım epey bir zaman burada yüz yüze bakacağız."

Yüz yüze gelmek: 1. Birden karşılaşmak. 2. Bir araya gelmek."Bu meseleyi yüz yüze geldiğiniz zaman konuşursunuz."


mormavi isimli Üye şimdilik offline konumundadır  





Hızlı Cevap

Doğrulama Sorusu
Mesajınız:
Yazı şeklini sil
Kalın
Eğik yazı
Altı çizik

Grafik ekle
Alıntı yap [QUOTE]
 
Alanı Küçült
Alanı Büyült

Seçenekler
Stil


Y...ile Baslayan Deyimler Ve Anlamlari

Y...ile Baslayan Deyimler Ve Anlamlari konusu, Eğitim ve Öğretim / Türkçe ve Edebiyat forumunda tartışılıyor.


Konu etiketleri: yolda ilerlemek,

Benzer Konular

Konu Konuyu Başlatan Forum Cevap Son Mesaj
V...ile Baslayan Deyimler Ve Anlamlari mormavi Türkçe ve Edebiyat 0 28-04-2010 10:37
U-Ü...ile Baslayan Deyimler Ve Anlamlari mormavi Türkçe ve Edebiyat 0 28-04-2010 10:36
T...ile Baslayan Deyimler Ve Anlamlari mormavi Türkçe ve Edebiyat 0 28-04-2010 10:35
Ş...ile Baslayan Deyimler Ve Anlamlari mormavi Türkçe ve Edebiyat 0 28-04-2010 10:34
R...ile Baslayan Deyimler Ve Anlamlari mormavi Türkçe ve Edebiyat 0 28-04-2010 10:32

Üye olmadan soru sorabilirsiniz!

Bütün Zaman Ayarları WEZ +4 olarak düzenlenmiştir. Saat şuan 05:59 .


Powered by vBulletin® Version 3.8.7
Copyright ©2000 - 2017, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO 3.5.2 ©2010, Crawlability, Inc.
Web Stats